vice, not versa.

(ya da: shaken, not stirred)

“A Beautiful Mind” filminin bonus malzemelerinden birinde, filmde kullanılan özel efektlerden bahsediliyor. İlgili videonun, 5. dakikasından itibaren de, “güvercin ve kız” sahnesine yer veriliyor. Filmde, özel efektlerin kullanımı kendi başına epey ilginç – vaktiyle okuduğum Star Wars kitaplarından birinde (Heir to the Empire – Timothy Zahn) “General” Han Solo, tehlikeli bir adamla buluşmaya bir bara gider, adamla konuşurlar ederler, kalkarken adam Han Solo’ya der ki “sivil korumaların çok bariz idi, daha dikkatli olmalısın..”, Han da, “haklısın kardeş, ne yapalım, idare etmeye çalışıyoruz…” mealinde bir şey söyler, o “gizli” korumalara işaret eder, onlar da oturdukları masadan kalkarlar, hep birlikte mekanı terk ederler. Onlardan çok sonra, “asıl” gizli korumalar da masalarından kalkıp giderler. Filmdeki özel efektler de bu minvaldeydi, iki üç tane kör gözüme parmak efekti görünce insan burun kıvırıyor ama işte, bu girişte -konudan sapmamayı becerebilirsem- paylaşacağım örnekte olduğu gibi, esas oğlanların farkına bile varmıyoruz (eskiden, ben ilkokuldayken, “Balance of Power” diye bir oyun vardı, onun yazarı demişti: “Oyunun gerçek dünyadan eksikliklerini fark etmeye başladığınızda, oyun amacına ulaşmış olacaktır” deyu. Bir de klişe “Tanrının mükemmeliyetinin en büyük kanıtı ateistlerin varlığıdır.” hedesi).

İşte geçen gün tramvayda giderken (Prag tramvaylar şehri), aklıma geldi o sahne. Hani bu nacizane yazarınız (yours truly) kafayı pek bir takmış durumda ya şu “sanal ne, gerçek ne?” muhabbetine, ondan kelli, hoş bir farkına varış oldu, anlatayım, şöyle ki: (artık gerçek bir adamın hayatından aktarılan film ne derece spoil edilir, bilemem ama) şimdi John Nash şizofreniden muzdarip ya, buna bağlı olarak gerçekte olmayan kişilerle haşır neşir oluyor, işte bu kişilerden biri de Marcee adında, bir arkadaşının yeğeni olan küçük bir kız (ki aslında yok öyle biri). Filmi seyrederkden insan (ben) farkına varamıyor, Marcee’nin ilk göründüğü sahnede, Marcee bir parkta, güvercinlerin arasında neşe içinde koşuyor ama güvercinler ürküp koşmuyor (çünkü aslında yok öyle bir kız). Gayet ince, gayet de güzel bir detay (ama gelin görün ki, benim takdirim için visual effects for dummies takdimine ihtiyaç duyuluyor). Peki, görsel efekt, güzel, hoş ama işte bu noktada -benim için en azından- bir güzellik daha vuku buluyor: Filmde kız sanal, güvercinler gerçek. Halbuki gerçek dünyada (i.e. filmin çekildiği ortamda) kız gerçek, güvercinler sanal. Film, gerçekliği tersine çeviren bir aynaya dönüşüyor.

Yazmak istediğim diğer şeyin bunlarla hiç alakası yok ama kısa bir şey olduğundan onu da bu girişe dahil edeyim: Vaktiyle (2005’te) NTV’de Can Kozanoğlu ile Kanat Atkaya’nın hazırlayıp sunduğu, “Arka Sayfa” adında leziz bir program vardı. Hele de bir önceki cümlenin bağlantısında bahsettiğim Perihan Mağden’li olan bölüm nasıl keyif doluydu! Enternete baktım, birileri belki bir ihtimal bir yerlere koymuştur kaydını diye, yok, birileri koymamış ne yazık ki (belki -çok düşük ihtimal- bizde duruyordur kopyası, eve dönünce bakayım ama çok çok düşük ihtimal). Neyse, arada aklıma gelir “X ne yapıyordur acaba şimdi?” diye düşünürüm; bugünkü o X, Can Kozanoğlu idi işte. Ne yapıyordur acaba şimdi? Hayır, internete sormayacağım, böyle birinin ne yaptığını merak etmek vesilesiyle onu yad ediyor olmak da başlı başına güzel bir duygu/olgu.

İyi geceler, Emre Sururi ve 40 Haramiler.

olmayan ülke’den son havadisler..

Epeyce uzun bir zamandır, Ece, uykudan önce masalı olarak Olmayan Ülke’den bir şeyler istiyor. Hollanda’dayken “Köstebek Avcısı Engin” vardı: Engin, adının aksine, köstebeklerin bir numaralı dostuydu, onlarla beraber kötü pek de iyi kalpli olmayan bir çocuk olan Önder’le (yoksa Nuri miydi — adı ya Önder Somer ya da Nuri Alço’dan aldığımı hayal meyal hatırlıyorum) uğraşırlardı bazen ama genelde serbestçe takılırlardı. Köstebekler sandviçi çok severlerdi: Engin’in onları çağırması için bahçelerine (şu tesadüfe bakın ki, Enginlerin de tıpkı bizim o zamanlarki bahçemiz gibi bir bahçeleri vardı!) bir parça sandviç koyması (bu da Hobbes’tan arak!) yeterliydi. Genelde bir yerlere geç kaldığında köstebekleri yardıma çağırırdı çünkü köstebekler hemen gideceği yere doğrudan bir tünel kazarlardı. K.A. Engin serisine Ece’nin köstebek korkusunu yenmek için başladığımı hatırlıyorum ama şimdi bu şekilde buraya yazınca “bir çocuk ne vesileyle köstebeklerden haberdar olur da korkar ki?” diye düşünmeden edemedim (Cevabı da buldum akabinde: “Köstebeklerin gece gece açtığı çukurları gördükçe..”).

