materyaller

Bilgisayarı Windows’dan açmış bir şekilde, Ece Hanım’la görüşmek için keyfinin olmasını beklerken (keyif değil de, vakit aslında: bir şey izliyormuş, çok meşgulmüş hanımefendi 8P) bari şu “yazacağım” deyıp de yazmadığım girişleri aradan çıkartayım dedim… Jacob Holdt’ü/u yazacaktım, resimlerini linux partitisyona kaydetmişim (ve hayır, her okuduğunuza inanmayın: windows sadece “normal” şekilde bağlanmış EXT-* harddiskleri okuyor, USB external durumlarında kalıyor öyle), o yüzden onu yine sonraya bırakıp, bari taşınma maceramızı anlatayım dedim.

Lesson 1: Taşınma pahalı bir iş. Hakikaten.
Bildiğiniz/bilmediğiniz üzere, Delft adlı güzideler güzidesi şehrimizde son iki yıldır ikamet ediyoruz. Buraya sadece bavullarla geldik, Ankara’daki eşyaları da tekrardan sağolsunlar, bir arkadaşın halasının evindeki kullanılmayan odalardan birine depoladık gelmeden (buraya göndermek üzere seçtiğimiz 1m3 eşyanın üzerine de soğuk su içmiştik ama eski hikaye bu, girmeyeceğim bir daha). Burada bir sene bir evde (Oude Delft 75), bir sene de başka bir evde (Oost Singel 56) kaldık, iki ev de mobilyalı evlerdi. Buna rağmen insan farkına varmadan eşya ediniyormuş, Oude Delft’ten buraya taşınırken farkına vardık bu gerçeğin.

Şimdi de İspanya’ya gideceğiz ya, bir soralım öğrenelim dedik, az biraz eşyamız var, nedir ne değildir buradan oraya taşıması. Pek çok şirkete fiyat sorduktan sonra en uygunu Euromovers’dan geldi. Euromovers aslında tam anlamıyla bir şirket değil, ya da daha doğrusu kollektif bir şirket. Avrupa Birliği’ndeki taşımacıların bir kısmı bir araya gelmişler, çizelgelerini birbirleriyle paylaşıyorlar, böylelikle, diyelim ki siz Hollanda’dan İspanya’ya bir şeyler gönderecekseniz, Hollanda’daki şirket alıyor, işte Fransa’daki şirkete veriyor, Fransız da oradan alıp İspanyola veriyor şeklinde olaylar gelişiyor. Pratik bir şey yani. Ayrıca az eşyası olanlar için de 4-5 partiyi diyelim, birleştiriyorlar, ekonomik çözümler sunuyorlar.

Ekonomik dedim, en uygun fiyat filan dedim ama bunlar tabii ki diğerlerine kıyasla başlığı altında incelenmesi gereken şeyler. En uygununu söyleyeyim ben hemen: 2m3 hacim için buradan Bilbao’ya €575 istediler ki oturup hesapladığımızda o 2m3ün içindeki şeylerin değeri 575 euro etmeyebiliyordu (ha ama manevi değeri var mı var, içimiz cız etmeyecek miydi onları burada bıraksak, hem de nasıl edecekti..) Fakat bütçemize fazla gelince bu “en uygun” teklif bile, teşekkür ettik amcalara, yolumuza devam ettik.

Sonra aklımıza kontratlarda “Relocation expenses” diye anılan o meşhur “Yerleşme harcamaları” maddesi (hava olsun diye başa İngilizcesini yazdım sanırım) geldi. Hollanda’ya gelirken ailemizin uçak biletlerini o şekilde karşılamışlardı, İspanya’ya da sordum, sağolsunlar, proje bütçesinde işte söylemesi ayıptır bir miktarı “Ulaşım harcamaları” olarak ayırmışlar, o bütçeden karşılayabileceklerini belirtince, ben de bir önceki paragrafta teşekkür ettiğim amcalara bir kez daha “Hello!” dedim (‘Ello polly!”).

