|
|
Eda'bi Mektuplar
27 Mayıs 2009 Çarşamba, 23:11
Sonunda Eda'bi Mektuplar'ı bastırmaya (ya da, daha doğrusunu söylemek gerekirse: bastırtmak için teşebbüste bulunmaya) karar verdim. 1995-98 yılları arasında yaşanmış fırtına kayıtları. Bir süredir derleyip toparlıyorum karınca kararınca. Bunu da süpürürken buldum:
[Eda'bi] | Gönderen: sururi | Yorumlar (0)
|
Uzunca bir süredir buradaydım. Yıldız günceleri, dünya.
12 Aralık 2008 Cuma, 22:18
Bir gün A-Ha'nın Manhattan Skyline'ını anlayacağım ve seveceğim, keza bir zamanlar adıyla var olan sanatçının sign of the times'ını da. Jennifer Grey DD'de 17 yaşındayken gerçek hayatta 27 yaşındaymış meğer.
Me & You vs. the World mesela, 64 değil 94 imiş, onu öğrendim ama neyse ki Leavin' On a Jet Plane de 90lar değil, 60lar imiş (ve Jefferson Airplane değil John Denver'mış). Ne yazacaktım ki bir sürü şey.
( Ben bir jet uçağında gideceğim
Ne zaman döneceğim bilmeyeceğim ) LM, JD
Nicedir ve kısa bir süredir izlemek istediğim birtakım filmlere kavuştum nihayet: Kitchen Stories (2003) (Salmer fra Kjøkkenet), Music from Another Room (1998), Green Butchers (2003) (De grønne slagtere) and finally, Leningrad Coybows Go America (1989). Sabah okula giderken bisikletimle bir başıma, aklıma önce Fatboy Slim - Weapon of Choice (you can kill with this / you can kill with that) ve dahi Chritopher Walken'lı Shining klibi, ardından da başka birtakım şeyler geldi, bir de bunu yazarken (2. defa), "birtakım"ın sahiden de şekilA'daki gibi bitişikti, değil mi diye merak ettim, gittik baktım sevgili vvvvvv.tdk.org.tr'mize, bana onun hakikaten öyle olduğunu söylemekle kalmadı bir de, inanır mısınız pek sayın seyirciler, üzerine bir de İhsan Oktay Anar'dan alıntı yaptı:
Bana gelince, iyiyim güzelim, ne bileyim, bilmiyorum işte, New York yılın bu zamanı soğuk, Clinton Caddesi'nde de müzik var. Jennifer Grey'den daha yaşlıyım halbuki 80'lerde çocuktum daha. Bir de bugün günlerden Cuma. (tekrar et).
son olarak demeliyiz ki daha önceden denmiş şeyleri, şöyle ki:
Terziler geldiler. Bu güneşler odaların dışındaydı artık.
Herkes titrek ve sabırsız, titrek ve sabırsız evlerinde
Gazeteler yazmadı, dükkânlar dönemindeydik
Yüzlerce odalarda yüzlerce terziler, pencerelerini kapadılar
Parmakları uzun, kurusolgun yüzleri sararmış, eskimiş durmaktan
Yitik saat köstekleri, titrek ve sabırsız yorgun bacakları
Her şeylerine yön veren durmuşluğa olur dediler
Beğenip gülümsediler.
TU, Terziler Geldiler'den detay..
[Eda'bi] | Gönderen: sururi | Yorumlar (6)
|
house 411
5 Şubat 2008 Salı, 01:42
lost 401 hala aynı jack, hala aynı kate, olmuyor böyle, bu arada, flash forward'larda tekrar adaya gidecekler anlaşılan, çok sevindim, Stephen King'in IT tadı olacak çok zügel çok zügel. House'un 411'ü çok güzeldi, hani şu güney kutbunda geçen, mira sorvino! Baktık sonra en son Mighty Aphrodite'de görmüşüz herhalde ona rağmen çok tanıdık, belki olayı budur, çok tanıdık olması, neden olması(n)? Ayrıca bir de aklıma Echobelly'den "Insomniac" geldi, echobelly'm geldi mamafih Türkiye'deki dvd'lerden birinde kalmış. Yardım youtube yetişti. Bir de bir de echobelly gelince smiths de vardı zaten bütün günlerdir bir şekilde aklımda, servisteki "şu" ile "şu" geldi sırasıyla (nu?). Bisiklete biniyorum güzel burada havalar, Levent haftasonu Eymir'de çekilen resimler göndermiş, Eymir buz tutmuş öyle böyle değil. Edip Cansever (bir de)
Insert alakasız resim here: Alınız:
[Genel/Hayat-Memat] [Sabun Köpüğü/TV Kafa] [Eda'bi] [Şarkı filan..] | Gönderen: sururi | Yorumlar (2)
|
Emir Demir'i kes!.. ya da dün geceki rüyam.
11 Ocak 2008 Cuma, 00:06
28 Eylül 2005 itibarıyla, yine buradan seslenmişim, "ben sui'yi özledim" diye. Büyük ihtimalle dünkü Culture girişimden ötürü (ben daha Culture'a pepe derken, Sui olayı yemiş bitirmiş idi..), adama özlemim yine depreşti ve buyurunuz dün geceki rüyam: (PG-13)
Yine Hollanda'ya gelmişim ama TUDelft'e değil de, meğerse burada ODTÜ'nün şubesi varmış (tıpkı KKTC'deki gibi) ve küçükmüş ve de fena halde, şimdi kendimize mesken tuttuğumuz Huis Portugal'a benziyormuş.
