Üzgün bir insan: David Foster Wallace

David Foster WallaceBu günlerde David Foster Wallace (DFW)’ın "Brief Interviews with Hideous Men" (BIwHM) isimli hikaye seçkisini okumaktayım (aslında bitti ama uzatmaları oynuyorum). DFW, üzgün bir insan – şimdi "üzgün" deyince pek anlaşılmıyor ama "weltschmerz‘in dibine vurmuş" desem daha kötü olacak. Son derece farkında bir insan, aşırı farkındalık. Georgina ile yan sohbet konularımızdan biridir: iyiler de ikiye ayrılır, hep iyi şeyler düşünen saf iyiler ve kötülüğün ne demek olduğunu bilen, kötü şeyler düşünebilen "façalı" (scarred) iyiler. Bu façalı iyiler, saf iyileri biraz küçümseseler de tabii ki onlara imrenirler (saf iyilerin bittabii ki "aptal" olmadıklarını da eklemem lazım, şanslı? Evet – ama aptal?Hayır). Buradan biraz yan yollara saparak bir diğer çaresizliğimiz olan bir kez bildiğimiz/öğrendiğimiz bir şeyi bir daha eski durumuna getirememe derdimize de çıkabiliriz (daha da sıkılmak için bkz. "Hoşnutsuzluğumuzun Kışı ve…" başlıklı girişin sonundaki maddelerden üçüncüsü ve "un-knowing" fenomeni). Bu noktada şu "un-knowing" mefhumu bir kenara (i.e., ait olduğu yere) bırakıp, BIwHM’in açılış parçası olan "A Radically Condensed History of Postindustrial Life"ı buraya alıntılamak isterim (tam metin, Türkçe’sini de peşinden koyuyorum — kısa bir şey zaten, okursanız sevinirim):

A RADICALLY CONDENSED HISTORY OF POSTINDUSTRIAL LIFE / David Foster Wallace

     When they were introduced, he made a witticism, hoping to be liked. She laughed extremely hard, hoping to be liked. Then each drove home alone, staring straight ahead, with the very same twist to their faces.

     The man who’d introduced them didn’t much like either of them, though he acted as if he did, anxious as he was to preserve good relations at all times. One never knew, after all, now did one now did one now did one.

ENDÜSTRİYEL-ARDILI ÇAĞDA YAŞAMIN AŞIRI DERECEDE KISALTILMIŞ TARİHÇESİ / David Foster Wallace

     Tanıştırıldıklarında adam, hoşa gidileceği umuduyla, nükte yaptı. Kadın, hoşa gidileceği umuduyla, derinden güldü. Sonrasında ikisi de arabalarına atlayıp, yol boyunca yüzlerinde tam da aynı ifade ile, gözlerini yoldan ayırmadan bir başlarına evlerine gittiler.

     Onları tanıştıran adam, ikisinden de pek hoşlanmasa da, sanki hoşlanıyormuş gibi yapmıştı, her zaman için iyi ilişkiler içinde bulunmaya dikkat ederdi. Zira insan hiç bilemezdi, şimdi şu insan hariç, şimdi şu hariç, şimdi şu hariç.

Evet, 2 satırlık çeviride bile çok zorlandım. Kapanıştan dolayı "hiç belli olmazdı" diyemedim, "now did one, now did one…"daki kelime oyununu da iyi yansıtamadım (gerçek olayı hikaye olarak yazmasıyla, olayla ilgili olanların kartlarını da açığa çıkarmış oluyor aslında – gibi bir şeydi benim anladığım), farkındayım, biliyorum, zaten konumuz iyi çeviri değil, farkındalık idi. Neyse. DFW, 2008 yılında, ağır depresyona daha fazla dayanamayıp(*), 46 yaşındayken intihar etmiş (nokta). Neyse. Yaralı iyilerimize dönecek olursak, bireylere karşı iyi kalplidirler (yolda gördükleri hemen herkesin iyiliğini isterler), insanlıktan ümitlerini kesmişlerdir en kötüsü de her şeyin en kötüsünü düşünürler (kötümser midirler? Garip gelecek ama, değillerdir. Umut etmekten yılmazlar, zaten sanırım o yüzden iyiler kategorisinde yer alırlar). Karizmatik filan da olmazlar pek: sürekli sizin gibi müthiş birinin ("iyi" yanlarından biri de budur: herkesi aslında olduklarından daha iyi ve ideal görürler) niye kendisiyle arkadaşlık ettiğinizi sorgulayan bir kişinin şüphesiz pek de karizmatik olabilmesini bekleyemeyiz. Kitaptaki en beğendiğim hikayelerden biri olan "Octet"i, o kadar beğenmeme rağmen bitiremeyişimin sebebi de buydu: yazarı hikayeyi/yazıyı bitirememeniz için elinden geleni yapıyor, sizi yabancılaştırıyor, uzaklaştırıyor, bir yandan da arada dayanamayıp kaçamak bir bakış atıyor: hala okuyor musunuz, yılmadan devam ediyor musunuz diye (en saf ümidinin bu olduğunu anlıyorsunuz bir süre sonra: ona rağmen hikayeye devam edip bitirmeniz). Ha bir de: yaralı iyiler kendilerine karşı acımasızdırlar (öte-empati), bir de bütün dünyanın onlar etrafında döndüğünü tam olarak ters bir açıdan düşünürler (bütün dünya onlara karşı ilgisizlikte birleşmiştir — onlar hakkında onlar yokken bahislerinin geçmesi en az olası şeydir (onlara göre, "olabilir mi öyle bir şey!!!")). Keşke onlara söyleyebilseydik "Ne o, ne o…" diye ("ne öyle, ne böyle").

Kitap sonuçta, tabii ki, üzücü. Kitaptaki şeylerden çok yazarından dolayı üzücü. Bahsettiğim intiharı değil, tabii o da bir şey ama

The depressed person was in terrible and unceasing emotional pain, and the impossibility of sharing or articulating this pain was itself a component of the pain and a contributing factor in its essential horror.

(Depresif kişi korkunç ve bitmeyen bir duygusal acı içindeydi, ve bu acıyı paylaşmanın yahut da dile getirmenin imkansızlığının kendisi bu acının bir bileşeni oluyor ve acının özündeki dehşete katkıda bulunuyordu.)

 diye bir şeyi yazabilen birine üzülmemek mümkün mü?

Ne zamandır yazmak istediğim "Anti- kulak fıkrası" başlıklı olabilecek bir yazımın varyantlarına değinmek istiyordum bir de, ondan sonra tamamdır deyip, artık müsadenizi isteyeceğim (esner, esnerken saatine bir göz atar: "vakit de geç olmuş…")

1. varyant ("bir gecelik movement"):     Adam (/erkek/oğlan) "metalci" bir kadınla bir gecelik ilişki yaşamak istemektedir (kendi metalci değildir), bu isteğini gerçekleştirmek umuduyla bir metalci gibi "giyinip", bir metalci barına gider.  
     Kadın (/dişi/kız) "metalci" bir erkekle bir gecelik ilişki yaşamak istemektedir (kendi metalci değildir), bu isteğini gerçekleştirmek umuduyla bir metalci gibi giyinip, bir metalci barına gider.
     Adamla kadın bu barda tanışırlar, birlikte bir gece geçirirler, ikisi de dileğini gerçekleştirmiş olur.

2. varyant ("maviye boya, genelleştir hareketi"):
     Bir şey, kendisinin mor olmasına karşın, daha mavi olduklarından dolayı lacivert bir tamamlayıcı-şeyle hayatını geçirmek istemektedir. Bu yüzden kendisini laciverte boyayıp, lacivert bir tamamlayıcı-şeyle tanışır, birlikte maviye yakın bir tonda hayatlarını geçirirler.
     Bir tamamlayıcı-şey, kendisinin mor olmasına karşın, daha mavi olduklarından dolayı lacivert bir şeyle hayatını geçirmek istemektedir. Bu yüzden kendisini laciverte boyayıp, lacivert bir şeyle tanışır, birlikte maviye yakın bir tonda hayatlarını geçirirler.

3. varyant ("corollary" / Anti- kulak fıkrası):
    İki kişi birlikte mutlu ve güzel bir yaşam süregelmektedirler. (Siz gerçekteki hallerini yukarıdan biliyorsunuzdur)



(*) "The Depressed Person" hikayesinden alıntılayacak olursak:
(…) The depressed person’s therapist (…) had deployed the following medications in an attempt to help the depressed person find some relief from her acute affective discomfort and progress in her (i.e., the depressed person’s) journey toward enjoying some semblance of a normal adult life: Paxil, Zoloft, Prozac, Tofranil, Welbutrin, Elavil, Metrazol in combination with unilateral ECT (during a two-week voluntary in-patient course of treatment at a regional Mood Disorders clinic), Parnate both with and without lithium salts, Nardil both with and without Xanax. None had delivered any significant relief from the pain and feelings of emotional isolation that rendered the depressed person’s every waking hour an indescribable hell on earth, and many of the medications themselves had had side effects which the depressed person had found intolerable. (…)

Hoşnutsuzluğumuzun Kışı ve …

 Geçen hafta, perşembe günü itibarı ile, sevgili Hande (İspanyolca "H" harfleri okunmadığından ötürü belki de, ‘Ande’ olarak telaffuz edilir), benim coşkulu övgülerime dayanamayarak başlamış olduğu Steinbeck’in "The Winter of Our Discontent"ini bitirdi, ama sevmediğini bildirdi.

Kitabı okumakta iken sormakta olduğu sorularını, "bir bitir hele de, öyle konuşuruz" deyip geçiştiriyordum, ama nihayetinde kitap bitince, üstüne de sevmediğini ibraz edince, "e peki sen bunun neyini sevdin birader?" şeklinde ete kemiğe büründürülebilecek bir soruya cevap hazırlamanın gerekliliği kaçınılmaz oldu.

Bu kadar laf salatasına karşın sizi hala bu girişten soğutamadıysam, ne yapalım, başa gelen çekilir, siz istediniz. Şimdi (birazdan) tabii ki kipatın gerek konusuna, gerekse sağına ve sonuna dair pek çok değinmelerde bulunacağım, İspanyolcasıyla söyler isek "espoyler" edeceğim, ama kitabın spoiler’ı ne olur arkadaş, biraz entel olalım lütfen.

Kitabımızın kahramanı, Ethan adında, hayatında son derece memnun ("content"), iki çocuk babası, karısını seven bir bakkal (ben hep Frank Capra’nın It’s a Wonderful Life’ının Cary Grant’ı olarak canlandırageldim). Küçük bir deniz kasabasında doğup büyümüş, oranın en köklü ailelerine dayanıyor soyu. Ama işte ne olduysa savaş (2. Dünya Savaşı) sırasında, babası biraz mülayim bir adam olduğundan, biraz da kentin diğer zenginlerinin yanlış yönlendirmesiyle, bunlar elde avuçta ne varsa kaybetmişler, Ethan da bir zamanlar kendilerinin olan bir bakkalda memur durumuna düşmüş. Ama, dediğimiz gibi, hırsı olmayan bir adam ve halinden memnun, karısını seviyor ve şükretmesini biliyor.