Sonra Timi (kaplan), Pimi (kaplan), Po-çi (çekirge), Zampi (zürafa), xxx (zebra), Femko (fare) ve sümük ile sümük (tespih böceği ile tespih böceği) geldiler (zebranın adını hatırlayamadım, yarın Ece’ye soracağım, o hatırlarsa düzeltirim). İspanya’dan yola çıkıp, binbir badire ile önce Kuzey Kutbu’na, sonra Avusturalya üzerinden Güney Kutbu’na, oradan da Amerika kıtasına gittiler. Bu vesileyle Ece de yolculuklarını aklından hatırlayıp, bir dönem epey bir memleketi komşuluk ilişkileri nezdinde, sıralı olarak söyledi (bugün yaptığım yoklama itibarı ile Fransa, Yeni Zellanda, Madagaskar’ın yerini bir saniyenin altında olmak üzere dünya küresi üzerinde tespit edebiliyor).

Ondan sonrasında Peter Pan’a başladık, bir daha da başka bir şey istemedi. İleride lazım olur diye, buraya Olmayan Ülke’de yaşanan birtakım olayların çetelesini tutmak istedim.

Kaptan Kanca ile Smee, Peter Pan tarafından nihai olarak yenildikten sonra, Peter onlara iki seçenek sundu: ya iyi olup Olmayan Ülke’de kalabilecekler, ya da aya sürgüne gönderileceklerdi. Tayfası iyi olmayı seçip, “sihirli prenseslerle” (istedikleri zaman timsah, istedikleri zaman insan olabilen prenses toplumu) evlendiler ve çifçi korsan oldular. Kanca ile Smee ise ayda yaşamaya başladılar. Ayın yüzeyi (ve büyük ihtimalle kendisi de) çikolatadan yapılmış durumda, kraterlerinin bazılarında beyaz çikolata, bazılarında ise peynir var (Italo Calvino, Kozmokomik Öyküler tabii ki). Kaptan Kanca pek çok kereler kaçmaya çalışsa da, Peter her seferinde onu geri yolladı ve ama bir gün Smee de iyi olup dünyaya (Olmayan Ülke’ye) dönünce, yalnızlığının da etkisiyle, o da iyi oldu ve Olmayan Ülke’ye dönüp orada bir kafe/bar/restaurant açtı. Kısa bir süre sonra da kaderin bir cilvesi ile Oyuncak Hikayesi’ndeki kancaya tapan uzaylılara benzer bir uzaylı olan Nanu’yu uzay korsanlarından kurtarıp onu evlat edindi (Nanu ona “Anne” demekte ısrar ediyor). Nanu’nun bir de görünmeyen uzay gemisi var, arada ona atlayıp başka gezegenleri ziyaret ediyorlar.

Artık evlenmiş ve anne olmuş Wendy pek sık olmasa da Olmayan Ülke’ye hala uğruyor, fakat kızı Jane düzenli olarak bizimkileri (Peter Pan, Tinkerbell, kayıp çocuklar ve kızılderililer ve çiftçi korsanlar ve sihirli prensesler ve deniz kızları) ziyarete geliyor. Nadiren de John ve Michael Dayıları da ziyarette bulunuyorlar.

Wendy, uzun süreli kalışlarından birinde çocuklara okuma yazma öğretti fakat Peter dersleri astı ve herkes öğrenirken o geri kaldı. Böyle olunca da, sonrasında gururuna yediremediğinden gitmedi fakat durumu anlayan Wendy tarafından Londra’da normal bir çocuk gibi okul üniforması giydirilerek bir okula devam etti ve oradaki öğretmeni olan Linda’yla da fena halde kapışsa da, Linda ona okuma yazmayı öğretti (diye hatırlıyorum). Bir vesile ile Linda’yı Olmayan Ülke’ye getirdi ve onu gören Kaptan Kanca ona aşık olup evlenme teklif etti ve muratlarına erdiler.

Bütün bunlar olurken, Olmayan Ülke’ye klasik “sağdan ikinci yıldız” yaklaşımından başka geliş yöntemleri de keşfedildi: Konuşan Aslan‘dakinin (Narnia) benzeri bir dolap, Yılbaşı Gecesi Kabusu’ndakinin benzeri başka dünyalara açılan kapıları barındıran ağaçların olduğu bir orman (bu vesileyle Noel Baba ve Jack Skellington da Peter’in çeşitli maceralarda arkadaşı oldular).

Adaya musallat olan bir de “Şakacı Cin” var – Alaaddin’in cinine benzese de bu pembe ve istenen dilekleri gerçekleştirmek yerine onları eşek şakalarına dönüştürmekten muzdarip. Bu tür bir eşek şakasının sonucunda adanın az açığında dev bir gerçek çilek hasıl oldu — köpekbalıklarının hatur hutur yedikleri ve tam yok olduğu sırada *POF!* diye yerine bir yenisinin ortaya çıktığı sihirli bir ada — Kaptan Kanca tarafından reçel için de bol miktarda faydalanılıyor / bu vesileyle, Smee’nin de ufaktan ahçılık yeteneklerini geliştirdiğini ve bütün ada ahalisi tarafından pek sevilen meşhur “Patlayan Pasta”sından da söz etmek yerinde olur: kazara peri tozunu yiyen Peter’ın da acı verici bir şekilde öğrendiği üzere, peri tozu yemenin bir yan etkisi var: popodan alevli pırtlar çıkması. Peri tozu unla karıştırıldığında, bir süre sonra patlıyor. Smee’ye yaptıkları bir şaka sonucunda, Smee’nin hazırladığı pasta patlamış ve sihirli bir şekilde (peri tozundan bahsediyoruz, illa ki sihirli bir şeyler olacak) o sırada ağzı açık olan herkesin ağzına giren bir pasta. Bu, o kadar sevildi ki, Smee düzenli olarak patlayan pasta yapmakta.

