İsmi Lazım Değil
4 Mayıs 2012 Cuma, 15:45
Buraların Serdar Ortaç'ını buldum!
Ya da Demet Bilmemnesi, daha iyi bir benzetme yapmak mümkün olabilir ama ben oradan ayrılırken Serdar Ortaç vardı, ben de doğal olarak orada kaldım. Gurbetçilerin Oralet içmesi gibi bir şey bu da. Hollanda'daki Türk marketlerinde raflarda kutu kutu Oraletler dizili olurdu. Onlar giderken modaymış, sonra Türkiye'de kalmamış ama onların haberi yok, yurdumun oraleti diye içiyorlar. Ben de o hesap, yeni modaları bilemediğimden aklıma Sertaç geldi klibi görünce. Müzik aynı tarz zaten. Klipte de az kıyafet, çok saç, anlamsız toplu danslar, "Yaklaş da dans edelim bonbon şekeri, aman daralttın beni, adam gibisine rastlasam şaşardım zaten." benzeri sözler...
Niye peki herkese dinleteyim diye uğraşıyorum? Çünkü insanın kanı kaynıyor dinlerken! Ooh, şıkır şıkır. Zaten ben klibini görmeden ve sözlerini filan anlamadan beğenmiştim, haldır huldur pedal çevirirken. Şimdi de aklıma geldikçe çalıp zıp zıp zıplıyorum. Binlerce dansöz var, ben de oynarım, ne yani?
İsmi lazım canım, yazmadan olur mu? Merche'den geliyor: Bombon!
[Lay lay lay] | Gönderen: nergis | Yorumlar (2)
|
Su Kuşu
1 Mayıs 2012 Salı, 01:37
Kendi evimiz olduğunda taktıracağım musluklara geçen Cumartesi karar verdim:

Bilbao'nun 100 km. kadar güneyinde, dağları aşıverip de Bask Bölgesi'nden çıkınca, daha makbul iklimli bir bölge var: La Rioja. Şarabı çok meşhur, her yer yerden bitme üzüm bitkileriyle dolu. Asma ya da üzüm ağacı demeye elim varmadı çünkü tarlalar boyunca yerden en fazla 30cm. yüksekliğinde bıdı bıdı şeylerdi hepsi. Arkadaşımızın köyü varmış meğer orada: Sajazarra. Haftasonunu geçirmeye gittiler, bizi de çağırdılar. Hava çok yağmurluydu ama yine de her yeri dolaştık. Bizim arkadaşla kuzenlerinin yaz tatillerinde suyla oynadıkları çeşmenin musluğu bu da. Kuş biraz kızgın bakıyor gibi ama evde sağa sola çevirirken fazla sıktırmayız, o zaman neşelenir belki...
[Bask Elleri] | Gönderen: nergis | Yorumlar (0)
|
Kör Bıçak Yoktur
14 Şubat 2012 Salı, 00:38
Türkiye'den ayrılırken bavuluma dört tane tırtırlı bıçak koymuştum. Bıçaklar birbirinin eşi, süper kesiyorlar. Dört yıldır her şeyi sadece onlarla kesiyoruz, kesme tahtası değil cam kullanıyoruz, bana mısın demiyorlar. Ben habire sayıyorum bunları kaybolmasınlar diye. Yalnız, biraz boyları kısa. Olsun, ben nereye onlar oraya.
Mutfakta iyi kesmeyen bıçak kadar can sıkıcı bir şey var mıdır? Eh, iyi çalışmayan bütün aletler can sıkıcıdır tabii. Ama benim şahane yılbaşı hediyem Wüsthof bıçağım can sıkıcı olamaz! Hiçbir zaman da olmayacak çünkü bıçak bilemenin süper bir yolunu öğrendim. Denedik, gerçekten de işe yarıyor. Neden bıçak bileyici satan siteye koymuşlar bilinmez ama işte: Bıçak bilemenin en iyi yolu! Videoda gösterildiği gibi, bıçağı seramik bir kupanın altındaki sırsız bölüme sürtmek yetiyor.