Kitabın ilk kısmı gerek karısının masum, gerekse çocuklarının horgörür bir şekilde "biz niye zengin değiliz?" tiradlarının sonucu olarak, Ethan’ın çok da istemeye istemeye oyunlara (/dolaplara)  girmesini anlatıyor. Buna ek olarak karısının arkadaşı olan vamp bir hatunun cinsel kışkırtmaları da yan temayı oluşturuyor.

Bu blog vesilesiyle, sık sık olduğunu tahmin ettiğim bir frekansta dile getirdiğim üzere, "kötülük nedir bilmeyen iyilik" ile "kötülüğü bilip de iyiliği seçen iyilik" arasında benim için dağlar kadar fark var (ilki keklik, ikincisi marifet). Bu vesileyle Turan’ın vaktiyle verdiği hasta: Osman – bakıcılar: Ayşe/Haydar örneğini bir kez daha hatırlatırım. Ethan da, iyi kalpli olmasına karşın, çok afedersiniz, saftirik değil (‘saftrik’ için özür dilemeye gerek yok, ben de biliyorum, ama saftirik yerine ‘salak’ diyecektim de, o yüzden şeyettiydim…). Etrafında dönen şeylerin farkında, kimse (Marge hariç ki, şimdi boşverin Marge kimdir, filan, ama ilerleyen kısımlarda saygıyı tavana vurduruyor bu kedi-fare oyunuyla) onun farkında olmasa da. Zaten kitabın olayı da bu: Rambo 3’te miydi, Rambo köyde sakin, geçmişinden uzak yaşamaktadır, sonra … ha, yok, Troya’daydı ya, Aşil mutlu mesut yaşamaktadır, savaşmak istemez, sonra Akhalılar o diye bilmemkimius’u öldürürler (çünkü Aşil’in elbiselerini giymiştir o loyloy da.. pofff!), o da "yeminimi bozdum!" diye atlar ortaya, Hektor’cuğu parça pinçik yapar, ama Rambo örneği üzerinden gitmek daha uygun olacak sanırım. Şimdi Rambo olduğunuzu düşünün, geçmişinize sünger çekmişsiniz, kasabada bakkallık yapıyorsunuz. Sonra bir gün terbiyesiz birtakım insanlar geliyor, normalde bu adamların iki saniyede 40 kemiğini kırabilecek donanıma sahipsiniz, ama alttan alıyorsunuz, adamlar anlamıyor ama, başınızdan aşağıya bir kova dolusu mezbahadan aldıkları kanı boca ediyorlar siz mezuniyet gecesi kraliçesi seçildim diye hayatınızın ilk mutluluğunu yaşarken. E şimdi bunları kavurup yakıp yıkmayacaksınız da, kimi yakacaksınız (be birader)?

Ama yanlış işte. Tam da bu noktada iyilik için kötülük yapılamayacağı, "end justifies the means" ("edinilen sonuç, yolu mazur gösterir") yaklaşımının kesinlikle yanlış olduğunu tezimi, inancımı tekrar edeyim: Kötülerin iyilik yapmaları onları iyi yapmasa da, iyilerin kötülük yapması onları kötü yapar (AND kapısı). Rambo’ya, ya da Carrie’ye düşen, yapabileceklerini bile bile, onlara uymamak (hem sonra, yensen "çocuk yendin" diyecekler, yenilsen "çocuğa yenildin"). Bunu yapabilmiş biri çıkmış mı? Çıkmış galiba ama onu da Otostopçunun Galaksi Rehberi’nden öğrendiğimiz kadarıyla çarmıha germişler.

Ethan da netice itibarı ile bir süre sonra hayli bilinçli bir şekilde "madem öyle, işte böyle / hodri meydan / alem buysa kral benim!" diyerek, o da başlıyor komplocuklar kurmaya. Şimdi ona sorsak, demez ama, onun durumundaki pek çok insan (misal Leverage ve Hustle tayfası) "biz yasadışı iş yapıyoruz ama sadece kötülere musallat oluyoruz" der. Malesef, kazın ayağı öyle değil. En sevdiğimiz (ton balığı ile) doldurulmuş kaplanlardan olan Thomas Hobbes, Leviathan’da kati bir şekilde, topluma, sözleşmeye en büyük ihanetin, adaleti kendi eline alan insanlardan gelecek olduğunu belirtir (ya da bunca senenin ardından ben yanlış hatırlıyorum — bir daha da hayatta okutamazsınız o kipatı (tulğayı)  bana!).Winter of our discontent’in bendeki baskısının başında pek fazla boş vakti olduğuna inandığım bir teyze (Susan Shillinglaw) tarafından hazırlanan, epeyce de oylumlu (hacimli) bir girizgah var. Kitabı ikinci okuyuşum Prag Havaalanı’nda uçağımı beklerken bittiğinden ötürü, mecburen o kısmı da okumak durumunda kaldıydım, orada bir noktada, çağımızın yeni değerine dair ("çağımızın yeni düzenine" değil de, "değerine" ayrımını yaptığıma dikkat ediniz) şöyle bir saptamada bulunuluyor:

For Steinbeck it was a shabby little episode that reflected "symptoms of a general immorality which pervades every level of our national life and perhaps the life of the whole world. It is very hard to raise boys to love and respect virtue and learning when the tools of success are chicanery, treachery, self-interest, laziness and cynicism or when charity is deductible, the courts venal, the highest public official placid, vain, slothful and illiterate." It would seem, however, that Steinbeck’s outrage was not shared by a majority of fellow Americans. Although Van Doren was fired both from NBC and from his position as lecturer at Columbia University, others refused to denounce his actions. At the end of 1959, Look magazine surveyed Americans’ values, and the editor concluded that "a new American code of ethics seems to be evolving. Its terms are seldom stated in so many words, but it adds up to this: Whatever you do is all right if it’s legal or if you disapprove of the law. It’s all right if it doesn’t hurt anybody. And it’s all right if it’s part of accepted business practice." This is a survey that Steinbeck may well have read.

 Pek fazla vaktim ve isteğim olmadığı için, üstünkörü çevireceğim, kusura bakmazsanız:

Steinbeck’e göre, "ulusal yaşamımızın ve bir ihtimal dünyadaki yaşamın her katmanına sinen genel bir ahlaksızlığın belirtileri"ni gösterir sefil bir dönemdi. "Başarının anahtarının şike, ihanet, kişisel çıkar, tembellik ve şüphecilik olduğu, yahut hayır işlerinin vergiden düşülebilir, mahkemelerin rüşvetçi, en yüksekteki devlet memurlarının umursamaz, kibirli, uyuşuk ve cahil olduğu bir ortamda insanın çocuklarına erdem ve öğrenme saygı ve sevgisini aşılaması çok zor." Lakin, görünüşte, Steinbeck’in bu öfkesi, Amerikalı vatandaşlarının büyük bir kısmınca paylaşılmamaktaydı. Van Doren’in hem NBC, hem de Columbia Üniversitesi’ndeki hocalık vazifesinden kovulmuş olmasına rağmen, diğerleri onun eylemlerini kınamıyordu. 1959 yılının sonunda, Look dergisi Amerikalıların ahlak değerleri üzerine bir anket gerçekleştirdi ve, derginin editörü, "yeni bir Amerikan ahlak prensibinin gelişmekte olduğunu, nadiren kelimelere dökülse de, aşağı yukarı şöyle özetlenebileceği" sonucuna vardı: "Yasadışı olmadığı ya da ilgili kanuna katılmadığınız sürece yaptığınız şeylerde sorun yoktur. Eğer kimseyi incitmiyorsa sorun yoktur. Ve eğer kanıksanmış ticari metotlardansa, yine bir sorun yoktur." Bu, Steinbeck’in okumuş olabileceği bir anketti.

Van Doren, bizzat Lord Voldemort’un burun takıp canlandırdığı, Robert Redford’ın yönettiği, Big Lebowski’nin Jesus’ı ve Barton Fink’in Barton’u ve Fink’i olan John Turturro’nun ve Northern Exposure’ın Fleischman’i Rob Morrow’ın da yan rollerde göründüğü Quiz Show filmine konu olan, televizyondaki danışıklı döğüş bir yarışma programının skandalının baş ismidir. Film de güzeldir, spoil de etmedim izlemek istersiniz diye, daha ne yapayım.. 8)

Halbuki bize ne kadar normal geliyor, sevmediğimiz hükümete vergi vermemek, insanları polis yerine "ağabeylere" şikayet etmek, güçlünün haklı olması, adaletin, pofffidi, durdum burada, balale din ve devlet işlerinden, ben burada edebiyattan bahsediyordum, geçelim bunları…

Ahkam: Hiçbir (canlı?) sistem evrim geçirmeden, adapte olmadan, değişmeden varlığını sürdüremez. Bir zamanlar bir kavim varmış, kimseye zararları yokmuş; iyilik, barış ve bilgelik içinde yaşayıp giderlermiş. Bir gün buraya istilacı bir başka kavim gelmiş, sayıca çok daha azlarmış ama çok vahşilermiş. Barışçıl kavime, "ya bize katılın, ya sizi yok edelim" demişler, barışçı kavim onlara katılmayacaklarını söyleyince de kadın, erkek, çoluk, çocuk hepsini kılıçtan geçirmiş, barışçı kavimden geriye hiçbir iz bırakmamışlar. 

Ya da şöyle bir hikaye anlatabilirdim: vahşiler barışçı kavmi yemeye başlamışlar, yedikleri her bir birey yiyeni kendisine çevirmiş, barışçı kavim yok olmamış, bilakis kendisine saldıranı asimile etmiş (resistence is futile), kör göze parmak bu sembolizmde, işte iyiliğin eninde sonunda uzun vadede kötüye baskın geleceği, vs… Ama istatistiklere bakıldığında, neyin ne olduğu ortada.