Hesapta ekim ayının ortasından ya da en geç sonuna doğru İspanya’daki hayatımıza başlayacaktık ama böyle güçlükler oldukça biz de mecburen içinde yüzdüğümüz belirsizlikler denzinden bu amcalara da nasiplerini verdik. En sonunda, iki hafta önce, tamam, dedim, ne zaman gelebilirseniz (çünkü bu bürokratik işlemler öyle bıçak sırtına dayanmıştı, öyle ya hep ya hiç durumları oluşmuştu ki -ki hala da çok değişen bir şey olmadı ama ben rahatladım, orası ayrı- yani bir terslik olursa eşyaların gidip bizim gidemeyişimiz en son derdimiz olacaktı (least of our worries diyor biz ingrişler). Onlar da dediler ki, tamam o zaman, 9-12 Kasım arası bir tarihte geliriz, önceden de haber veririz, of course yani, o kadar da şey değiliz.

Birazdan değineceğim şey vesilesiyle telefonlarla olan ilişkim hakkında da iki çift laf edecektim ama ne zaman böyle bir şeyi aklımdan geçirsem, sevdiğim bir arkadaşım o gün arıyor, ben de “şimdi x ile konuştum, akşama da telefona geçirirsem kişisel alabilir, ayıp ederim” diye başka bir bahara erteliyorum (bugün mesela, sağolsun Barış aradı hasta hasta – Barış’ı da nasıl özledim ya… ). Neyse, diyeceğim odur ki, zaten hiç telefon kullanmıyorum neredeyse, bir de bu telefonun voice mail (telesekreter – tele:voice, mail:sekreter) özelliği varmış – bir keresinde Bengü’ye gelmişti de öyle bir şey o zaman bir yolunu bulup dinlemiştik… niye anlatıyorum ki ben bunları şimdi? Hah, tamam.

İşte 2 hafta öncesinden anlaştık amcalarla, ben de kutu toparladım (ki burada kutu toparlamak dünyanın en kolay işi – Türkiye’de yalvarıyordum, para dahi teklif etmiştim yahu 8), o kutuları bir güzel doldurdum ama kıyafet vesaire şeyleri son güne bırakıyordum – yavaş yavaş, sakince dolan kutuların sayısı artıyordu. Cuma günü işte böyle bir sesli mesaj gelmiş, bana ne (yalan söylemeyeyim, iki kere dinlemeye çalıştım, beceremedim ama çok da meraklı değilim bu konuya neticede). Evet, doğru tahmin ettiniz, meğer amcalardanmış o mesaj, pazartesi bir manin yoksa kamyonla sana geleceğiz diye. Ben de cuma günü amcalara e-mail attım, eee, ne zaman geliyorsunuz bakalım, haber vermeyi unutmayın diye (işte böyle de kalp kalbe karşı 8P) yalnız ben biraz daha haklıyım bu konuda zira şimdiye kadar amcalarla bütün görüşmelerimizi e-mail üzerinden yapmıştık.

Cuma günü ayrıca evimizin önündeki kaldırımı kazmaya başladılar. Olsun, diyordum, amcalar herhalde salı-çarşamba gibi gelirler, o zamana kapatılmış olur.