Jack ile Sally evlendiler, iki çocukları oldu: Fiona ile Harry, onlar da zaman zaman Peter Amca’larının yanına kalmaya geliyorlar. Peter da, Halloween Kasabası’nda tanıştığı, istediği veya korktuğu zaman refleksif olarak görünmez olan Shelly’yle evlendi (Shelly’nin görünmezliği, aslında inmaterial bir şey – nesneleri etkileyemiyor, varlığını istese de fark ettiremiyor – eğer korktuğu için istemdışı olarak görünmez olduysa, sakinleşene kadar bu dünya ile etkileşemiyor). Hobbes adında bir kaplanları olduysa da, Hobbes şekil değiştirebilen bir timsah olan xxx (adını hatırlayamadım) ile arkadaşlığı ilerletip vahşi hayata döndü.

Kaplan Nilüfer ve kızıl derili tayfası bildiğiniz gibi, orada pek bir değişiklik olmadı.

Hemen hemen bütün Disney prenseslerinin (ve arkadaşlarının) yolu birden fazla kereler olmak üzere Olmayan Ülke’ye düştü.

Olmayan Ülke’nin en yakın zamanlı ziyaretçileri ezelden favorimiz Barbapapalar oldu, hem de bir sürprizle: 10. Barbapapa, nam-ı diğer Barbablanca tam da Olmayan Ülke’de doğdu (Barbablanca, (Ece’nin haklı isteği ile, oranı eşitlemek üzere) kız ve özel yeteneği büyü, rengi de beyaz).
Kaptan Kanca ile Peter arada sırada eski günlerini özlüyorlar, öyle zamanlarda geçmişi tekrar canlandırıyorlar ama bazen Kaptan Kanca Peter Pan’ı, tayfası da kayıp çocukları canlandırıyorlar (Tinkerbell’den tedarik ettikleri peri tozları ile), Peter Pan ve kayıp çocuklar da Kaptan Kanca ile korsanlarını oynuyorlar.

Böyle bir sürü yazdım gibi oldu ya, aslında bu buzdağının (sihirli çilek adasının) görünen kısmı (mesela şimdi aklıma denizkızlarının kenti ve Tinkerbell’in periler ülkesine peri tozunu yenilemek ve arkadaşları ile görüşmek üzere yaptığı ziyaretler geldi, bunu yazınca da Kaptan Kanca’nın kanca elinin peri Tekna tarafından istediği zaman kancaya, istediği zaman da bildiğimiz ele dönüşebilen bir takma el ile değiştirildiğini hatırladım).

Her akşam, Ece’yle işte böyle bir şeyler inşa ediyoruz. Her akşam, o günün masalı bittikten sonra Ece, ertesi akşam ne olacağını soruyor, bir şeyler söylüyorum, gerekli görürse düzeltiyor, eğer heyecanlı bir şey olacaksa (mesela Barbablanca’nın Kaptan Kanca’nın lokantasında naneli dondurma yaparken büyüsünün şaşması sonucunda ortaya çıkan dondurma canavarının nasıl üstesinden geldikleri) şimdiden sonunu da öğrenmek istiyor (ben de söylüyorum tabii ki – yalaya yalaya yiyip bitiriyorlar). Çoklukla ertesi gün tekrar başlarken, bir gün önceden kararlaştırdığımız konuyu hatırlamıyoruz, Ece bazen hatırlıyor ama ben neredeyse hiç, yeni bir Olmayan Ülke macerasına yelken açıyoruz.

Teknik Not: Orijinal Peter Pan’ı okudunuz mu bilemem ama yakın zamanda okumuş biri olarak, oldukça vahşi ve kanlı olduğu konusunda uyarırım. Tamam, bir Lord of the Flies değil ama yine de, gerçek bir çocuk romanı: büyüklerin çocuklara anlattığı türden değil de, çocukların çocuklara anlattığı türden.

Alakasız not: “Peter” adını sanırım yazı boyunca “Pitır” olarak telaffuz ettiysem de, “Peter” diyorum konuşurken, niye böyle cikslik yaptım bilmiyorum, aslında öyle biri değilimdir (“Pan”a da “Pen” değil, bilakis “Pan” derim).