Bir de, az önce seyretmekte olduğumuz bir filmden (Štěstí – bu Çek filmi, İngilizce’ye "Something like happiness" adıyla geçmiş) esinle, diyelim ki çocuğunuzla aynı sınıfa giden bir başka çocuğun hipi anne-babası var, siz de çocuğa acıyorsunuz, "ah zavallı yavrucak, normal bir yaşam nedir bilemeyecek!" diye, halbuki acınması gereken kişi sizsiniz. Hipiliğin çok matah bir şey olmasından ötürü de değil üstelik: onlar kendilerinde acınacak bir şey bulmuyorlar, size göre saflar, siz kendinizi bırakıp onlara acırken, onlar ne kendilerine ne de size acıyorlar (pity). Ethan da tam bu noktada, başkalarının dünyasında var olabilmek adına, rotasından sapıyor. Demiştik ya, "ama sadece kötülere kötülük yapıyor..", isterseniz bu cılız savunmaya ek olarak "ayrıca eğer eyleme geçmese, bir süre sonra bu adamların yaptığı hinliklerin ucu ona ve ailesine dokunacak, meşru müdafa söz konusu..", demeyin öyle, öyle bir şey aslında yok. Yani "asla asla asla taviz vermeyin!" demiyorum ama "şantajcıya nereye kadar ödeme yapacaksınız?" demek isterim yine de. Diyelim ki Chuck Norris’in eşi ve çocuklarını rehin almışlar, diyorlar ki "şunu şunu yapmazsan onları bir daha göremezsin…" Chuck yapmalı mı bu durumda kötülerin istediğini? Cevabı biliyorsunuz, asla yapmaz, gider kötüleri doğduklarına pişman eder. Ama şimdi de derseniz ki "ama o Chuck Norris, biz asla onun gibi olamayız.." haklısınız, demesi, yazması kolay. O yüzden biz tavizsiz olamasak bile, bilgisayar kodlarımızı, robotlarımızı tavizsiz olmaya programlamalıyız. Biri size bir şey yapmanızı söyleyip, aksi takdirde kötü bir şey yapmakla tehdit ediyorsa, o kötü şey sizin yüzünüzden/tarafınızdan değil, o kötü kişi tarafından yapılmaktadır (gelin de bunu Peter Parker’a, ya da ben de dahil olmak üzere herhangi bir kimseye anlatın, olmuyor ne yazık ki).

 


Czukay, Lıebezeit var ama Wobble yok Can’de ("Ken" okunuyor mecburen)

——– 24 Şubat 2012, fantoma adaları, kaplanın seyir defteri —————
Ey sevgili kâri, 5 gün sonra tekrar merhaba (merhaba), çoktan unuttum yukarıda yazdıklarımı ama aklımda yazmayı planladığım şu şeyler vardı, onları detaya inmeden (acele ediyorum zira tavuklara yem vermem lazım) işte öylece başlık olarak sıralayacağım, ben bile bazılarının alakasını kuramasam da, sen aslansın, kaplansın.

  • Büyümek ve amatör ruhu kaybetmek hakikaten kötü bir şey. Epigraf şimdi twitter gibi mesela gelişse, büyüse patlasa hiç hoşuma gitmez. (mesela bununla alaka kuramıyorum, ama bir yandan da bu girişle ilintili olduğunu hatırlıyorum/biliyorum).
  • Çiçekler dölleme olayına girişmek için böcekleri kendilerine çekmek zorundadırlar ve işte bu yüzden alacalı renklerde ya da güzel kokulardadırlar. Böyle olmayan çiçekler de varmış ama ölmüş gitmişler. Pandalar gibi. (bizim akademik hayatta "publish or perish!" daimi tehdidi vardır, pandalara da söylemek lazım).
  • Kızılderililerden geriye kalanlar atalarını özlüyorlar, yüceltiyorlar; işgalciye kızıyorlar. Bunları İngilizce yapıyorlar. Galibin diliyle düşünüyorlar artık. Bundan korkunç ne olabilir? (Retorik soru değildi, bakınız cevap veriyorum: Zaman makinesine atlayıp/atılıp atalarının yaşadığı zamanlara, ortamlara bırakılmak). "Un-knowing" ("bilinen bir şeyi bilmeme konumuna dönmek") diye bir şey var ("un-invite"dan türemiş olsa gerek 8P), yani asıl olarak "un-knowing diye bir şeyin olmadığı" diye bir şey var. Geçmiş bize hakikaten çok uzak. Zaman makinesi yapılsa ama sadece televizyon gibi etkileşimsiz, izlenebilir bir şey olsa, kimse kimsenin yüzüne bakamaz kaldı ki insan insana.
  • Lale Müldür’ün dediği gibi: CEBRAİL – TURUNCU ELÇİ / KURTAR BİZİ!
  • En kötüsü (en kötü şeylerden biri) Sunumun ve imajın, içerik ve anlamdan artık baskın oluşu. Çok fena. Şu slow food dalgası var ya, şimdi slow science akımı başladı, o sanırım daha da fena… Ya, kendisini bir şeyin tersi diye lanse eden (bu terimin kaynağı nedir acep?) herhangi bir şeyden hayır gelmesi mümkün mü? (Düşündüm, punk var başarılı bir örnek olarak ama o da anlam itibarı ile zaten ne kadar kötü kokarsa o kadar iyi olduğundan, yalnızlığım benim, bugünüm, yarınım, sen benim… Zuhal Olcay, Modern Family’nin Claire’ine benzemiyor mu? Benziyor. –Bakın, bu da retorik değildi.). Ayrıca, "en kötüsü ölüm diyenler, bir de bamya sevmeyenler.." 8) (benim gibi susan somurtag bir insanın, her e-mail’inin hemen her paragrafını bu gözlüklü gülen smiley ile bitirdiğine inanır mısınız? Ben de inanmıyordum başlarda ama elimde kanıtlar var.)
  • (Bu) Dünyadan ne kadar hoşnutsuz olursak olalım, sonuçta onun bir parçasıyım ve daha beteri ("utanç verici olanı" anlamında) bizler eğilip bükülmüş olanlarız (hayattayız, yaşıyoruz ya şeker/şeri!), hem eğilip bükülmüşüz hem de vırvır konuşuyoruz daha hala! Yok güzel kardeşim, öyle olmuyor.
  • Yazı ile hayat ayrı şeylerdir, evinizde denemeyiniz.

Şopi ve Ben.

Köpeklerine ya da diğer evcil hayvanlarına filozof ismi koyan biri olmadım, ama yine de bir köpeğim olsa idi şayet, adını Şopi koyardım (koymazdım). Zaten bir köpeğim olsun istemezdim ayrılıkları sevmez oluşumdan ötürü (o gidince ben üzülürüm, ben gidince o üzülür, ben de üzülürüm, şimdi ona kim bakacak, ne yapacak diye – beni unutsa bir türlü, unutmayıp her gün tren istasyonuna gidip dönüşümü beklese başka türlü). Halbuki eşya meşrebine mesela, seve seve, içimden gelerek isim takarım, onlara daha da bir bağlanır, onlarla bozulur, onlarla coşarım. "Chungking Express"teki Tony Leung kadar olmasa da (o ki günden güne eriyen sabununa, "kendini koydun, ipne ipliğe dönüyorsun, toparlan biraz" der, ipe henüz astığından damlamakta olan bezini "ağlama artık" diye teselli eder, e sonra tabii Faye Wong ile görür hanyayı da Konyayı da..), yine de konuşurum ara ara, dertleşirim, şarjları bitiyorsa eğer teselli/teskin ederim, şarj olurken geçmiş olsun ziyaretine gider, hatırlarını sorarım.
 

 


Hollanda’ya vardığımda, sağolsun hocam Marcel, daha ikinci günden arazi bisikletini idareten getirip vermişti bana. Havalı bisikletti doğrusu.

 

 

 

 

Bahçede, kırda, arazide, şehirde… Şehir de şehirdi hani.

 

 

 Bengü ile Ece de gelince, ilk iş birer bisiklet almak oldu – Ece’ye binmekten çok arkasındaki sepete bahçenin deniz kabuklarını doldurmakla iştigal ettiği, itme sapı da olan bir 3 tekerlekli, Bengü’ye de aslında kendime aldığım ama sonra pek kullanışlı bulmadığım katlanır bir bisiklet aldık.

 

Bir gün, öğle yemeğinde birbirimizi gaza getirip, bisiklet uzmanımız Frederik, Deniz ve Ben, atladık, üniversitenin biraz ilerisindeki ikinci el satan Kringloopwinkel Delft‘e yollandık. Benim önceliğim vites ve "el freni" idi (Hollanda’daki bisikletlerin çoğunluğu, ‘kontra’ tabir ettiğimiz, pedalların geri çevrilmesiyle arka tekeri kilitleyen fren sistemine sahip). Tam aradığım gibi bir bisiklet bulduk, Frederik bilirkişi olarak bir tur attı, peşinden bir de ben denedim ve böylelikle 2 sene sürecek bir macerada Tonto’yla birbirimizi bulmuş olduk..

 

 

 

Oradan hemen sonra Tonto’yu bir bisiklet dükkanına çekip, Ece için arka koltuk, yanlara çanta ve bir de kilit taktırdım. Aksesuarları Tonto’nun iki katına mal olmuştu. Ece Tonto’yu ilk gördüğünde mavi değil diye 1 saat ağlayıp, ona almış olduğum pembe prenses kaskına rağmen başlarda binmek istemediyse de, son güne kadar arkamdaki koltuğa kurulmuş bir şekilde sabahları bana eşlik etti, türlü maceralara çıktık kızımla Tonto’nun üzerinde..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tonto’nun adını sonradan koydum, ya da işte otobüste ya da başka bir rutinde düzenli olarak görüştüğünüz biriyle sohbet kurarsınız da artık birbirinizin adını sormanın ayıp kaçacağı o zaman dilimine çoktan gelmişsinizdir, neyse ki, ortak bir arkadaş, ya da bir defter etiketi yardımınıza koşar, o vesileyle öğrenmiş olursunuz, Tonto’nun adı da öyle geldi bana, yavaş yavaş, içten. Tabii çocukluğunuzda Maskeli Süvari’yi seyretmişliğiniz varsa, işlerin biraz karıştığını fark edeceksiniz zira "Heigh Ho Silver!"dan da açıkça anlaşıldığı üzere, Maskeli Süvari’nin beyaz atının adı Gümüş olup, Tonto kızılderili yardımcısının adıdır! (Zaten renginden en başta anlamam lazımdı ya!). Anlayacağınız, Tonto gık çıkarmadan yıllarca (2) beni sırtında/omzunda taşıdı, seneler (2) geçtikçe vitesi, freni hepsi birer birer sakata düştü, o yine de ses etmedi.

 

 

 

 

 

Ben, Tonto ve ıııı…, şey….