Ve enter pazartesi. Sabah erken kalktım (Ece beni 8.30’da zorla uyandırıyordu diye şikayet ediyordum, şimdi 8.00de ayaktayım), rahat rahat kahvaltımı yaptım, çayımı içiyordum. Bir yandan da biraz uzakta bizdeki praktiker/bauhaus (böyle yazınca da ne kadar “bizdeki” oldu ya!) benzeri gamma adında bir büyük mağaza var, oraya gideyim de duş başlığı alayım diye düşünüyordum (bu da başka bir hikaye konusu), o sırada telefonum çaldı ve bir önceki girişte de değindiğim üzere: Mr. Tasci, şimdi yörenizde bir mutfak boşaltıyor bizim ekip, oradan sana geliyorlar, öyle işte. Höynk diye kaldım, dedim ki, işte bir şey bir şey, o da dedi ki işte cuma, sesli mesaj filan. Yapacak bir şey yok, zaten koliler de hazır gibi, peki dedim (ya başka ne diyecektim?). Yarım saatlik yoldalar, onlar oradan çıkarken ben yine sizi arar söylerim dedi amca, eyvallah dedim. Kolileri kapatırken önce koli bandı bitti, para da çekmem gerekiyordu, bisikletime atlayıp, warp 2 ile (geekliği muhafaza etmek lazım – hazır laf açılmışken, Star Trek Voyager’a başladım geçenlerde – ilk sezonun ilk üç bölümünü seyrettim, son sezondan devam etmeyi düşünüyorum) yakındaki süpermarket ve banka ikilisine gidip koli bandı ve para ikilisini temin ettim (hangisini hangisinden edindiğim de bırakalım bugünün gizemi olsun), ışınlanarak da (huzme) eve döndüm ve deliler gibi kalan paketleri halletmeye koyuldum. Bu girişimin yarısında bu sefer ip bitti (çöp torbalarına koyup vakumla çekiyoruz ya kıyafetleri, sonrasında genleşip kolileri patlatma riskleri var, ipi iyice etrafına dolamak lazım), yine warp 2 gidiş, ışınlanarak dönüş. Bu arada ve o sırada, evimin önü tamamıyla hendek olarak kazılmış, kapımın önünde girişi ve çıkışı imkansızlaştıracak şekilde 75 santim yüksekliğinde kum tepesi yığılmış, tersaneleri zapt edilmiş bir hale gelmiş idi ve nihayet tır geldi (evet tır – bizim eşyalarımız 2 metre küp olabilir ama bu galaksideki Hollanda’dan İspanya’ya ya da Hollanda’dan aktarma noktasına taşınmakta olan tek yaşam formu ben değilim neticede). Taşıyıcılar tırı park edip (ki normalde çok zor olan bu işlem, kazı nedeniyle sokağın arabalardan arındırılmış oluşundan ötürü kolaylıkla halledildi) binbir güçlükle eve ulaştıklarında, ellerinde kolilerle kapının önündeki hendek ve kum tepesi barikatlarını aşamayacaklarını anlayıp, gayet romantik (idealizm/klasizm/romantizm akımı bağlamında, yoksa hormonal bir şey yok, lütfen yani)  bir şekilde, kapı eşiğinde durup, işçilerin boruları değiştirip, hendeği doldurmalarını (bilin bakalım neyle?) ve böylelikle geçişin açılmasını beklediler ki ben bu sırada 2 koliyi daha hazır hale getirip, hesapta olmayan 1 koliyi de oluşturdum!

Toplamda 13 koli oldu, ki bunların çoğu (7?) Ece Hanım’ın oyuncakları ve kitaplarından mürekkep idi (canım kızım benim). Evde öyle epey yer kaplayıp da “yoksa 2 metre kübü aştık mı?” diye sorduran bu koliler tırın içinde pek bir miniminnacık kaldılar.

Şimdi içinizden birtakım kimseler (her cemiyette bulunur böyle kendini bilmez 2-3 kişi, kabul ediyorum) çıkıp da diyebilir ki; “Emre Efendi, Emre Efendi, sen iyice ağlak adam olmuşsun, başına gelen her olayı abartıp (Lemony Crickett’in) talihsizlikler silsilesi olarak sunuyorsun, yeme bizi!”. O kişilerle bizzat muhatap olmayacağım, onun yerine ibret belgesi olarak bizzat çektiğim fotoğrafları buraya koyacağım ve soracağım: “Bu da mı abartma, bu da mı ofsayt? Bu da mı ofsayt hakim ağabey?” (Cevap; Gol ülen, gol)