İyi geceler.

mesut bahtiyar simulasyon ya da işte öyle bir şey…

(Hani bir yıldız kayar da insan / Hani bir telaş duyar ya birden / İşte öyle bir şey)

-hala otoparkta beklemekte olan Marvin’e-

Birkaç şey, 1: (geek special). Evdeki bilgisayarınızdan açın terminali, okuldaki bilgisayarınıza SSH çekin, o terminalden de evdeki bilgisayarınıza girin, bir şeyler yapın, dosyaları kurcalayın, ‘touch’ this, touch that. Eve geri döndüğünüzde bir şeylerin kurcalanmış olduğunu görün, kendinizi sobeleyin. (Philip K. Dick – A Scanner Darkly)

2. Sims’i açın, oradaki karakter bilgisayarda oyun oynasın, oyunun detaylarını çok da net göremeyin, neye benziyor bilemeyin ama aslında o oyun da Sims olsun, o oyundaki küçük adam da oyun içinde oyun açsın, ama oynadığı oyun siz olun. (Neil Gaiman – A Game of You (başlıktan sadece), Zaphod de hhgttg)

3. Elinizi arkası yere değecek şekilde yere koyun. Üzerine sadece parmaklar dışarıda kalana değin toprak dökün, öyle ki sanki parmaklar aynı yere bağlı değillermiş gibi bir etki olsun, parmaklar birbirlerinden bağımsızlarmış gibi düşünsünler mesela, ayrı benliklere sahip olduklarını da, bir gezegende birey olduklarını da. (Half Life’da sizi bile bırakıp birbirleriyle dalaşmaya başlayan timsahımsı ve ötekimsi yaratıklar).

4. Elinizde hakiki olduğuna emin olduğunuz bir tablo olsun. (Çok sevdiğiniz) bir arkadaşınız o tabloyu çok seviyor; normalde derhal, sevgiyle hediye ederdiniz ama öte yandan tablonun sizin için manevi değeri var. Nihayet bir gün aklınıza bir çözüm geliyor – çok yetenekli bir ressama tablonun röprodüksiyonunu yaptırıyorsunuz, niyetiniz sizdeki aslı bir yere saklayıp, arkadaşınızı “birazcık” kandırarak olsa da, mutlu etmek. Aslı ile kopyasını almaya gittiğinizde, ressam sağ elinize aslını, sol elinize de resmin röprodüksiyonunu (TDK’dan baktım bu arada yazımına) veriyor. Tam arabanıza koyacakken resimleri ayağınız takılıyor, resimler düşüyor, karışıyor, hangisinin asıl olduğunu anlayamıyorsunuz. Sonra aklınıza bir ihtimal daha geliyor (ressamın yiyebileceği bir herze). Elinizde hakiki olduğuna emin olduğunuz bir yaşam olsun. Sonra bir gün bir simulasyon bunun eşdeğerini sunuyor. (Zhuangzi, Milattan Önce 3. yüzyıl).

Geçmişte şu andaki teknoloji, onun getirdiği rahatlıklar olmadan paşa paşa yaşadık çünkü böylesi bir şeyin varlığından haberdar değildik. Bir şeyin olabileceğini, olduğunu bilmek, onun olmadığı durumun kayıtsızlığını imkansız kılıyor. Şu anda bir gerçeğimiz varsa, bunu sanalın gerçekle -henüz- boy ölçüşecek duruma gelmemiş olmasına borçluyuz.

5. Bir simülatör insanlara istedikleri her şeyi veriyormuş ve bunu da yoğun-zaman denilen bir hızda yapıyormuş, öyle ki, simülatörde 1 hafta “yaşandığında”, gerçek hayatta sadece bir gün geçmiş oluyormuş. Simülatöre (“gerçek” zamanda) 2 yıl bağlı kalmak için, (“gerçek” zamanla) 1 yıl boyunca simülatör için ağır işlerde çalışmak gerekiyormuş. Ama 14 yıllık cennet vizesi için 1 yıl çalışmanın sonuçta lafı mı olur! Bir süre sonra insanlar simülatördeki dünyanın gerçek olduğunu, ağır çalıştıkları öbür dünyanın ise asıl simülasyon olduğunu çakmışlar (çünkü zorlukla geçirdikleri alem sayesinde cennet gibi gerçeğin değerini kavrayabiliyorlarmış). Bazıları ise hala tersini savunmaya devam ediyormuş. (EST, Jack and the Bean Stalk 3000)

İhtiyacımız olan: kişi başına (bu galaksi ölçeğinde bir sistemi simüle edebilecek seviyede) bir bilgisayar; yeterince yüksek bir sanal zaman / gerçek zaman oranı. İşte o zaman hiçbir şeyden emin olamadığımız o (mutlak?) nihai anarşinin hükmüne gireceğizdir.

Geçen Bölümün Özeti: Olay, A gerçeğinin içindeki B simülasyonunun içindeki C simülasyonu değil; olay, B simülasyonunun içindeki C simülasyonunun içindeki A simülasyonun içindeki B simülasyonu. Olay barizin kabulünden ibaret, kendine yeter, kendi içine sınırlı, hayli ekonomik ve pratik bir çözüm. Çok mu bilim kurgu, zorlama? Mandelbrot’la Koch’un selamı var, lolo lala bla.

Son nokta: “Simülasyon olduğunu anladığında rahat bir nefes aldı..”