İyi çalışan aletler demişken, Hollanda'daki ilk evimizdeki limon sıkacağını da unutamıyorum. Bir daha hiç onun gibisiyle karşılaşmadım. Evin demirbaşı olmadığını maalesef taşındıktan sonra öğrendim. Hala onu çantaya atmadığıma hayıflanıyorum.
[Yersen] | Gönderen: nergis | Yorumlar (4)
|
Yine Karnaval
12 Şubat 2012 Pazar, 23:18
Yine karnaval zamanı geldi! Ece bu sefer Pamuk Prenses olacakmış okulda. Bu seneki tema: 'Masallar Dünyası'. Benim ödevim de geldi tabii. Sarı etekle siyah yelek dikilecekmiş. Zor değil ama elde zaman alıyor.
Perşembe günü kurstan arkadaşım Tatiana geldi bana. Planımız film seyretmekti ama gelirken yanında el dikiş makinası getirmiş. Makina denmez aslında; küçük, zımba gibi bir şey. Dikiş dikmeyi de biliyor Tatiana. Gerçek dikiş yani, patrondan etek bluz filan dikebiliyor. Prenses eteğinin belini kıvırdı hemen, ben tuttum o zımbaladı, benim anca iki-üç gecede dikeceğim etek neredeyse bitti! Bana bir tek boyunu ayarlaması kaldı. Şipşak!
Miss Potter'ı seyredemedik ama olsun, ben zaten önceden seyretmiştim. (Hem de İngilizce seyrettim, sonra İspanyolcasından sanki hepsini anlamış gibi yapıp hava atacaktım arkadaşıma!) Artık başka zaman başka bir filmle film günü yaparız. Önemli değil, etek bitti ya...
[Bask Elleri] | Gönderen: nergis | Yorumlar (0)
|
Sükunet
12 Şubat 2012 Pazar, 11:58
Geçen gün büyük markete gitmek için otobüse bindim. Buradaki pek çok hat gibi (üniversiteye giden dahil) bu otobüs de saatte bir geçiyor. Neyse ki eve yakın, otobüsün köşeden döndüğünü görüp koşup yetişmek, kaçarsa da fazla üzülmeden eve dönüp bir sonrakini beklemek mümkün.
Daracık ara sokaklardan kıvrıla kıvrıla gidiyor. Bu sefer, bu dar sokakların birinde yolun ortasına bir araba bırakıp gitmişler. Yolun iki tarafında zaten park etmiş arabalar var. Bu da sağa yanaşmış ama koca otobüs yanından geçemiyor. Arkasında durduk kaldık. Biraz bekledik. Camlardan bakındık sahibi nerede diye. Birkaç teyze söylendi ama cıkcıklamayı bilmiyorlar burada. Arkamızda kalan iki araba ara sıra azıcık kornaya bastı. Peki otobüsün şoförü ne yaptı? Hiç sinirlenmedi. Bunu şahsına yapılmış bir şerrefsizlik olarak görmedi. Kornaya abanmadı. Camdan sarkıp yoldan geçenlere, etraftaki dükkanlara bağırmadı kimin bu araba diye. Otobüsten inip boş arabanın kapısını yoklamadı açık mı diye. Biraz bekledi, sonra bir yere telefon açtı. Yolda araba var geçemiyorum dedi. Herhalde polis ya da çekici, sorunu halledecek bir yer. O konuşurken arabanın şoförü koşarak geldi, bindi arabasına. İlerde bir yer boşalmış, oraya park etti arabasını. Bizim otobüs park etmesini de bekledi, geri geri gelsin diye yer bıraktı, ondan sonra da (arabanın içine pis pis bakmadan filan) geçtik gittik yanından. On dakika filan bekledik orada ama tatsızlık çıkmadı, kimsenin siniri bozulmadı, bir şey olmadı.
İnsan, yolunu kesti diye kapıştığı taksici önünü kesip dövmek için gelirken, otobüsün kapısını açıp taksicinin böğrüne tekmeyi yapıştırıp kapısını kapatıp yoluna devam eden Halk Otobüsü şoförlerinin olduğu memleketten gelince böyle şaşırıyor, bloguna filan yazmak istiyor bu heyecansız şeyleri işte.
[Bask Elleri] | Gönderen: nergis | Yorumlar (4)
|