İşte dün sabahın ve dolayısıyla eşyalarımızın İspanya’ya taşınmasının öyküsü. İnsan (ben) eşyalarını toplarken açacağı anı merak etmeden yapamıyor. “Acaba orada olup da açabilecek miyim?”, var bir de, bir de “şimdi ayrılmakta olduğum bu birkaç kutu eşya ile bir daha karşılaşmamın heyecanının hayalini kuruyorum, ya bir de Ankara’da olup, büyük bir kısmını aklıma bile getiremediğimi tahmin ettiğim onca diğer -asıl- eşyamız?” var. Zaman kapsülü gibi bir şey, kim bilir ne zaman bir daha göreceğiz, kim bilir neler bulacağız. (kim biliiiiiir, kim biliiiiir, kim bilir?)

Adım “Sizi Seven”, soyadım “Sururi”, yıllarca beni “Sizi Seven Sururi” olarak bildiniz, “Sizi Seven Sururi”den blog girişleri okudunuz (dertli gönüllere giren).

Bu hendek kapanırken, eşyalar yüklenmeye başladıktan sonra çekildi. Bizim ev vincin hemen öündeki, camında tabela olan.
Bu hendek kapanırken, eşyalar yüklenmeye başladıktan sonra çekildi. Bizim ev vincin hemen öündeki, camında tabela olan.

İşte tepe, işte hendek - eşyalar gittikten sonra çekildi bu resim. Normalde, taşıyıcılar geldiğinde, o hendek ve tepe tam kapının önündeydi, sonra onu kapattılar bunu yaptılar.
İşte tepe, işte hendek – eşyalar gittikten sonra çekildi bu resim. Normalde, taşıyıcılar geldiğinde, o hendek ve tepe tam kapının önündeydi, sonra onu kapattılar bunu yaptılar (evrim, gelişme, ilerleme, progresssss, dübbel frisssss).

Güdük kalanlar - Toplumsal Gerçekçilik Romanı.

“Güdük kalanlar” – Bir Toplumsal Gerçekçilik Romanı. (Ayrıca kutunun üzerindeki ters olarak yazan şey: heavy. Ben yazdım, Ece’nin kipatları var içinde)

Bu alakasız - geçen çarşamba çektim. Ofis manzaram olurlar kendileri. O sağdaki bina AULA, konferans ve yimmek merkezi, meşhur hunili kütüphanemiz onun hemen arkasında yer alıyor. Gökkuşağı gördüm diye de küçük kızlar gibi kikirdediğimi de inkar etmeyeceğim. Bir de unicorn gördüm müydü (mümkünse pembe) tamamdır.
Bu alakasız – geçen çarşamba çektim. Ofis manzaram olurlar kendileri. O sağdaki bina AULA, konferans ve yimmek merkezi, meşhur hunili kütüphanemiz onun hemen arkasında yer alıyor. Gökkuşağı gördüm diye de küçük kızlar gibi kikirdediğimi de inkar etmeyeceğim. Bir de unicorn gördüm müydü (mümkünse pembe) tamamdır.

böyle bir şeyler işte. bibi lala!