deja vu, oyunlar simülatörler..(ve intikam! intikamımız ne o

sene 1993 idi, Cengolar yeni bir oyun düşünüyorlardı, benim de aklıma Another World‘den esinli bir konu gelmiş idi: bir anda gözlerini bir depoda, bir hasta yatağında açan bir adam, meğerse bütün hayatı bir simülasyondan ibaretmiş, kaçar, kovalanır, vs. vs. Şimdi kitaplarda olsun, filmlerde olsun, özellikle de oyunlarda, karakterinizin daha dakika bir gol bir yeni bir dünyaya gelmesi çok önemli çünkü bu sayede karakterle bütünleşmeniz çok daha kolay olur – o da bilmiyor, siz de, daha kolay derisinin altına girersiniz (çok afedersiniz, kesiyorum ama şimdi arka planda Tom Petty ve Dadaşlar’ın baby even the losers get lucky sometime’ı başladı, ahh ahh… ben bir iki dakika efkar molası vereyim, siz lütfen okumaya devam edin, ben size yetişirim…) ne diyorduk, ah evet, işte kaçar kovalanır bildiğiniz matrix yani. Ortaokulda da benzer muhabbeti arkadaşım Yavuz’a yapmıştım: ona aslında bir uzay gemisi pilotu olduğunu (Wing Commander hastasıydı Yavuz), işte düşmanca (yani bizler) esir alındığını, köfteyi çakmasın diye de simülasyona bağlandığını anlatmıştım (Wing Commander’da başarılı olması tesadüf değildi yani, bizzat kendisi Wing Commander’dı — bir de bu arada, Wing Commander’da simülatör opsiyonu vardı, oyun içinde oyun, hakikaten çok iyi bir oyundur).

Sonra bildiğiniz üzere önce 1999 yılı, ardından da the Matrix the movie geldi. ‘Aaa,’ dedim, ‘ben bunun aynısını düşünmüş idim.’ dedim de dedim sevgili Dee’ye. Ben Dee’yi çok severim, süper bir insandır (buraya açıklamalar, tasvirler yazmıştım, sildim, tanıyorsanız ne mutlu size, tanımıyorsanız da daha ben ne diyeyim size). İşte Dee de bana demişti ki “eee, so what, herkes hayatında illa ki düşündü bu olguyu” (bu kelimelerle olmasa da) ben de işte oracıkta satoriye erdim, “haggatenyaw” dedim (bu kelimelerle olmasa da).

Gelelim sebep-i entry’mize: arkadaşlar, ben öyle bir süredir vik vik ötüyorum ya, sanal dünya, her şey bomboş, hancı sarhoş, arkitekt sarhoş… siz bana bakmayın, meğerse o kadar da özgün değilmişim, yani özgün değildim o kadar, biliyordum ama hakikaten bildiğim kadar bile özgün değilmişim. Dün Inception’ı seyrettik, haydi o bir şey değil, geçen hafta mıydı, evvelsi hafta mıydı, neydi, Iain M. Banks hazretlerinin “Feersum Endjinn”ini bitirdim (Barış dediydi zaten taa ben bu muhabbete başlarkene, arkadaş sözü dinlemek lazım, olmuyor öyle taka taka yazmak). Yahu adam 1994 yılında basmış yahu, daha ben ne diyeyim. Tamam, tamam sustum (acımasız öcünü aldı bu bağr ben gideyim bu gece burrası banağ biras dağr).
Bu girişin sevdiceklerinin tam listesi:
Dee
Barış
Emir


“ben dediydim” – Iain M. Banks

teknolojik ilerlemeye son lütfen.

[Yasal uyarı : Derlenmemiş, düzenlenmemiş, karman çorman bir bilinç akış salatasıdır, çiğdir, ileride “ben taa o zamanlardan demiştim” diyebilmek için gönderildiğinden şüphe edilmektedir]

Kendime ait bir müzik zevkim olabileceğini fark ettiğimde ilk okuldaydım. O zamanlardaki çift kaset çalarımı gerek arkadaşlarımdan aldığım kasetleri kopyalamak, gerek hoparlörleri LINE IN girişine bağlayıp akabinde televizyondaki müzik programına doğrultmak ve radyoda şarkı yakalamak (hak verirsiniz ki, o zamanlar (sene ’85-’86) televizyon, radyodan daha istikrarlıydı) için sıklıkla kullanıyor olsam da (o zamanlardaki çift kaset çalarımı), bu küçük kazanımlar yine de, her yapılan ödemeyi (dışarıda yemek, harçlık, okul taksitleri, kıyafet) kafamda kaset adedi ile kavramama engel olmuyordu. 1995 miydi, 96 mı, İdris’e mp3’ün ne demek olduğunu sormuştum. Patronun SCSI 2x cd yazıcısı vardı 1999 yılında, gecede 3/4 cd yazardım, Ankara’dan mp3 dolu bir sürü CD ile dönmüştüm, bahtiyardım.

Yine ben çocukken, Alfa yayınları vardı (Alfa’ydı, değil mi?), Örümcek Adam ve Conan basardı, ben onları okurdum, babam Karaca(?) yayınlarının bastığı Zagor, Mister No, Atlantis, Ken Parker (Alaska) maceralarını. Örümcek Adam’da özellikle, bir sürü orijinal sayıyı birleştirirler, devasa kitapçıklar halinde basarlardı. Siyah-beyaz olurdu, biri aydıngeri dayayıp çiniyle üstünden geçmiş gibiydi (yazıya başladığımdan beri ilgili şahsiyetin adını hatırlamaya çalışıyorum, beceremedim, Yüzbaşı Volkan anahtar kelimesiyle internet alemine dalacağım, görüşmek üzere .. döndüm ben, Ali Recan). Hem doyurucu olurlardı, hem de fiyatı makul olurdu (efordıbıl). ODTÜ’deki ilk kışım (2001), dışarısı bembeyaz, ben asistan asistan (vasistan?) lab 218’imde oturuyorum, çayımı Arçelik Tiryaki’de demlemişim, hiç kapanmayan p218b bilgisayarım DC++’dan .cbr, .cbz ne varsa indiriyor bünyeye, çizgi romanlar, okuyucular ve ben, mesudum. (İleride ağabeyim bana laptop alacak, o laptop’u kitap gibi dikine tutup, servis gidiş gelişlerimde Sandman, Watchmen, V for Vendatta, Preacher, Hellraiser ve Frank Miller’ın Batman’leri ile Sin City’leri özümseyeceğim.)