 

Bozulan vitesi de, freni de kutu kutu penseyle kestim, çıkardım. İspanya’ya gideceğim gün yükledim bütün ikinci elciye vereceğimiz eşyaları 2 aydır kızımdan boş kalan arka koltuğuna, yanlardaki ceplerine, ayrılığın kaçınılmaz olduğunu anladıysa da, yine de şikayet etmedi. Onu aldığımız krinkleloop dükkanına gittik (hayır amacıyla kurulan bu ikinci el dükkanları, eskilerinizi bedavaya alıyor, onları bakımdan geçirdikten sonra cüzi fiyatlara satıp, fakirlere ve muhtaçlara yardım ediyor), önce arka koltuğunu, ceplerini boşalttık, sonra da Tonto’nun (kilidinin) anahtarını verdim oradaki görevliye, öyle boynu bükük vedalaştık, az ilerideki otobüs durağında beklerken o hala bana bakıyordu.

 

 

 

 

Başka ne mi diyecektim? Eşyalara bağlanırım (because you can not disappoint a picture – Troy). Sevdiğim insanlar için iyi şeyler düşünmeyi, onları düşünmeyi, onlarla vakit geçirmeye tercih ederim. Telefon çalınca canım sıkılır, e-mailleri kaale almayan insanlara bile 5 e-mail atarım 1 kez telefon açana kadar, sonrasında üzüle üzüle ararım mecbur olduğumdan. Böyle olan bir tek ben de değilim. zaman değişiyor, çekinik, ibiş, nazik kibar ince zevkli empati dolu çekingen erkekler olduk ki 2000 yıl öncesinde Sokrates bize "aman, sakın ha!" demişti, birkaç yüz yıl önce de Şopi de zokayı yutmuş idi. Halbuki en su katılmamış evrimci bile söyleyebilir bize, bu yol yol değil, amanın erkekler!

 

 

 

 

– Müzik eğitimi kendine uygun bir beden eğitimi ararken, acaba geçici hastalıklar dışında hekimliği lüzumsuz kılacak bir eğitim yolu bulamaz mı dersin?

– Bulur bence.

– Gençlerimiz idmanlarında, çetin talimlerinde, beden gücünden çok içlerindeki coşkunluk gücüne dayanacaklar, onu geliştirmeye çalışacaklar. Yiyeceklerini, çalışmalarını düzenlerken, bildiğimiz atletler gibi, yalnız beden güçlerini gözetmeyecekler.

– Çok doğru.

– Peki öyleyse, Glaukon, müzikle jimnastiğe dayanan bir eğitim yolu kuranlar, birçoklarının sandığı gibi, biriyle sade bedenimizi, ötekiyle yalnız içimizi eğitmek amacını gütmezler, değil mi?

– Hayır.

– Herhalde ikisinin de amacı, daha çok kafamızı yetiştirmektir.

– Peki ama nasıl?

– Ömürlerini jimnastikle geçirip, müzikle ilgileri olmamış, ya da tam tersine, öüzikle ilgilenip bedenlerine bakmamış kimselerin ne hallere düştüklerini bilmez misin?

– Anlamadım, hangi hallere demek istiyorsun?

– Birileri kabalığa ve sertliğe, öbürleri yumuşaklığa ve gevşekliğe düşüyor demek istiyorum.

– Doğru, yalnız bedenlerinin gelişmesiyle uğraşanlar gereğinden çok sert, yalnız müzikle uğraşanlarsa, kendilerine yakışmayacak kadar gevşek oluyorlar.

 – Oysa ki, sertlik insanın içindeki coşkunluktan gelse bile, eğitim yoluyla yiğitliğe çevrilebilir. Ama bu sertlik aşırı bir hale gelirse, çekilmez bir kabalık doğurur.

– Bence de öyle.

– Yumuşaklıklsa filozofça bir tabiata vergi değil midir? Ama o da, aşırı bir hal alırsa, gereğinden çok gevşeklik doğurur. Bu huy güzelce geliştirilirse, ölçülü bir yumuşaklığa götürür.

(…)

– Dört bir yanımızdan zurna sesi gelirse, kulaklarımızdan içimize oluk oluk, yumuşak, tatlı, hüzünlü makamlar akıtılırsa, bütüm ömrümüz türkü mırıldanmakla geçer. En büyük keyfi türkü söylemekte bulursak, içimizdeki sert coşkunluk, demirin ateşte yumuşadığı gibi yumuşar. İşe yaramaz, kaba bir şeyken yararlı bir hale gelir. Ama böyle sürüp giderse, bundan bıkacak yerde kendimizden geçersek, içimizdeki bu güç büsbütün yumuşar, erir. Sonunda yiğitliğimiz de yok olur. İçi bu derece gevşemiş bir insandan da sünepe bir savaşçı çıkar.

– Doğru.

– Hele insan doğuştan coşkun değilse, bu gevşeme daha da çabuk olur. Ama, doğuştan güçlüyse, duygularındaki coşkunluk gitgide azalır, olur olmaz yerde kırılır, gevşer, patlar, söner. İçindeki ateş acılığa, geçimsizliğe çevrilir.

– Böyle olur tabii.

– Peki tersine, yalnız jimnastikle, iyi yemek içmekle uğraşır da, ne müziğin, ne de felsefenin semtine uğrarsa ne olur? Başlangıçta beden gücü güvenini arttırıp yürekli bir insan olur.

– Herhalde.

– Peki ama, bu insan jimnastikten bşaka bir şey yapmaz, hiçbir zaman bilim ve felsefeyle karşılaşmazsa ne olur? İçinde öğrenme isteği olsa bile, öğrenmenin tadına varamadığı, hiçbir araştırmaya merak sarmadığı, ne sanatla, ne de müzikle uğraştığı için bu isteği zayıflar, körlenir, sonunda yok olur.

– Öyledir.

– Böyle bir insan, düşünceye ve söze düşman, müziğe yabancıdır. Sözle anlaşamaz. Bir hayvan gibi her şeyi zorla, kabalıkla elde etmek ister. Ömrünü, bilgisizlik ve budalalık içinde, ölçüden düzenden yoksun olarak geçirir.

– Haklısın.

– Demek ki, Tanrı insanlara müzikle jimnastiği ne sadece kafasını, ne de sadece bedenini eğitmek için değil, onlarda coşkun bir yürekle bilim sevgisi olsun diye vermiş olacak. İstemiş ki, insanın içindeki bu iki güç, iki tel gibi bir gerilip, bir gevşetilerek düzenlenebilsin.

– Öyle görünüyor.

(Platon, Devlet, s105+, çev: S. Eyüboğlu, M.A. Cimcoz, İş Bankası Yayınları)

 

 

Bir de, Şopi’de olması lazım, nasıl da insanın kendini geliştirdikçe daha üst sanattan zevk almaya başladığına dair düzülen övgüler vardı, çok aradım, hiç bulamadım. Onun yerine zavallıcığın hakikaten son derece acınası (başka sıfatlar kullanmıştım ki, saygımdan sildim) yazdığı bir kitabı olan Cinsel Aşkın Metafiziği’nde şunları buldum:

 

Cinsel sevginin temelinde yer alan mülahazaların ikinci kümesi manevi niteliklere dayananlardır. Burada, bir kaının evrensel olarak bir erkeğin ruhunun yahut kişiliğinin niteliklerince cezbedildiğini görürürz, bunların her ikisi de babadan tevarüs edilir. Kadınlar, irade sağlamlığı, kararlılık, cesaret ve belki de dürüstlük ve iyi kalplilikten büyülenirler. Buna mukabil zihnifikri niteliklerin kadınlar üzerinde doğrudan yahut içgüdüsel bir gücü yoktur, bunun çok basit bir sebebi vardır, çünkü bunlar babadan devralınan nitelikler değildir. Erkekteki zeka eksikliğinin kadınlara bir zararı dokunmaz; doğrusu fevkalade bir zihni üstünlük, hatta deha, anormallik olarak kadınlar üzerinde olumsuz bir etki bile doğurabilir. Bu sebepten ötürüdür ki, kadınların sık sık budala, çirkin ve kaba saba bir erkeği iyi eğitilmiş, zihni nitelikleri yüksek, nazik bir erkeğe tercih ettiklerini görürüz. Aşırı derecede farklı mizaçlara sahip insanların sözgelimi kaba saba, güçlü kuvvetli ve dar kafalı bir erkekle, ziyadesitle duyarlı, ince düşünceli, kültürlü, estetik beğeniye ve benzeri niteliklere sahip bir kadının ya da fevkalade bilgili, görgülü ve dahi bir erkek ile kuş beyinli bir kadının, çok kere aşk için evlenmelerinin sebebi budur.

(Schopenhauer, Aşka ve Kadınlara Dair, s54, çev:Ahmet Aydoğan, Say Yayınları)

 

Hani, böyle bir şeyler hakkında bir şeyler söylersiniz (söylerim), etrafınızdakilerin de hoşuna gider, gaza gelir coşarsınız, sonra kendinizi teknoloji dediğimiz şeyin (adıyla söyleyecek olursan transistörlerin) 1940’larda uzaylılar tarafından getirilmiş olduğunu düşündüğünüzü yumurtlarsınız (ya da aslında Ay’a 1969’da ayak basılmadığını, ya da başka türlü bir inciyi). Amerikan dizileri buna "didn’t have noticed until I said it aloud" durumu diyorlar, biz Türkler de "Geçmiş olsun".

 

Lise Felsefesi’nin -ki başlıca varoluş amacı insanları daha gencecik iken felsefeden soğutmak ve felsefenin pipoyla ilintili ve komik ve aptalca bir şey olduğuna inandırmaktır- temel sloganlarından biri olan "filozoflar yılları aşıp birbirleriyle konuşurlar!" loyloyunu "ç" ile yazılır halde çiddiye alacak olursak, Sokrates’in Şopi’ye bu lafları üzerine şöyle pek de nazik olmayan bir (el) kol hareketi çekeceği şüphesizdir. Bir de Gürer Efendi’nin tezinde çektiği bir numara vardır, onun el çabukluğu marifet makamında çektiği bu hınzırlığa kaş çatagelirim yıllardır: Sevgili Palpa, tezini iki alıntıyla açar (takriben 15 sene evvel gördüğümden, "aklımdan" "benzetim" yapacağım), birincisi günceldir, şimdi adını hatırlayamadığım bir amcanın "eski insanlar, depremi tanrıların gazabına bağlar, böyle bir durumda kurban murban keserlerdi" sözünü alıntılar, onun hemen altına da Seneca’nın (MÖ54 – MS 39 –hobaa, kaç yıl yaşamış bu amca ya? Kurşun borular keşfedilmemiş miydi onun zamanında? 8P)  gayet tektonik, bilimsel ve ilimsel açıklamasını koyar. Sanki biz bilmiyoruz "eski insanlar" tabir edilen beşir ile bu sefil (Caligula) istihza arasında temizinden 3000 yıl olduğunu (bunun benzeri bir şeyin de ayırdına geçen gün vardım, öylece kaldım, size de hatırlatayım, siz de şaşırın isterseniz, dilerseniz: ilk insanlar ~MÖ3000, dinozorlar 230 milyon yıl önce. Dünyanın yaşı: 4.5 MİLYAR YIL! yani kaç dinazor, kaç evrim, kaç insan, kaç medeniyet — inanmıyorsanız, açın Futurama’nın ilk bölümünde Fry hibernasyondayken arka planda gelişen olaylara bakın, yalan söylüyoruz sanki.)