Konsolosluk İşleri

Bu sabah, bir kez daha Amsterdam yollarına düştüm. 10 günden biraz fazla bir zaman önce İspanyol Konsolosluğu’nun vize için benden istediği evrakları toplamış, çevirttirmiş ve onaylattırmış (bu da hani bana hani bana demiş) şekilde çantamda taşıyordum. Evrakları temin etmedeki sıkıntılarımı daha evvelden bu “sayfalarda” dile getirdiğimden şimdi es geçiyorum (size acıdım). Her şeyin tamam görünmesine karşın yine de başvuruyu yaparken sorunlarla karşılaşmaktan korkuyordum: ya şu belgedeki damgayı yetersiz göreceklerdi, ya da başka bir belge daha isteyeceklerdi, bir şeyler bulacaklardı illa ki… Çok şükür korktuğum gibi olmadı, işlemlerim gayet pürüzsüz bir şekilde gerçekleşti, “iki hafta sonra arayın lütfen.” bilgilendirmesiyle, uzunca bir süredir içinde bulunduğum maratonun sonuna geldim gibi görünüyor. Artık bu konuda beklemekten başka bir şey kalmadı sanırım. Yine de, her an telefonum çalacak, konsolosluktan arayıp, son dakikada belgelerde bir eksik/gedik bulduklarını söyleyecekler diye hala ödüm patlıyor.

Dün eşyalarımızı İspanya’ya gönderdim, onu da detaylı olarak yazarım ama o da başlı başına bir macera idi (naciz yazarınız kahvaltısını yapmaktadır ki telefonu çalar, “Emre Bey (Mr. Tasci aslinda), kamyon (bu da tır aslında) şimdi sizin oralara yakın bir yerde boşaltma yapıyor, oradan sonra size gelecek, hazırsınız değil mi?” Halbuki bu garibin bildiği tek şey yüklemenin 9-12 Kasım arasında bir zamanda yapılacağı ve illa ki kendisine birkaç gün önceden haber verileceği idi (cuma günü cep telefonunun telesekreterine mesaj bırakmışlar – cep telefonunun telesekreter özelliği varmış desem?). Ama dediğim gibi, sonra yazarım detaylıca – kazasız belasız gitti eşyalar netice itibarı ile, yetiştirebildik yani. Bakalım biz onların yanına gidebilecek miyiz.. 8)

An itibarı ile uluslar arası ilişkilerim şu şekildedir:
* 1 Kasımda, kontratımla birlikte buradaki oturma iznim bitti. Durumumda bir değişiklik olmaz ise, ülkeyi terk etmek için 1 ay sürem var.
* Iki hafta önce, üniversitedeki pozisyonum, sağolsunlar, kontratımın bittiği tarih olan 1 Kasımdan itibaren “ziyaretçi araştırmacı” olacak şekilde ayarlandı ve dahası oturma iznimin 6 ay daha uzatılması için göçmen bürosuna başvuruda bulunuldu (yalnız, para almayacağım için bu başvurunun onaylanmama riski var)
* İşlemlerde bir aksaklık olmazsa ve her şey yolunda giderse, İspanya vizesi bugünü takiben 2 ile 3 hafta içinde gelirmiş.

Gördüğünüz üzere, hala bir darboğaz durumu mevcut fakat ben yapmam gerekenleri yaptım ve geriye beklemek ve dua etmek kaldı. Ece ile Bengü de yarın Türkiye’den başvurularını yapacaklar, inşallah onlarınki de yolunda gider de bir an önce İspanya’da kavuşuruz..

İşte mevcut durumum işbu girişte anlattığım gibidir. Her şeyin hayırlısı diyelim, her zamanki gibi..
Sevgiler, sevgiler, sevgiler,
Emreler.

Ağlak Adam

Neydi.. hah, Çağan Irmak’ın son projesinde başrol. Ya bu son olaylarla birlikte anladım ki, öyle böyle değil. bayağı bir ağlak adammışım ben. Bir şeyi yapamayınca ya da bir şeyde kaybedince gerekçe/bahane bulmam, başkasını/alt-yapıyı suçlamam, bilakis kabullenirim ve bu kendimde sevdiğim şeylerin başında gelir.

Gel(in) gör(ün) ki, bir sıkıntıya uğradım mı da, hemen ağlak oluveriyorum, vır vır yakınıp duruyorum. Sizlerin nezdinde kendimi ayıplıyor ve dahi cık-cıklıyorum. Cık cık cık, çok ayıp, hiç yakışmıyor.