Ve filmler. ve filmler. Ulaş sayesinde Barış ve Levent’le gece mesaisi yapıp, bir gecede 150 filmi çektiğimizi bilirim (“film çekmek” dedim ya! 8)..

Kitaplar kolaydı, kütüphaneler hep vardı ne de olsa, ama kütüphanenin olmadığı, kütüphanede olmadığı vakitlerde de Nina’cığıma (Nokia 770’im) yüklediğim e-kitaplar (tercümesi OCRlenmiş, tercihen HTML kitap dökümleri) yetişti imdadıma.

Google “dilimin ucundaki şeyler”de, Wikipedia “acep ne ki ve nereden nereye nasıl?” soru(n)larımda beni kurtarıyor, bloglardan biliyorum ne yaptığınızı, ne ettiğinizi (yalan, bir tek ben blog yazıyorum sonuçta ki ne ki ne).

Öyle bir çağda yaşıyorum ki, daha fazlasını istemiyorum. Lütfen duralım, araştırmayalım daha fazla.

(vites değiştirildiği sezinletilir)

Şimdi, vaktiyle bir adam çıkıp demiş ki: “Şimdi siz böyle bütün sisteminizi tüketim çılgınlığına dayandırıyorsunuz ya, güzelim, bir gün gelecek herkesin her şeyi olacak, alacak bir şeyi kalmayacak, o zaman da sistem size dayanacak, benden söylemesi.” (Sonra bu adam gidiyor, hizmetçisini mi ne hamile bırakıyor, karısı da nemrut mu nemrut, cadı mı cadı, bizim sakallının ödü patlıyor ondan, bunun en yakın arkadaşı (fabrikatör) diyor ki, dur ben üstlenirim, zaten ne yapalım, adımız çıkmış 70’e inmez 60’a (o tabii bu deyişin doğrusunu söylüyor, ben şimdi tam hatırlayamadım)). Fizikte bir olay vardır, biri ne zaman çıkıp bir şeyin olmayacağını ispatlayan bir makale yayınlasa, ertesi sene onun yapıldığı haberi gelir. Şimdi örnek isteyeceksiniz, ben de veremeyeceğim ama onun yerine blockout maceramızı anlatayım: Sene 1995, deli gibi BlockOut oynuyoruz, skorlarımız 50000 – 60000 arası gidip geliyor. Sonra bir gün Taksim’deki evde bir bakıyoruz skor tablosuna, Emir 100000 küsür yapmış (skor kısmına da bir soru yazmış). İki gün sonra bu soruyu rekoru kıran Bera cevaplıyor, ardından zaten en son 1750000 miydi, o civarda bir hayvani skora kadar ulaşılıyor ilerleyen yıllarda. Sonrasında öğreniyoruz ki, Emir o ilk seferde skor dosyasını hex editörle açmış, atmış, tutmuş, bunun gibi bir şey. Aslında bunun tam aksi yönünde bir şeydi örnek vermek istediğim, neyse, fazladan bir anekdotumuzu okumuş oldunuz, yine bekleriz (perde aceleyle iner). Ne diyorduk, işte bu sakallı bu kehanette bulunduktan sonra oturup beklemeye koyuluyor ama bir türlü o gün gelmiyor. Neden? Because. (¿Por que? Por que.) İnsanlar bir eşya aldıktan sonra o eşyanın daha ileri modeli çıkınca, onu da alıyorlar, sonra onun da ileri modeli çıkıyor (Apple kafalar iyi bilirler bu olayı).

Ben de tam bu noktada çıkıp diyorum ki, sakallıya dönelim, teknolojik gelişme son bulsun, elimizdeki bize yeter, daha nemize gerek. İnsan aynı insan, mutluluk aynı mutluluk. Hep denir ya (deniyordur herhalde) kelime-işlem programları çıktı da daktiloyla 1 günde yapılan işleri 10 dakikada yapmak mümkün oldu, yok veri tabanları sayesinde eskiden saatler süren bilgiye ulaşma aşaması şimdi 2 saniyede tamamlanıyor. Oldu canım. Zira sekreterler artık günde sadece 10 dakika çalışıp kalan 7 saat 50 dakikada internette gazete okuyorlar (hımmmzzzzz), kayıtların önemli bir ağırlığı olduğu resmi daireler de günde yarım saat iş yapıp, kalanında boş oturup çay içiyorlar, sen de öyle kuyruklarda bekliyorsun boş yere (layn?).

Bakın, bu dünyadaki gelmiş geçmiş en mutlu insan olan (misal) Goethe hiç telefon kullanmadı, kıtalar arası seyahat yapmadı (yapmamıştır herhalde), fosur fosur elektrik kullanmadı, kayıttan müzik dinlemedi. Yaşama sevinciyle dolup taşan Yunanlı bilgin Theognis elektrik ne, onu bile bilmedi, (bildiğimiz anlamda) kitap kolleksiyonu olmadı, kışın bizden daha çok üşüyüp, yazın bizden daha fazla terledi, patatesin cipsini bırakın, kendisini bile yemedi, tütün kullanmadı. Bütün bunları geçtim, ne Fatih Sultan Mehmet, ne III. Richard, VIII. Henry ne de I. Elizabeth canları istedikleri anda sıcak suyla yıkanabildiler ya da yaşadıkları mekanın bir ucundan diğerine kışın tir tir titremeden geçebildiler. Seyrettikleri film sayısı 0 olup, karanlıkta mum ışığı ile aydınlandılar. Huysuz ihtiyar Schopenhauer’dan alıntılayacak olursak:

Eski zamanlarda bir kimsenin zar zor güç yetirebildiği şeyler şimdi düşük bir fiyata ve bol miktarda elde edilebilmektedir ve hatta en mütevazı sınıfların hayatı bile rahatlık ve konfor açısından şimdi çok daha iyidir. Orta çağda bir İngiliz kralı bir zamanlar, Fransız elçisini kabulü sırasında giymek üzere aristokrasinin bir üyesinden bir çift ipek çorap ödünç almıştı. Hatta 1560’da Kraliçe Elizabeth Yeni Yıl hediyesi olarak bir çift ipek çorap almaktan çok hoşnut olmuş ve şaşırmıştı (Disraeli, i.332); bugün her tezgahtar böyle şeylere sahiptir. Elli yıl önce hanımefendilerin giydiği pamuklu dokumaları bugün hizmetçiler giymektedir.

A. Schopenhauer, “Parerga und Paralipomena” (1851) ‘dan çev: Ahmet Aydoğan, “Hukuk, Ahlak ve Siyaset Üzerine” Sel Yayınları, 1. Baskı 2009, s.97-98.

Fizikte (aslında matematikte ama fizikçiler daha çok kullanıyorlar) komütasyon denilen bir hadise var: iki operasyonun önce biri sonra diğerinin uygulanmasıyla, önce diğerinin sonra birinin (8P) uygulanması arasındaki farkı verir. Diyelim ki 5’i önce 4’le çarpıp, ardından 2’ye bölünce de, önce 2’ye bölüp ardından 4’le çarpınca da 10 bulursunuz, çünkü çarpma ile bölme işlemleri birbirleriyle yer değiştirebilme özelliğine sahiptirler (yani Çince söyleyecek olursak komüt ederler) ama 5’e 4 ekleyip 2 ile çarpmakla, önce 2 ile çarpıp ardından 4 eklemek aynı şey olmaz. Kuantum fiziğindeki o belirsizlik ilkesi buradan çıkıyor, pozisyon ile momentum operatörleri birbirleriyle komüt (commute) etmediklerinden, önce biriyle bakınca, diğeri alıyor başını gidiyor (komüt etmeyen operatörlere karşılık gelen gözlemlerde sıraya bağlı olarak gözlemlenen değer de değişir). Ama bu örnekleri ben veriyor olsaydım (ki ben veriyorum), “öpücük”/”ayrılmak istediğini söylemek” operatör ikilisini örnek gösterirdim (ki gösteriyorum). Öptükten sonra ayrılmak istediğini söylemek mümkün olsa da (hayvansınız, orası ayrı), ayrılmak istediğinizi söyledikten sonra öpücük beklemek safdil ve filmler/diziler dışında (ki House 7’nin 1’i ne berbattı yahu) pek olası değildir. Buradan biraz daha yukarı çıkıp, eşek kaybettiriliş/bulduruluş operatörlerini de hatırlatmak istiyorum. Mutluluk da kanımca böylesi bir kavram. Bir şeyin varlığından haberdar olmayıp ona sahip olmama mutluluktan bağımsız olsa da, bir şeyin varlığından haberdar olup ona sahip olmama mutluluk için zararlı bir faktör (maddiyat açısından iki durum aynı olsa da). Özetlemek gerekirse: “Bizden 2500 yıl önce yaşamış adamdan çok mu daha mutluyuz allasen, şu halimize bak bi..'”
Teknoloji (teknolojik gelişme) ne işe yarar? Dünyayı birkaç bin kez yok edecek silah gücüne sahip olduğumuz gibi, herkesi doyuracak gıda üretimi sağlayacak araçlara ve tekniklere de sahibiz. Şimdi teknolojik gelişmeyi durdursak, dünya daha mı iyi bir yer olma yolunda ilerler (Al Gore) yoksa daha mı fena (rekabet ve it dalaşı). Evet, sonuç malum, ben haklıyım tabii ki, al işte ispatladım (Schopenhauer yapıyor böyle muhabbeti “ödüllü denememde de ispatladığım gibi…” tamam, amcaya saygımız sonsuz ama bir noktadan sonra ödüllü denemesinden bıktırtıyor).

Gelelim benim teklifime, hayalime, dualarıma: Bana kalırsa, yarından tezi yok, katı halmiş, sibernetikmiş, uzaymış, tıpmış, … bunları bırakıp, tek bir hedefe kilitlenelim haydi(n) gelin – beyne giriş/çıkış (I/O) bağlantılarının matrix misali çözümlenmesi işine. Yani ondan sonra herkes kendi dünyasında yaşasın, istediği şeyleri yapsın, imagine her yer cennet. Böylelikle herkesin her istediği olur, sonsuza kadar.