Rüya güzel ve mutlu ediciydi, şu vaktiyle yazdığım "Güneş Tecelli Ediyor"un -aslında pek de mutlu olmayan- sonu gibi (ki o zamanlar Brazil'i seyretmişliğim de yoktu), ya da öbür hikayemin hakikaten de mutlu biten sonu gibiydi, hangi birini saysam (hatırladıklarımı?):
Bir kere bizim bölümdü, yani fizikti. Elif (Yurdanur)'u görüp, sevindiğimi hatırlıyorum. Ardından hoş-beş için arkadaşlarla oturduğumuzda, nargile olduğunu ve tütününü de Tömbeki'deki Nevzat Bey'in (hayali) kardeşi "Kılıç"ın bizzat getirdiğini öğreniyorum (ki nargile, şu anda Türkiye'de en çok özlediğim şeylerin başında geliyor). Bakayım, başka... Hah, kargocu/postacı bir oğlan geliyor, bana birkaç mektup getirmiş, o mektupları çıkartırken, çantasına bir göz atıyorum, bir de ne göreyim! Çok çok sevdiğim eskilerden bir edebiyat dergisi olan -yine- Hişt!'in hiç görmediğim sayıları var! Rica ediyorum, bak postacı da "tabii," diyor, "sahibi yok zaten bunların. Yalnız şu eklerini alayım, bakmak istiyorum.." diyor (ek de "Kına" ekiymiş). Çantada -yine- Hişt!'in yanısıra, Mehmet Batur'un dergilere gönderdiği yazıları var (el yazılarından ve üzerine yazılmış olduğu teksir kağıtlarından tanıyorum)... İşte böyle çok seviniyor, çok seviniyorum... Sonra, tekrar içeri giriyorum ve holde Emir'le karşılaşıyorum, ay ne seviniyorum ne seviniyorum! Böyle bir şeyler işte. Güzel uyandım sonrasında, Ece hala uyuyordu.
(Bu, "Güneş Tecelli Ediyor. Başıma, başıma, başıma"nın başı ve sonu / 11 Kasım 1997 bu arada..)
Bu da diğer bahsettiğim hikayenin ta kendisi. Adı "Sürpriz" imiş. Aynen yaşanmıştır, çok yaşa Patron, çok yaşa FCH!..
Sun 25-07-99, 22:26:12
[Genel/Hayat-Memat] [Eda'bi] | Gönderen: sururi | Yorumlar (0)
|
Umberto Eco, William Shakespeare
6 Mart 2007 Salı, 08:49
Efsane dizilerden Murphy Brown'ın bir bölümünde takım olarak yarışmaya gideceklerdir. Murphy Brown'ın takıldığı barın barmeni bir cep gurusu olarak, bir ismi söyler (şimdi hatırlayamadım, nette de bulamadım), "Nobel'le ilgili bir soru sorarlarsa cevap budur." der. Hakikaten de yarışmada hiçbir soruyu bilemezler (rakipleri hep onlardan önce cevap verir) ama sunucu "Nobel.." diye başlayınca hemen atlarlar ve hanelerine skoru eklerler.
Bu nereden aklıma geldi? Başlıktan. Ola ki bir yerde Eco ve Shakespeare adlarını yan yana görürseniz, bilin ki, o yazı Gülün Adı ve Romeo ile Juliet'i kesiştiren gül mevzusu üzerine olacaktır. Bildiğiniz üzere Juliet (Capulet) ile Romeo (Montague) birbirlerine düşman ailelerin çocuklarıdır. Balkon sahnesinde Juliet, isimlerin değil, nesnelerin önemli olduğunu belirtir:
İşte bu mesele biraz daha geliştirilir, aksi yönden yaklaşılır Eco'da, Gülün Adı
cümlesiyle noktalanır. (Yeri gelmişken, vaktiyle Defter dergisi'nden bu konu üzerine çıkmış çok güzel bir yazı olan Doğan Özkan'ın "Değerlendirmeler Üzerine Bir Deneme" makalesini Epigraf'a alıntılamıştım - nasıl '*-*-*!' bir kültürsüzlükte yaşıyoruz ki, birkaç ay önce Radikal'in pazar ekinde çıkan bir yazıda (Caner Fidaner, Rengârenk Adlar, 24/12/2006) ilgili yazıya doğal olarak yayınlandığı dergi üzerinden değil de, Epigraf üzerinden referans verilmiş! Sadece bu da değil, bizatihi olarak faydalanılan kitaplara da kitap tanıtım sayfalarından referans gösterilmiş! Off offf!)
Bu noktada, bir ekleme de ben yapmak isterim, Sampu'nun bir haikusu:
Otu çiçekle, çiçeği de kokuyla değiştirebiliriz netekim.
Gelelim bütün bunları niye yazıyor olduğuma: Dün, taa lise günlerimden bir arkadaştan email aldım. Vaktiyle yazdığım bazı yazılarda ismini fütursuzca soyadıyla birlikte kullanmışım ve Google'da arama yapıldığında doğal olarak benim "edebi sayıklamalarımın" arasında adının çıkması nahoş bir durum oluşturuyordu. Yukarıda anlatmaya çalıştığım hikayenin bir de bu yüzü var: 10 yıl önceki ben, 10 yıl önceki o, sadece adlar kalıyor elimizde, hatırlatılmasak onlar bile kalmayacak. 10 küsür yıl önce o kadar tutkuyla yazılmış satırlar, öylece kalıveriyor. Internetin hafızasının bize oynadığı çok fena bir oyun.
[Genel/Hayat-Memat] [Kültür/Sanat] [Entel] [Eda'bi] [Edebi] | Gönderen: sururi | Yorumlar (2)
|
|