 

Vaktiyle, Şopi’den bahsederken, aşağıdaki Bobiş resmini bulmuştum alakalı parametrelerle google images’a gittiğimde, geçen gün "gerçeği" ile karşılaştım (ilgilenenlere: aynı arkadaşın Schrödinger ve Kedisi temalı dövülesi eserleri de mevcut)

 

 

Atman ile Şopi

 

Son birkaç söz: Hala empatinin iyilik/kötülük tanımlamasının baş malzemesi olduğunu düşünüyorum. Başarılı insanları pek sevmiyorum. Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir. Ama bunun yanısıra, insanları tanıdıkça genel kalıplarının sıyırıp, sevebilişimi de seviyorum (misal Johnny Ramone, Eddie Vedder — sağcı bunlar deyu kestirip atmıyorum / Hakan geçen gün bir yazı yazmış idi -ki onun sitesini de o olduğunu bilmeden pek seçici RSS reader listeme almışlığım vardır- birkaç sağcı bilimkurgu yazarı ile ilgili, şimdi oradan aklıma geldi). Empati ~ iyilik gibi bir şeyler dedim, e ben çok mu iyiyim? Zararsız gibiyim daha çok, vaktiyle belirttiğim gibi: kötü olmayışım kötülük yapamayışımdan kaynaklanıyor olabilir (gibi gibi) (ama o zamanlar kafamda pembe kask olduğundan kelli, pek dinletemedim sanırım kendimi).

 

Bir sürü imla hatası vardır kesin, düzeltirim yarın öbürsü gün. Gürer Beyciğimin deyişiyle: Ööeeh! (Meh..)

Almanca öğreniyoruz ile the winter of our discontent…

Barış, dündü herhalde, favori filmlerimizden olan “Up in the air”den bir alıntı yaptı, ben hatırlayamadım ama şöyle bir şeydi:

“I stereotype. It’s faster.”

(ilgili kısma dair videoyu ve diyaloğun yazılı halini de buldum)

İşbu girişte de Almanlar hakkında konuşacağız arkadaşlar, kitabınızın 29. sayfasını açın lütfen. Evet, hazırsanız devam edebiliriz.

Almanlar, mühendis doğarlar, optimizasyona inanırlar ve buna bağlı olarak da verimliliğe çalışırlar. Her ne kadar aşırı duygulardan acı acı inlemiyor olsalar da, bu “vasıfları” sayesinde eşsiz bir özelliğe sahiptirler: kalplerini masanın üzerine koyup, biyopsi yapabilirler (aklımdaki terim otopsi idi lakin, otopsi ölülere yapılan oluyor, o yüzden biyopsiye boyun eğdim), duyguları analiz edip, habislikleri kolayca, hayli nesnel bir biçimde tespit edebilirler. Kim yapar bunu (hangi Alman evlatları?) tabii ki mahserin uc dulgeri, Schopenhauer, comezi Mann ve babaları Goethe (yine de Goethe’nin çok da hakkını yememek lazım, o, herhalde yaşlı oluşundan ötürü, arada duygulara teslim oluyor, bkz. Werther).

İki Almanca kelime var: Weltschmerz ve Sehnsucht. İsteyene, bir üçüncü olarak Schadenfreude’yi verebilirim ama yine de onun konuyla pek alakası yok (Pollyanna’nın ta kendisi desem, yeterli olacaktır). Ama eğer, Almanca olmasına gerek yok, yabancı kelime olsun‘a razı iseniz, ilk ikisinin kategorisinde, aslanlar gibi bir İngilizce kelimem var: Maudlin.

Weltschmerz, yapı itibarı ile dünya anlamına gelen “Welt” ile, acı anlamındaki “Schmerz”in birlikteliğinden peyda olmuş bir terim. Kafka gibi bir şey olmak, dünyadan bir hayır gelmeyeceğinin ayırdına varmak, geniş anlamda bir ümitsizliğe kapılmak. Bu noktada Sehnsucht’u (ki “Sehn” özlem çekmek, “Sucht” da müptela olmak anlamlarına yakın imiş) da yanına koyunca, buyrun buradan yakın (sehnsucht’ta nesne belirsiz bu arada, önemli bir detay olaraktan). Maudlin ise kendine acımak – diğer ikisi ile ilk nerede karşılaştım, bilemiyorum, büyük ihtimalle Şopi vesilesiyledir ama maudlin’i ilk olarak Camera Obscura’nin “My Maudlin Career”le duymuş oldum, peşinden de, aynı takibin sonucunda, C.S. Lewis’in kitabında (“A Grief Observed”) tekrar bir araya geldik.

İki sene olmadı daha, işte John Steinbeck’in “The Winter of Our Discontent“ini okuyup, beğenmiştim. Geçen gün, şöyle bir karıştırıyordum, rasgele açtığım sayfada şu girişi buldum, çok hoşuma gitti, detayları da hatırlamayınca, “haydin bir daha okuyayım” dedim:

(…) “Oh, come on! Live big. The personal friend of Mr. Baker can afford time for a cup of coffee.” He didn’t say it meanly the way it looks in print. He could make anything sound innocent and well-intentioned.

Yine kitabın sonlarına geldim, yine koklaya koklaya okuyorum. İkinci okuyuşta çok daha güçlü geldi kitap (yüzeyde olup biten olayları bildiğinizden, altlarında yatan kıssalara daha rahat dikkat edebiliyorsunuz). İşte, sondan birkaç önceki bölümde karakter “Weltschmerz”den dem vurunca (hatta daha da ileri gidip, “Welsh rats” esprisi bile yapıyor – zaten Ethan Hawley’i gözümde hep Capra’nın “It’s a Wonderful Life”ındaki Cary Grant olarak canlandırıyorum. Kitap, hafif ve hayli yerinde mistisizmiyle Iris Murdoch’ın “The Sea, The Sea”siyle kol temasında, ondan farklı olarak ahlak ve göreliliği ama daha da önemlisi, kötülüğü bilen tanıyan iyinin durumu ve kötülükle, kötülüğün zoruyla baş etmeye kalkınca, iyiliğin nasıl da ister istemez kirleneceği üzerine kafa yoruyor (ben sonunu umutla bitirdiysem de, Bengü daha karamsar bir yorumu tercih etmişti bu arada, ilginç bir detay olarak belirtmek istedim).

Bir de şöyle bir duygu/olgu/insan var: bir yere gezmeye gideceği zaman gidiyor oluşundan hoşlanmadığı için, surat asarak giden ama gittiği zaman da orada iyi vakit geçiren ve döndüğü zaman da “iyi ki gitmişim!” diyebilen bir insan/ın duyguları/bu olgu. Benzer şekilde, telefonu çaldığı zaman konuşacak oluşundan dolayı canı sıkılan, genellikle telefonu açmayan (“sonra, kendimi konuşmaya hazırladıktan sonra ararım…”) ama sonrasında, nihayet telefonu cevapladığında da, konuşmuş olduğuna memnun olan bir insan. Düşümde bir adam var. Benim mi, bilemediğim… Bir adam var diyorum, düşünüp düşümden ayrı kaldığım… Bir adam… [tabii ki sibelalaş, pıffft! yani.]

Ek: Üç filmden üç resim, konuyla uzaktan alakalı olaraktan.

Şimdi o ek resimleri koyunca da aklıma şöyle bir alternatif tanım geldi: düşünün ki, bir kabusun içinde bulmuşsunuz kendinizi ama öyle canavarlı, exploiter bir kabus değil de, gerilimli, suspense bir kabus, hayli de mantıklı, zaten bu mantıklı oluşundan ötürüdür ki, daha bir eziliyor hissediyorsunuz kendinizi. Sonra uyanıyorsunuz ama aslında uyanmıyorsunuz ve bu da bir kabus değil. (Richard Cheese söyleyişi ile okunacak:) Weltschmerz, ladies and gentlemen! (klavye solo başlar).

Sevgili Bahar’ın tumblr‘ından arakladım (orada daha bir sürüsü var: Beckett, TomWaits, ohhooo!)

Bir de umut: Ey Aztekliler, bugün bir kez daha ayırdına vardım ki, 2012 için en büyük umudum sizsiniz.

gupta ya da sorunlu bir beyin nasıl çalışır

Dün, Eki’nin tweet’inden “Çarpık Kadraj” adındaki çok güzel bir sinema/TV blogundan haberim oldu. Bir ondan bir de “bir yerlerden” tanıdığımı düşündüğüm sevgili Bahar’ın, ondan bağımsız olarak bulup hayranı olduğum  “Dünyevi Zevkler” ve “Güzelonlu” blogları üzerine (daha doğrusu bu blogların bende yarattığı duygular üzerine) yazmak istiyordum işbu girişte. Başlığı da önce “Kıskandıklarım” koyacaktım – bir Türk sanatçısının (Murathan Mungan ya da Ferzan Özpetek diye aklımda kalmıştı, dün kontrol ettim, değilmiş) blogunun bağlantılar kısmındaydı, sonra “durup dururken niye olumsuz anlamlara da kapı açayım?” deyip, başlığı “Gıpta ettiklerim…” diye değiştirmeye karar verdim. “Gıpta” sözcüğü de bu sefer “Gupta” adını çağrıştırdı ve o da bana vaktiyle, TUDelft’teki Hintli bir arkadaşın piri olarak benimsediği bir Hint tanrısının vücut bulduğu hali olduğuna inandığı Shri Nathji’yi. Shri Nathji’nin bir dans kaydı vardır – bizim düşünce tarzımız için belki de gülünç/absürd olan bu dans (ve bu zat) beni öğretisi yolunda değil fakat insanın farklı düşüncelerin ayırdına varması açısından etkilemiştir (sonuçta tek dileğinin sevgi (barış) olduğu bir insanı gülünç bulmak yakışık almaz, almamalıdır). Neyse, bunları niye yazıyorum: yaklaşık son bir saattir, işte bu bahsettiğim Shri Bhola Natji’nin adını aramaktaydım. Eğer ki bir gün bugün kullandığım Google arama sözcükleri kayıtlara dökülürse, bilin ki işte sebebi budur. Sonunda google’da değil ama 2008 yılında bu arkadaşın bana yazdığı mailde bulup bu sefer de rahatladım (geleneksel olarak her yıl bir defa ilgili dans aklıma gelir, seyretmek isterim ve bütün bu süreci baştan yaşarım, o yüzden istedim ki bunu bloga not düşeyim, nasıl olsa her defasında aramalarıma blogun veritabanındaki mesajlardan başlıyorum). Artık yan bilgi olarak verdiğim bu konuya iyice daldım, alakasızlaştı, biliyorum ama, olayın tarihçesini de vereyim de, sonradan bir karışıklık olmasın: Hollanda’dayken, ofisimizi bu Hintli arkadaşla ve 10 diğer araştırmacıyla birlikte paylaşıyorduk, bir gün masaüstünde bu zatın fotoğrafını gördüm, kim olduğunu sordum, o da bana sağolsun hakkındaki bilgileri içeren bir mail attı.