Hazır laf açılmışken – Camera Obscura, ki kendilerini inşallah bu yılın listelerinde, müzik kategorisinde göreceksiniz. sayesinde öğrendiğim bir terim (“maudlin” – “kendine acıma” demekmiş) ve bu terim sayesinde haberimin olduğu bir kitap oldu (C.S. Lewis – A Grief Observed). Kitabı aldım beğendim, albümü (Camera Obscura – My Maudlin Career) dinledim bayıldım, ilginize bilginize (Betül hele de sen, eğer daha evvelden bilmiyorduysan!..)

Sevgilerle kalın ey sevgili kari,
Emre ST

Bütün topluma yazdığım bu açık mektubuma bir hamiş de yakışır hani: Jacob Holdt’u yazmadım, biliyorum ama küstüm ona da, o yüzden yazmamış olabilirim. (Niye küstüm? Gecenin bir vakti sayfasından sergide görüp de beğendiğim/etkilendiğim resimleri seçerken bir anda kendimi KKK’ın (took my baby away) ana sayfasında bulup da, browser’ı kapatıp, yetinmeyip bilgisayarı kapatıp ve dahi yetinmeyip modemi de kapatmak suretiyle korku içinde yatağıma yollandığım ve her an loglara bakıp ha geldi ha gelecekler zaten oturma izninde de uzatmaları oynuyorduk, tam olacak şimdi korkusunu bana yaşattığı için).

benzer şeyler

“TomWaits-NickCave-LeonardCohen-LouReed” derdim İTÜ’de dışarıdaki çimenlerin orada otururken ne dinlediğimi sorduklarında, ve eklerdım: “Aslında hepsi aynı ya!”

Benzer bır sınıflandırmam daha vardı, baktım şimdi blog’a, 2006 yılında lafını etmıişim. Öyle ahım şahım bir şey değil: resımde Edward Hopper, edebıyatta Raymond Carver, müzikte Tom Waits’in ilk dönemleri. Geçen gün Rotterdam’daki Edward Hopper sergisine arkadaşları davet ettiğim mail’e bir de sinemada Jim Jarmusch’un ilk filmleri diye ekleme yaptım.

Evet, Edward Hopper ve çağdaşları bir süreliğine Rotterdam’daki Kunsthal’e geldıler, dün -ne kadar da uzak bır zaman gibi geliyor halbuki şimdi- Deniz, Georgına ve ben gittik.

Hopper’ın 12 eseri sergileniyordu:

South Carolina MorningRailroad CrossingNew York InteriorSelf Portrait
South Carolina Morning |  Railroad Crossing | New York Interior | Self Portrait

Seven A.M.Railroad SunsetItalian QuarterTall Masts
Seven A.M. | Railroad Sunset | Italian Quarter | Tall Masts

Light at two lightsEast Side InteriorThe BalconyNight Shadows
Light at two lights |  East Side Interior | The Balcony |  Night Shadows

Sergideki Hopperlar bunlardı işte. Çağdaşlarına biraz burun kıvırmakla birlikte, bir kısmının hakkını da verdim ama onları da yarın ekleyeyim bu girişe – yatma vaktim gelmiş bile… Yarın, yeni bir gün…

-Ertesi gün-
Hopper’ın çağdaşları arasından beğendiklerim de şu eserlerdi:

Alfred Stieglitz - City of AmbitionMargaret Bourke-White - Louisville FloodEverett Shinn - RevueJohn Sloan - Backyards, Greenwich Village
Alfred Stieglitz – City of Ambition | Margaret Bourke-White – Lousville Flood
Everett Shinn – Revue | John Sloan – Backyards, Greenwich Village

Raphael Soyer - Office GirlsThomas Hart Benton - Poker Night (from A Streetcar Named Desire)John Steuart Curry - The Flying CodonasStuart Davis - House and StreetRaphael Soyer – Office Girls | Thomas Hart Benton – Poker Night (from A Streetcar Named Desire)
John Steuart Curry – The Flying Codonas | Stuart Davis – House and Street