Bu aralar, bu konulu hikayeler yazıyorum: sanal dünyanın algı açısından “gerçek” diye bildiğimiz dünyadan farkının algılanamadığı bir düzenekte (setting) geçen hikayeler… Bonus olarak zaman hızlanmasını katıyorum, yani sanal dünyadaki 100 yıl diyelim, gerçek dünyada 1 saniyeye karşılık gelmekte. Cennette ne olmasını istiyorsanız oluyor, istediklerinizi de cehenneme yollayın, hiç fark etmez, siz hep haklısınız. Enerji korunumuna da kafayı takmanıza gerek yok, ben yaptım oldu, yoktan var da edebilirsiniz, zamanda ileri geri de gidebilirsiniz, istediğiniz bir noktada kaydedip, bütün olasılıkları da deneyebilirsiniz tekrar tekrar. Diyeceksiniz ki, bu yaşam oyununu böyle “God mode on” oynamak sıkmayacak mı? Beni sıkmaz. Sims’de mesela, Rosebud yapıyordum, sonsuz para ile evimi dayayıp döşüyordum, daha da oynuyordum, hem de daha zevk alıyordum. Sorun/Çözüm de burada zaten (derman arardım derdime, derdim bana derman imiş) — God mode’un oynama zevkini öldürdüğü oyunların hepsi de bir hedefi olan oyunlar — halbuki alın işte mis gibi Sims’i, yaşayıp gidiyorsunuz. İstediğiniz eşyadan/kişiden istediğiniz kadar kopyalar yapın, fizik kurallarına, eşyanın tabiatına takmayın kafayı. Soğuk geldiyse bir güneş daha ekleyin, insanlardan sıkıldıysanız, akıllı uzaylıları çağırın. Daha ne istiyorsanız, açın yazılmış kitapları, çekilmiş filmleri, yaşanmış hayatları okuyun, izleyin, yaşayın. Samimi söylüyorum, budur benim cennetten bütün beklentim (cennetin bireysel olması). Ve bu umudun en iyi yanı da artık düşünülebilir olması. Ben belki göremeyeceğim ama torunum çok çok büyük ihtimalle görecek. Şimdi diyebilirsiniz ki “e ama o sahte bir şey olacak, sanal bir şey olacak” ben de diyeceğim ki “güzel kardeşim, Sims oyununda bilgisayarında Sims benzeri bir oyun oynayan bir karakteri düşün, bu dünyanın senin tasavvurun olmadığının bir kanıtı var mıdır? Derseniz ki “e ama bunda her istediğim olmuyor?” ben de derim ki, “e bunlar da senin başta koymuş olduğun kurallar/kısıtlamalar olsa gerek. İlle de anarşik, spontane bir oyuna başlamak zorunda değilsin ki, tut ki, kendini zorlamak istedin, koşulları iyice kısıtlayıcı hale getirdin, üstüne de bir timeout (zamanaşımı) koyup, bizim 1 ömür dediğimiz şey biçtin bunu da. Ölünce/yanınca, ana menü ekranına döneceksin nasıl olsa, gelecek sefer de curcuna bir şeye başlarsın, sıkma canını.”

Bunu (nesnel bir şeyin olmadığını, bildiğimiz her şeyin algılarımızın beyne ilettiği bizim tasavvurlarımız olduğunu, nesnel bir şeyin bilinemeyeceğini) Kant söylemiş, Locke söylemiş, Berkeley söylemiş, Schopenhauer söylemiş (Locke ile Berkeley aksi yönde söylediyseler de, kurtuluş önerdiyseler de), bir de ben söyleyeyim dedim. Öteden beri (Sartre adisinden beri diyelim) şüpheleniyordum zaten bu dünyanın ben-dünya olduğundan/olduğumdan
(Herkes biliyor ki ölünce bitecek, yok
olacak bütün dünyam, ben uçarken siz
ölmüş, yok olmuş olacaksınız, yalan mı?
siyah-beyaz film seyredenlere acırım
belki, beni beğenmeyen şair müsveddelerine
de bir ihtimal. orhan veliyi çıkarırım belki
düştüğü, hayatını incittiği o çukurdan,
belki bir onu yaşatırım, belki bir de ağaçları.
her şey ama hepsi mümkün, ben uçabildikten
sonra:
ilkin pencere ölecek, akabinde ben,
koydum adını ölüm,
uçmaksan eğer!

14.15 ocak ’96
B.En.
— Eda’bi Mektuplar #3 ) artık inanıyorum da iyiden iyiye, inanmasam da cennetim böyle bir şey işte, bekliyorum bir ihtimal görürüm o mutlu günleri diye.

Daha yazmama gerek yok, temcit pilavından öteye gitmeyecek ama, Groundhog Day var ya mesela, işte onun, nerede, ne zaman, ne kadar istenirse versiyonu.

Eğer bu dünya -yine de- gerçekse, o zaman teknoloji gelişsin gelişsin, şu ayırt edilemez sanal dünyalar çağı başlasın, herkes kendi cennetine çekilsin. O vakit en revaçta olacak meslek/zanaatkarlık ne olacak dersiniz, tahmin edebilir misiniz? Evet, bir tanesi yazılım olacak (donanım değil çünkü işlemci olarak beyin kullanılıyor olacak ideal durumda), diğeri tıp olacak (bakım(maintenance) lazım millet sanal dünyalarında yaşarken burasını şey götürmesin diye, ayrıca üremek de lazımdır belki), ama üçüncüsü yazarlık, hem de bilim kurgu yazarlığı olacak. Hayal gücü kısıtlı insanlar, bütün fantezilerini tükettikten sonra, yenilerini denemek isteyecekler, işte o zaman böyle tanrı meclisi gibi bir şey olacak, insanlar “bu gerçek dünyada” birbirleriyle iletişim kurarak yeni olasılıkları paylaşacaklar. Hem belki sonra birbirlerinin cennetlerinden birbirlerine boyut kapıları da açarlar, sonra kim bilir, belki hepsi sıkılıp, gelip ortak bir sanal dünyada, sıradan insanlar gibi yaşamaya başlarlar, öyle çok yaşarlar ki, sonra işin böyle olduğunu unutup, o sanal dünyayı gerçek dünya bile sanmaya başlarlar, her şey olabilir, her şey mümkün.

EST, 21-30 Eylül 2010