Not düşüp kendimin gelecekteki halini bu arama zahmetinden kurtardığıma göre, gelelim asıl olaya. Ne yalan söyleyeyim, kendimi az çok kültürlü, ama daha önemlisi güzelliği fark edebilen, farklı açılardan bakabilen ve kolayca görülmeyen şeyleri takdir edebilen biri olarak düşünegelmişliğim vardır. Eskiden daha yoğun, şimdilerde bir şeyi fark ettiğimde ayrımına vardığım sıklıklarda (ki itiraf etmeliyim ki artık o kadar sık değil). Böyle yazınca biraz hodbin( blunt?) oluyor ama zaten iki cümle sonra yıkacağım için bu yanılgıyı o kadar dert değil 8). Belki de şöyle desem biraz daha yumuşak olacak: “nicedir, kendimin bir kopyasıyla (10 gün önce başladığım Fringe’de bugün güncel sezonu yakalamış durumdayım ve oradaki Kevin Corrigan -ki kendisini ilk Community’de görüp hoşlanmıştık- hep Gürer Beyciğimi anımsatıp özletiyor) karşılaşmam halinde, onunla iyi arkadaş olabileceğime eminim (ki şimdi arayıp bulamasam da, bu özelliğin mutlu bir insan için gerek şart olduğundan vaktiyle dem vurmuşumdur mutlaka: yani kişinin kendisinin bir kopyasıyla geçinebilmesinin). İnsan kendisiyle bu kadar çok konuşunca, dünyası da, algısı da yavaş yavaş, fark ettirmeden daralıyor, hani çok sığ bir laf ama “haddini bilmez oluyor”. Ben ahkam çorbalarımın içinde yüze durayım, sonrasında işte başta bağlantılarını verdiğim bloglar gibi, hakikaten fersah fersah yüksek bir algıya ve beğeniye sahip girişlerle karşılaşınca duruluyor. Burada, her ne kadar öyle sezinleneceği kesin olsa da, bir aşağılık kompleksi yok, tamaıyla bir hayranlık sözkonusu, insanı şevklendiren, özendiren bir hayranlık. Sonuçta kendi dünyanızda bile yalnız değilsiniz (bunu söyleyeceğimi hiç sanmazdım ama: ne mutlu ki!)

En çok okuduğum blog, açık ara ile hem de, kendi blogum olsa da, o bloglar olmasa idi, bu blogdan o kadar zevk alır mıydım, orası şüpheli. (işte böylelikle son dakikada yine egoistliğimi kurtarmış oldum 😛 — bir de işin güzeli, ben bunları yazmaya hazırlanıyorken, Eki bu defa da tweet’inden az evvel gönderdiğim Nurullah Ataç girişimi paylaştı, Sui de övgüde bulundu, ben de mutlu oldum 8)

“Paylaşanlarınız çok olsun” dileklerimle,
o kadar da şey bilmeyen, görmeyen ama çok şükür ki görenleri/bilenleri gördüğünde mutlu olabilen,
ağlak adam mesut bahtiyar (dırı dırı dırı dırı dırı dırı dıt tı, dırınınınınınınını… – taksim girer).

Özetle, üç süper site:
1. Çarpık Kadrajhttp://mizansen.blogspot.com
2. Dünyevi Zevkler Bahçesihttp://guzelonlu.com/blog/
3. Güzelonluhttp://guzelonlu.tumblr.com

kokulu adlar

Efendim, başlamadan önce hemen doğru bir şeyler isteyenler için doğru adresi vereyim: Umberto Eco. Bu yazıda yer alacaklar onun suyunun suyunun suyu(nun…) olacaktır, kendimce terennümlerim olacaktır.

Semiotics, ya da Türkçe’deki sevdiğim karşılığı ile “Göstergebilim”, göstergeyi, “muhatabında bir şeyi işaret eden şey” olarak tanımlıyor (cümleyi ben uydurdum ama öyle bir şey – poff, tamam kaynak bulup yazayım ama bu yazıda son olsun, bundan sonra lütfen inanın bir şey dediğimde…. Peirce’a göre, işaret “birine göre bazı bakımlardan yahut kapasite itibarı ile bir şeylere karşılık gelen şeylerdir. (Umberto Eco, A theory of semiotics)).

İsimler de bir gösterge tabii ki. Gül de bir isim. (işareti işaret ettiği şeyden ayırmak için bundan sonra tırnak içine alacağım: “Gül” hoş kokulu, dikenli bir çiçek olan gülü işaret eder. (gibi). Shakespeare’in de dediği gibi, gülün adı “gül” olmasaydı da yine böyle güzel kokacaktı ama sonuçta gülün adı bugünkü Türkçemiz’deki eşdeğer anlamıyla “portlangıç” gibi bir şey olsaydı, yine bu kadar popüler olur muydu, orası ayrı bir konu.

Sorun 10luk sayı sisteminde. O kadar çok iç içe yaşıyoruz ki, onu doğal sanıyoruz (10 parmak doğal, biliyoz). Halbuki günümüz koşullarına çok daha uygun sayı sistemleri var (tabii ki 16lık sayı sistemini kast ediyorum). İsimlerimiz de öyle. Dede Korkut gibi ancak alakalı bir iş yaptıktan sonra bize ad takacak birileri olmadığından ezici çoğunluğumuz doğduğunda verilen adla yaşıyoruz, o adı göstergemiz yapıyoruz. Genelde, insanlar çocuğuna ad koyarken güzel bir şeyler koymak istiyorlar (dominant dede ve büyük annenin korkunç isimlerini miras bırakmaları ve daha birtakım istisnalar..). Yeni doğacak çocuğa bir ad seçerken nelere dikkat edilir:
* Adın ses olarak uyumlu oluşuna. (Buğu, Şimendifer, Röpdaşambr, Riçırd)
* (Güzel, iyi) Anlamlı olmasına (Gül, Oya, Ekin)
* Temenni barındırmasına (Yeter, Nihayet, Satılmış)

Ya, ciddiyet bana yakışmıyor, o yüzden kısa keseyim: adınız Okşan, Yosma ya da Güllü olsaydı hayatınız yine aynı olur muydu aynı koşullarda başlasaydınız bile? Cevap veriyorum, olmazdınız. Adı “Alev” olan birinin yakıcı olmasını beklemesek de, yine de bir yere kadar (epey) etkiliyor göstergenizin biçimi.

Arkadaşlarımı adlarıyla düşünürken, adlarının yazılı hallerini değil, sesli hallerini kullanıyorum, bilemiyorum siz nasıl yapıyorsunuz (Feynman’ın insanların nasıl içlerinden sayı saydıklarıyla ilgili ilginç bir yazısı vardır bu arada, hatta bir saniye… It’s as simple as One, Two, Three). Gene hayali arkadaşım olan Alev’i ele alalım, adını düşünürken aklıma adının ne yazılı hali, ne de bir alev imgesi geliyor, hayır. Yazı olmasaydı da adı Alev olacaktı, gene Alev olarak çağıracaktı. Biiiiiir: İsimler yazıdan önce de vardı. Konuşamasak, belki de, belki de değil hatta, sonuçta dilsiz alfabesi var / kast ettiğim şey şu bire bir harf karşılığı olan işaretler değil de, nesnelere atfedilen işaretler topluluğu, her birimizin bir işareti olacaktı.

Konuyu iyice dağıtırsak, hoplayıp zıplamaya devam edersek, Japonlarla Ruslar ne yapsınlar be annem? Haydi Türkçe’deki adımız olan “Gül”ü “Gul” diye yazdık, 春樹 ne halt etsin (Japonlar bu sembolleri Haruki diye okunuyor), onun öyle bizim gibi lüksü yok “Şafak” bırakayım da nasıl okunduğunu düşünüp dursunlar; “Safak” yapayım, kolayca yazsınlar, dizsinler, bassınlar uğraşmayayım; “Shafaque” yapayım da her ülkeden arkadaşlarımla buluştuğumda birbirlerine beni kast etsinler. Cevap: mutlu son yok, sen adını her dile özgü benzer şekilde okunacak şekilde belirtsen bile, bazı milletler, bazı sesleri hayatta çıkaramıyorlar.

İspanyollar Kraliçe Elizabeth’e Reina Isabel, Prens William’a Principo Guillermo diyorlar, Hande’nin bahsettiği her (çoğu) dilde, dini kaynaklı olan ortak/benzer kelimeler. İbrahim/ Abraham, Moses/Musa, Jesus/İsa … bu gibi durumlarda insan sanki daha meyilli oluyor adını o dildeki varyanta kaydırmaya.

Ne diyorduk, öyle böyle işte. Buraya ilk geldim, ofis arkadaşım iki dakikada bir “Amre!” diyor, dönüp bakıyorum, yok, bana değilmiş. Sonra “hambre”nin (“ambre” okunur) açlık anlamına geldiğini öğreniyorum, ama böyle dakika başı acıkmaz ki insan, sonradan anlaşılıyor, “hombre, hombre” diyormuş telefonda filan (“adamım, maaaan!” gibi bir şey…)

Ha diyorduk ki kazananı yok bu olayın, çözüm yok. Nesirde durum kolay, kelime kelime değil, anlamı çevireceksin (translate), yorumlayacaksın (interpret). Ama şiirde oluyor mu? Olmuyor. Şiir de adlarımız gibi: çok büyük oranda gösterge (göstergeler toplamı). Akşit Göktürk’ün “Çeviri: Dillerin dili” adlı pek zügel kitabında “fish & chips”in çevirisi için “köfte ekmek” önerilmekteydi. Karşılayan anlam olarak son derece doğru olsa da, William’ın Hindistan’a yol alan geminin güvertesinde bilmemneshire kasabasının iskelesi giderek küçülürken köfte ekmeğini dişlemesi bana pek normak gelmemekte.

Kızılderili isimlerini çeviriyoruz ama: Oturan Boğa, Öfkeli Kunduz, Kuzu Diş… Ha-hayt, böylelikle uzmanlarının yıllardır çözemedikleri bir derde daha derman bulmuş olduk: kızılderili isimleri kullanmalıyız.