Charles Sheeler - River Rouge PlantLyonel Feininger - Gelmeroda VIIIFlorine Stettheimer - SunStanton Macdonald-Wright - Oriental
Charles Sheeler – River Rouge Plant | Lyonel Feininger – Gelmeroda VIII
Florine Stettheimer – Sun | Stanton Macdonald-Wright – Oriental

John Marin - Wave on RockOscar Bluemner - Last Evening of the YearLouis Lozowick - New YorkEarl Horter - The Chrysler Building Under Construction
John Marin – Wave on Rock | Oscar Bluemner – Last Evening of the Year
Louis Lozowick – New York | Earl Horter – The Chrysler Building Under Construction

John Sloan – Before Her Makers and Her Judge (nette bulamadım resmini)

Ralston Crawford - Third Avenue Elevated
Ralston Crawford – Third Avenue Elevated

Bu tabloları/fotoğrafları gezdikten sonra binadaki diğer sergilere de gittik. Bir tanesi 1800’lerde Den Haag (Lahey) ve çevresindeki hayata odaklanmış tablolardan oluşuyordu. Orada, Vermeer’in çok sevdiğim bir tablosunu andıran şu tabloyla karşılaştım:

Christoffel Bisschop - Zonnerschijn in huis en hartChristoffel Bisschop - Zonnerschijn in huis en hart
Christoffel Bisschop – Zonnerschijn in huis en hart

Bu, hiç değilse, Vermeer’inkine nazaran daha iyimserdi (Zonnerschijn in huis en hart – Sunshine in the house and heart – Evdeki ve kalpteki gün ışığı)

O sergi de bitince, iki sergi daha kalıyordu geriye – Jacob Holdt, American Pictures 1970-75 ile, Vanessa Williams’ın Sweet Nothings’i…

Onlara da akşama vakit/kafam olursa değinirim elbet (dün konsolosluğa gereken sağlık raporunun içeriğini iyice açıklamalarını rica eden bir e-mail göndermiştim, ona cevap bekliyorum da – buralarda o tür şeylere pek gerek duyulmadığı için kimsenin net bir fikri yok, yani bizdeki gibi “Tam Teşekküllü Hastaneden Alınacak Kurul Raporu” gibi bir şey yok, bilinmiyor..).

Meşguliyet

Kaptanın seyir güncesi, 02/11/2009

Hala Hollanda’dayım. Dün itibarı ile üniversite ile olan kontratım, buna bağlı olan oturma iznim ve ona bağlı olan askerlik tehir hakkım sona ermiş durumda. TUDelft beni ziyaretçi statüsünde alıp, göçmen bürosuna oturma iznimin 6 ay daha uzatılması için başvurdu. Oturma izni bittikten sonra ülkeyi terk etmek için 1 ay daha süre tanınıyor.

21 Ekim itibarı ile İspanya’dan oturma iznim (oturma iznimin onaylandığına dair belge) geldi. Tek yapmam gereken İspanya Konsolosluğu’ndan vize almak. Vize almaya gittiğimde iki belge daha istediler: buradan ve Türkiye’den sabıka kayıtlarım ve sağlık raporu. Oturma izninin onaylanması için 15 Kasım’a kadar vize başvurusunda bulunmuş olmam gerekiyor, buradaki sabıka kaydı 2 ile 3 hafta arasında veriliyormuş ve bu 22. madde bir hafta boyunca bütün içimi kararttıysa da, sağolsun konsolosluğun “şimdi başvurup, sabıka kaydını sonradan alınca verebilirsiniz” açıklaması yüreğime su serpti.

Bengü ile Ece geçen çarşamba Türkiye’ye döndüler. Bengü de orada uğraşıyor istenen evraklar için.