“Sururi” bildiğim kadarı ile, kelime anlamı olarak “gülen kişi” demek, kendime bu adı seçtiğimde bilmiyordum, öğrenince bir kat daha hoşuma gitmişti. İsimlerimizi seviyoruz, değil mi ey ahali? Yeeeesss…

Elif Şafak’a dönecek olursak, her ne kadar yukarılarda genel olarak gösterge olarak isimlerin yazısal değil de, sözel bileşenlere sahip olduğundan dem vursam da, herkes ismini okunuşu ile yazsa bile, onun da öyle yazdığını görünce sinir olmaktan kendimi alabileceğimi sanmıyorum. Bu da benim bir başka gıcıklığım olsun, Herkese benden çay! (Çiçek Abbas)

Bogus: ama HiTNet günlerimizde, sadece yazılı ortamın olduğu zamanlarda böyle değildi tabii ki. Orada herkes AdıSoyadı ile vardı, kişileri adları ile düşündüğümüzde ses/okunuş değil, harfler gelirdi insanın aklına, öyle temsil edilirlerdi. (bu aralar Neil Postman, “Amusing ourselves to death” bitmek üzere, acaip gaza gelmiş durumdayım bu loyloylara (loroloro lol lollo lol lolo lol!…)

Off-topic: Bir önceki mesajda Saruman dedik, Gollum‘u geçmeyelim. “Dobie likes ussss…”

come on pilgrim, you know he loves you – ya da ahir zamanlar

Üç kişilik bir aileyiz. Yurtdışı maceralarımız dolayısıyla birlikteliğimiz iki kere ciddi kesintiye uğradı ve tabii ki başımıza gelebilecek çok daha kötü şeyleri düşünebiliyor olsak da, dayanması çok zordu bu ayrılıklarda. Üçümüz birlikteyken kötü şeyler olmaması tercihimiz ama diyelim ki, bir uçakta koltuklarda yan yana oturuyorken noktalanmak, “dünyanın sonu değil”. Dünyanın sonunun gelmesi dahi “dünyanın sonu değil” kategorisinde, if you know what I mean. Birlikteysek her şeyi atlatabiliriz, atlatmasak bile atlatmış sayılabiliriz.

Dün, yüzümü yıkarken aklıma bu minvalde ilginç bir şeyler gelmişti: yin/yang’tan yola çıkarken türetilmiş geyikler, üzerine bolca diyalektik sosu eklenmiş şekilde… neydi ki acaba? Böyle milyonlarca klonunuz olduğunda, benliğinizi, bireyselliğinizi yitirdiğinizde, ancak o zaman ölümün anlamını yitireceği gibi bir şeydi sanırım. Galiba hatırladım: bir şeyin üstesinden gelmenin tek yolunun, o şeyi problem olmaktan çıkarmak olduğu satorisiydi. Çok zor bir şey uygulamada, kötülüğe kötülükle karşılık vermemek gibi, buram buram enayilik kokan bir şey ama tek yol bu. “Do not feed the troll.” düsturunda özetleniyor. Ama ne kadar zor, imkansız belki de çünkü bir yandan taviz/tolerans meselesi var, diğer yandan kendiniz için katlanabileceğiniz şeylere sevdikleriniz için dayanamayacağınız gerçeği.

-yine- Nereden nereye (sayın seyirciler). Şimdi bildiğiniz/bilmediğiniz üzere, Amerika’da, evanjelistler başta olmak üzere bir “rapture” gündemi var. Adamlar hesaplarını yapmışlar, 21 Mayıs’ı, yani bugünü, inananların (müminlerin) Tanrı tarafından cennete alınacağı gün olarak belirlemişler. Geride kalanlar 21 Ekim’e kadar kendi aralarında top çevirecekler, 21 Ekim’de de kıyamet kopacak. Benzer bir inanış, bildiğim kadarı ile İslam’da da var: önce Deccal (anti-christ) gelecek, insanlar hatta onu Mesih (Hz. İsa) sanacak, fakat sonra gerçek Mesih gelecek, haçlar kırılacak hatta, insanlar “ya biz ne büyük bir hata etmişiz” diye pişman olup ağlarken, kıyamet kopacak.

Dünyanın sonunu olumlu bir eylem olarak görüyorum. Mümkünse hep beraber gidelim. İnsanları (homo sapiens familyası bünyesinde) pek sevmiyorum, hayvanları uzaktan sevsem de, onlar da aşağı yukarı aynı haltlar bizimle. Popüler olan şeylere gıcık olan entelektüel ukala tiplere “hipster” deniyor İngilizce’de. İşte paşazade dinlediği grup meşhur oldu diye artık onları dinlemiyor; ilk kitabıyla birlikte okumaya başladığı yazarı artık herkes tanıyor diye beyzade artık yeni kitaplarından zevk almıyor, hıh! İşte o hipster benim. Marifet değil ama öyle. Bir şeyi herkes beğeniyorsa iki ihtimal vardır: ya o şey genel zevke aittir, yani başka bir deyişle hayli yüzeyseldir, sabun köpüğüdür; veya sembolik/kapalı bir anlatıma/anlama sahiptir, herkes kendince bir şeylere yorar, kişiselleştirir, ya da Joyce’un Ulysses’idir (farkındayım, ihtimaller üç oldu). Bir keresinde Andy ile  Stephen Fry hakkında konuşuyorduk, malum, memleketlisi, benden daha iyi bilir, işte o zaman demişti ki Andy (Stephen Fry için) “psikolojik bir takıntısı var, asla kendi yaptıklarını tatmin edici bulmuyor..” – bunu teşhisi koyan bir doktor edasıyla, bilimsel bir bulguymuşçasına söylemişti. Bende de malesef kendim hakkında olmasa da, hatta şimdi fark ettiğim üzere pek de alakalı olmasa da, benzer (?) bir rahatsızlık var: ait olduğum kategorilere karşı bir yabancılık çekiyorum. Bunun -şimdiki uygulanabilirlikle- en tepedeki klasmanı olan insanlar için, işte “keşke uzaylılar gelse de bize hak ettiğimiz müdahalede bulunsa” diyorum, hatta bunun hikayesini yazmışlığım bile var (EST, “The Day The Aliens Took Over The World”), ama çok mu uzaylı-dostuyum? Yok canım, daha neler, elbette onlarda da var bizdekiler gibi pislikler. Mesela savaş suçları iki taraftaki işte böyle pislikler tarafından işlenir. Önemli olan eylem sonucunda mazlum olanlara üzülüp, eylemleri sonucunda zalim olanlara hiddetlenmek değil, yani, o da önemli ama kritik olan, koşullar elverse bile zalim olmayanlardan bir toplum oluşturmak. Öbür türlü, fil, insan, köpek, kedi, fare döngüsüne mahkumuz, hayır, bilgisayarda etkileşim koşulları tanımlayıp, (atomlar üzerinde) simülasyonlar yapan biriyim, oradan biliyorum, atomlarımız bile bu işe bu kadar batmış durumdayken, bireyleri siz düşünün.

Nerede kalmıştık? Sene 1954, Sicilya… Rapture. Herkesin kendi inancıdır, adam benim bunları yazdığım şu sırada, evinde ailesiyle oturup, ışığın onu almasını bekliyorsa, onun inancıdır, hem “kek” damgasını vurmadan önce, düşününce o kadar da dalga geçilecek bir şey olmadığı da görülebiliyor. Bu bilgisini kendine de saklayabilirdi, zira şimdi yarın sabah şayet yine yatağında uyanmış bulursa kendini, bütün dünya onunla dalga geçiyor olacak (bu arada, bahsettiğim kişi: Harold Camping) – ama eğer haklıysa, dünyada geride kalacak olanların ne dediği de umrunda olmayacak, böyle bir şey. İlla ki akla Arthur C. Clarke’nin “Tanrının 9 Milyar İsmi (The Nine Billion Names of God)” hikayesi geliyor. Orada asıl muhabbetin yanında, beklenen kıyamet gerçekleşmediğinde inananların inançlarının sarsılması bir yana, daha da güçlendiğinden dem vurulur, ki mantıksız olsa da, mantıklıdır aslında. Bir de şu ortaokul öyküsü vardır, hani kuraklık olmuş da, yağmur duası için köyün imamına / delisine gitmişler, o da “eğer gerçekten inanırsanız sağanak  yağmur yağdırırım, benimle öğlen şu tepede buluşun” demiş, ama yanına gittiklerinde “siz inanmıyorsunuz” demiş, “inanıyoruz, bla bla bla” diye cevap vermişler, bunun üzerine o da “inansaydınız yanınızda şemsiye getirirdiniz” demiş, vs. vs. Bengü geçen gün Steinbeck’in “The Winter of Our Discontent”ini bitirdi, orada da alakalı bir muhabbet vamış, ben hatırlamamıştım, işte oradaki karakterin teyzesi(giller) “rapture” (Hande, Türkçesi ney? Elflerin de başına gelen bu mu LOTR’da?) geliyor diye her şeylerini dağıtmış, dağa çıkmış beklemeye başlamışlar ama beklenen olmayınca, ertesi gün koşa koşa dönüp, giden eşyalardan kurtarabildiklerini toplamaya çalışmışlar.

Bugün pazar değil ama iyi pazarlar. Hani yarın olmazsa diye şimdiden diyeyim dedim (wishful thinking, ama hakikaten hak ediyoruz). En son CERN’deki lokal karadeliklerden ümitlenmiştim, şimdi bu var, seneye Aztek 2012 gribi, ümit fakirin ekmeği…

Ahir zamanlar, bu arada sevdiğim bir deyiş, kıyametten önceki son günlere verilen isim.


o sırada bizim kültürde anahtar kelimeler: Mevlana, Şeb-i Aruz, Vuslat

gülümseyin ve peynir deyin. Pazar kahvaltısı yazısı.

Küçüklüğümden beri peynir insanıyımdır. Kahvaltıda reçel ve diğer zevzek şeyler (bal, kuşburnu pekmezi, vs..) ancak peynir keyfimden sonra hala biraz yer kalmışsa gündeme gelirler (reçellerden gül, çilek ve ahududu, tercihen anneler yapımı, öylesi olamıyorsa da “Bon Maman” markası – balı reçelden /sanırım/ birazcık daha fazla sevsem de, kaçınılmaz ele bulaşması (o yapış yapış şeyin) yüzünden pek tercih etmiyorum).

Anne tarafım Erzincan’dan olduğundan, tulum peyniri ve bilmemki nereden (bol tuzlu) örgü peyniri, çeçil ve şimdi hatırlayamadığım bir çeşit peyniri daha severim, el/dil üstünde tutarım (hatırlayamadığım peyniri hatırladım: Kıbrıs hellim peyniri, mangaldan/ızgaradan/hiçbiri olmadı tavadan yeni kaldırılmış, gıcırrrr gıcırrr). (Ekmeğe sürülebilecek kadar yağlı) beyaz peynirsiz bir sofra düşünemem zaten (illa ki)

Severdim, el/dil üstünde tutardım, beyaz peynirsiz bir sofra düşünemezdim.