Bugün, sağlık merkezinden sağlık raporumu aldım : “İlgili kişi sağlıklıdır” (nokta) Sordum test filan yapmayacak mısınız diye, ne testi istiyorsunuz dediler. Resmileştirmek için (Lahey Apostili) notere gittim, “doktorun buraya gelmesi gerek” dediler, yerel mahkemeye gittim, “noter bilmiyormuş, İspanyolcaya çevirenin onaylı olması ve imzası gerek” dediler (belgeyi konsolosluktan almıştım ve üzerinde İngilizce ve İspanyolca birlikte yer alıyordu). Sağlık raporunun Türkiye muadilinin “Tam teşekküllü hastaneden alınma rapor” şeklinde epey ağır bir isim tamlaması oluşundan kelli, mecburen şüpheye düştüm, bugün bir de bunun için konsolosluğa mesaj yazacağım (konsoloslukla İspanyolca iletişime geçiyorum, İspanyolca bilen Kolombiyalı bir arkadaş, Fidel sağolsun, her seferinde işini gücünü bırakıp, benim uzun mektuplarımı İspanyolca’ya çeviriyor). Onlar da eğer hala çoktan bıkmamışlarsa, inşallah bana yol gösterecekler. Hollandanın bir bürokrasi ülkesi olmamasından dolayı (1), nüfusun büyük çoğunluğunun serbestçe dolaşım ve çalışım hakkına sahip olmasından dolayı (2), yetkililer bu konularda çok deneyimsiz ve üstelik saflar – gerekliliği anlamıyorlar ve bayağı bir vakti onlara anlatmakla harcıyorsunuz. Sabıka kaydı alma başvurusunda bulunmak üzere elimde konsolosluktan gelen dökümanlarla belediyeye gittim, danışma kapıdan geçirmedi, “bu belgeler yetmez, bizzat konsolosluğun formu damgalayıp imzalaması gerekir” diye. Israr ettim, yok dedi. Internetten arayıp buldum onların haksız olduğunu, çıktısını aldım ertesi gün göstereyim diye, sabahına Hollandalı bir arkadaşla karşılaştım, durumu anlattım, o da ben bir bakayım deyip elimdeki belgeleri inceleyince, danışmadaki adamın aynısı oluverdi. Çaresiz konsolosluğu arattım, oradaki yetkiliyle 20 dakika konuştuktan sonra, şaşkınlık içerisinde o belgelerin yeterli olduğunu ve ayrıca her türlü belgeyi İspanyolca’ya çevirtmemin gerekli olduğunu öğrendiğini belirtti ki iki söylediği şeyi de ben zaten biliyordum ama Hollandalılar böyle işlemlere muhatap olmadıklarından kafaları almıyor. Ertesi gün belediyede çok ısrar ettim, danışmadaki adam da “madem inanmıyorsun, geç de gör gününü” deyip sıra numarası lütfetti, işimi hallettim ama 1 gün kaybetmiş oldum (sinirleri saymıyorum).

İşler böyle gitmeye çalışıyor. En kötü senaryo mu? Bir bakalım:
İspanyol konsolosluğu’ndan vize çıkar ama onu almaya gidecek bir Emre yoktur çünkü Hollanda’daki üniversitesinin Hollandalı makamlara yaptığı oturma izni uzatma başvurusu reddedilmiştir ve ay sonu gelmiştir ve Emre yurda dönüp, silah altına alınmıştır bile.

Pardon, en kötü senaryo galiba İspanyol Konsolosluğu’ndan vize çıkmaması / benim gerekli belgeleri -bir türlü istenen şekilde toplayamamamdan ötürü- bir türlü başvuramam filan oluyor sanırım.

Sağolsun Selma’nın da hatırlattığı üzere, 2.5 sene öncesinde de rica ettiğim üzere, bir kez daha,
Lütfen, çok acil bir işiniz yoksa benim için dua ediniz / pozitif şeyler düşününüz / şarkılar söyleyiniz..