Hollanda’ya yolculuk göründüğünde, heyecanla bekliyordum bu peynir ülkesini. Meğerse bizim kaşar peynir (alt) klasmanı, orada ana klasman olarak tasavvur ediliyormuş. Ama Türk marketler sağolsun, o kadar yokluk çekmedik. Sevdiğimiz peynirlere yeni olarak Brie’yi ekledik, ki kendisi kaşar ailesinden olmayıp, (Avrupa’da) kaşar olmayan her türlü peynirin çıkış yeri olan Fransa’dan gelmektedir.

Türkiye’de olsam brie imkanı yok ilk 11’e giremezdi ama Hollanda gibi sandviçlerin temel öğün olduğu ülkede, bir süre sonra iyi (ve normal) gitmeye başlıyor. Somon kardeşliği var, sonra domates de yakışıyor. Başta kekliğimden kılıfı olan kağıdımsı katmanı ayırmakla uğraştıysam da, sonrasında bütün bu farklılıkları kucakladım ve yokluğunda aramasam da varlığında sevinerek, adına Pazar kahvaltı sofrası dediğimiz bu lezzet mozaiğinde ona da yer verdim.

İspanya’da durum Hollanda’nın aşağı yukarı aynısı menos Türk peynirlerinin bulunabilirliği. Bizim beyaz peynire yaklaşan bir peynir çeşidini (feta, o da yunan denizdaşlarımız sayesinde) bulmam yaklaşık 4 ayımı aldı ve bulduğum da bir santimetre küplük, salataya atılmak üzere hazırlanmış şirin şeyler oldu, ki burun kıvırmıyorum, bilakis onu bulduğuma da şükrediyorum.

Bu blogu niye yazdığıma gelince (asıl sebep): Hollanda’dayken bir ara Danish Blue’yu denemiştim, küfleri ot niyetine sindirmeye çalışarak (bak otlu peyniri de çok severdim Türkiye’deyken) ama kendinizi de beyninizi de bir yere kadar kandırabiliyorsunuz, olamamıştı. Burada ise birkaç ay önce nereden estiyse artık, rokfora (roquefort) bir atılımda bulundum, (iyi, sağlıklı anlamıyla) hastası oldum, anlamıyorum.

Sen al peynirleri, aliens’taki yumurtalar misali öbek öbek kokmuş loş rutubetli mağaralarda sakla, küflensin onlar, sonra da sat, millet yesin diye. Anlamıyorum, yiyorum yiyorum, yine anlamıyorum. İşin komiği paketlerin üzerinde son kullanım tarihi yazıyor da Bengü’yle dalgasını geçtik, “o tarihten sonra o kadar güzel bir hale geliyor ki, insan başka bir şey yemeyi bırakıyor, whiskas yemiş kedi gibi(n)”.

Roquefort’lar mağarada, şaka değil!

Ayşe için synechdochelar.

Wiki’den baktım da Türkçe karşılığına, pedi “kinaye” diyordu, benim kafamdaki kinaye kavramına pek yediremedim, ikşınari ise “kapsamlayış” olarak veriyordu karşılığını, ki bu kadar kastırıcı bir kelime olduğuna göre, büyük ihtimalle doğrudur ama ben yine de orijinalini kullanmaya karar verdim. Zaten şunun şurasında bu blog vasıtasıyla tanıdığım iki kişi var, iyice soğutmayayım istedim.

Synechdoche’ların beni en büyüleyen özelliği, tanım itibarı ile hem bütünün parçayı temsil etmesine, hem de parçanın bütünü temsil etmesine karşılık gelmesi. Vaktiyle Mandelbrot’un Fraktallar kitabını okurken böylesi bir tabiat olayına denk gelmiştim: nasıl ki fraktallarda parçadan bütünü çıkarabilirsiniz (and vice versa), kitap da sürekli kendine referans verip duruyordu.

Yanan ev metaforu ne kadar ne kadar güzeldi gerçekten de. Önce kör göze parmak gibi geliyordu ama sonra olayın kaçınılmazlığı, “odadaki fil”, genelde biri öldükten sonra farkına vardığımız ama aslında her zaman bariz olarak orada duran şeylerin ağırlığı, eziciliği göz önüne alındığında, o kör göze parmak metafor daha da hüzünlü bir hal almasına yol açıyordu bütün hikayenin.

Ben yine yaptım yapacağımı ve onca katmanları bir kalemde es geçip, şu mevzuya kafamı çarpmıştım, çarptım: bir insanın, sadece onun taklidini yaparak kendisinin etkilemeyi başaramadığı birini etkilemeyi başarmak bir (o) insanın başına gelebilecek en kötü şey, vurabileceği en derin dip ve tadabileceği en yok edici yeniliş değildir de nedir? (tersaneleri dağılmış, kaleleri zapt edilmiş).

Bu noktada, sponsorumuzdan bir reklam alıyorum araya:
Ama öyle ama böyle, işte bir şekilde, kahverengi renkte ve baloncuk çıkaran, şerbetçiotlu ve şekerli bir içecek icat ediyorsunuz, adını da rahmetli dedenizden ilhamla Coca Cola (Koka Kola) koyuyorsunuz. Sonra çocukluktan hasmınız Pepe, kötü bir taklitle çıkageliyor ve buna Pepsi Cola (Pepsi Kola) adını veriyor, üstelik de bir dizi reklamla sizin ürününüzle dalga geçiyor (Amerika’da dalga geçme maksadıyla her türlü telif ve royalty’den (her neyse) muaf olabiliyorsunuz — Weird Al Jankovic, Richard Cheese ve Robot Chicken gibi faydalı sonuçları olsa da ne yazık ki işte böyle kımıl zararlılarının eline de fırsat verebiliyor).

Ben üniversitedeydim o zaman. Kendimi bildim bileli çok (rakamla: ÇOK!) kola içerim. Tercihim iptal edilene kadar Diet-Cola idi, artık yalnızken Coca Cola Light, civarda Ece varsa da normal kola oluyor (çünkü benim zararlandığım her zararlı şeyden göz payını zorla alıyor). Pepsi’yi hiç sevemedim, hem tavır, hem de tat olarak pek uyuşamadık kendisi ile (evet, o da benim tadımı beğenmez öteden beri). Gelin görün ki, işte ben üniversitedeydim, gençtim, ve bir gün televizyonda Generation Next’in işte o ilk parti “Generation Next” reklamıyla karşılaştım. İzlediğim en etkili şeylerden biri olmuştu ve ciddi ciddi, sırf bu reklam yüzünden, hem de reklamın aslında Pepsi ile hiçbir alakası olmadığını bildiğim halde, Pepsi içmeye başlamayı ciddi ciddi aklımdan geçiriyordum ki, Pepsi Spice Girls ile bol sıfırlı bir anlaşma yaptı, şarkıyı onlara devretti, içinde Spice Girls olan bir reklamdan bekleyeceğiniz her şeyi barındıran bir dizi reklam filmi çekti ve öbür (asıl) reklam unutuldu gitti. Düzenli olarak bu reklamı yıllar boyu Youtube’de aradım (zaten oradan biliyorum Pepsi’nin öbür agresif reklamlarını), nihayet yakın zamanda buldum — bu kadar yazınca ilgili 16 saniye karşısında “bu muymuş yani” diyeceksiniz büyük ihtimalle ama olsun, bana ne (gam+keder)! http://www.youtube.com/watch?v=eJ8PJR434Z0 . Budur. (aslında tam halinde spoken word ile başlar, bir de şu Beck’in Loser’ının başında çalan aletten (banjo? anormal synthli bir gitar?) çalar boing bong diye, ama bunu bulduğuma da şükür – bunu dediğim anda şunu da buldum : http://www.youtube.com/watch?v=QfVF36TzL28&NR=1 – ses biraz patlak olsa da 7saniye longer ya da fps’den öyle geliyor).

Reklamı bitirip gene filme/hayata dönelim ve evet, bence kesinlikle bilinçli bir şekilde yapılmış bir göndermeydi o Chloe göndermesi. Yani kişisel değildir (aka “paranoyak olmanız izlenmediğiniz manasına gelmez”). Bu filmi izledikten sonra Philip Seymour Hoffman’ın belki de gerçek hayatında neşe dolu bir insan olabileceğini düşündüm iyimser olmak için ama değil tabii ki. Kötü, kötülük için iyilik yapma lüksüne sahip olsa da, iyilik için kötülük yapılamaz. Yani bir insan hem komedi hem de dram filmlerinin de hakkını verebiliyorsa, bu o kişinin mutlu olduğunun değil, mutsuz olduğunun kanıtıdır (yani komedide rol yapmıştır). ve blah blah…

Kaufman çok tehlikeli bir adam benim için. Hakikaten. Beni anında Being John Malkovich’le vurmuştu diğer filmleri birkaç nokta dışında laylay gelmişti (Eternal Sunshine of the Spotless Mind haricinde — onu izlerken hor görmüştüm ama sonrasında beynimde filizlenip, ardı ardına takdir edilmek suretiyle intikamını aldı – Adaptation’da da kardeş olayına vurulmuştum mesela). Ama Synechdoche, New York tam manasıyla öldürücü. Yönetmenlik lisansını iptal edip, kendisini kimseyle iletişime geçemeyeceği bir ortama hapsetmek taraftarıyım, zira etkileşime girip bozulmasın, onun yerine ömrü boyunca saf halde bir şeyler üretmeye devam etsin, o öldükten sonra da bunlar halka arz edilsin(ler). Bir Kafka, bir Oğuz Atay kolay yetişmiyor, şöhretin/tatminin/mutluluğun bu tip kişilere ulaşıp bozmasına müsade edilmemeli, devlet erkanımızı göreve çağırıyorum (nerede bu devlet when you most need it?).

Sanırım nokta. Aklıma başka şeyler gelende, yorum olarak yazarım aşağılara elbet. Hakikaten güzel filmdi, Bengü yokken izlemiştim, şimdi onun aklını çelip bir de onunla izlersem, yine yazacak bol bol şey bulurum elbet. Bir de bir de sanırım bunu daha evvelden yazdım ama sanırım buraya değil de arkadaşa giden bir mektuba: Samantha Morton ile Emily Watson’ı düşünebilmenin yalnızca bana has bir özellik olduğunu sanırdım, yanılmışım (yanılmışım as in : “My noon, my midnight, my talk, my song; I thought that love would last forever: I was wrong.”).