Geçmişle ilgili değişik hisler…

Bugün (13 Şubat) Hüsniya’nın (anneannem) ve sevgili Zeynep Teyze’min ortak doğum günleri. İkisi ile de uzun zamandır görüşemiyoruz (Allah rahmet eylesin). Şimdi baktım, Gönül Abla Zeynep Teyze’nin bir doğum gününde çekilmiş fotoğrafını yayınlamış instagram hesabından… Okumaya devam et “Geçmişle ilgili değişik hisler…”

Bazen…

Çoğu zaman tesadüfler, başka şeylerden haberdar olmamıza sebep olabiliyor. Bazen hakikaten çok tatsız tesadüfler, üzücü şeylerden haberdar ediyor, az evvel bir yakınımın uzaktan da olsa tanıdığım, saygı & sevgi duyduğum bir akrabasının vefatını bu şekilde öğrendim.

Okumayı çok arzu etmeme rağmen sonunda pes edip okumayı bıraktığım John Crowley’nin The Solitudes kitabında şöyle bir kısım vardır:

When he was very small he had been told the story of the man who was caught in a rainstorm and sought shelter in an old barn. He fell asleep in the hayloft, and when he woke it was deep midnight. He saw, walking on the rafters of the barn, a clowder of cats; they would walk the rafters and meet, and seem to pass a message. Then two cats met on a rafter very near where he lay hidden, and he heard one say to the other: “Tell Dildrum that Doldrum is dead.” And so they parted. When the man got home that day, he told his wife what had happened, and what he had heard the cats say: “Tell Dildrum that Doldrum is dead.” And on hearing that, their old family cat, dozing by the fire, leaped up with a shriek and cried out: “Then I’m to be king of the cats!” And it shot up the chimney, and was never seen again.

That story had made him shiver and wonder, and ponder for days; not the story that had been told, but the secret story within it that had not been told: the story about the cats, the secret story that had been going on all along and that no one knew but they.

Geçen gün (11/1/2017), sabah kalkar kalkmaz fikir defterime bu minvalde aklıma gelen şu cümleyi yazmıştım:

“Amaçları neydi, bilmiyorum ama başarıya ulaştılar.”

Sanırım rüyamla ilgiliydi: rüyamda bir sürü gülen, güldüklerini gizlemeye, çaktırmamaya çalışan ama bariz şekilde mutlu olan takım elbiseli, bıyıklı, uzun burunlu adamlar vardı. Çok rahatsız oluyordum, çoktan kazanmışlar da, bizi hala boşu boşuna, kedinin fareyle oynadığı gibi boşuna uğraştırıyorlardı. Öyle bir sıkıntıya uyanmıştım.

Başka, bambaşka öyküler, arka planda, söylenmeden geçip gitmeler. Misal, bir öğrencim benimle konuştuğu zaman, aslında gölgelerimiz (bir saniye, çok klişe bir düşünce olduğu için kesin alakalı bir çizim/foto bulabilirim… — bulamadım. Platon’un Mağarası’na kadar bin türlü şey buldum da, iki kişi konuşurken, çok daha fazla yer kaplayan duvara yansıyan gölgeleri gibi bir şey bulamadım), biraz başa saralım: misal, bir öğrencimle konuşurken, yüzeyde görünen ikimizin konuşur siması, diyelim ki fizikten bahsediyoruz, halbuki onun gölgesinde doğup büyüdüğü ortam, çektiği sıkıntılar, bin türlü bilim dışı sorun, bende de var bir şeyler ama işte fizik konuşuyoruz, mucize gibi bir şey. Bütün varoluşumuz çeşitli yönlere yaptığımız projeksiyonların kesişimlerinden ibaret. Breh breh. Brehxit.

Bugün güzel başladı

Dışarıda yağmur yağıyor, hava soğuk, karanlık. Ama kim düşündüyse ellerine sağlık, Google’ın “Türkan Saylan” Doodle’ı ile güne başlamak bütün bunları unutturup, yüzüme bir tebessüm kondurdu. Bugün Türkiye’de Google’ı kullanmak istediğinizde, arama formu, Türkan Saylan’ın 81. doğum günü vesilesiyle aşağıdaki resimle çıkıyor:

Bu vesileyle Vanessa Winship’i de Sweet Nothings‘iyle analım (ilgili girişin ikinci kısmı)…

I gotta learn how to live as somebody’s yesterday…

1993’te Spin Doctors Two Princes’ı; 1995’te Alanis Morissette Jagged Little Pill‘i, No Doubt Tragic Kingdom’ı çıkardı; 1997’de Sixpence None the Richer Kiss Me‘yi. Haydi izleyelim o halde bir, eski günlerin anısına (sonrasıyla alakalı, izleyin o yüzden), siz izleyin, sonra tekrar görüşürüz:

Okumaya devam et “I gotta learn how to live as somebody’s yesterday…”

Saçma düşünceler, rüyalar…

İnsanların kış uykusuna yatmaları gerektiğini düşünüyorum. Doğaya toparlanacak zaman verilmeli, hem soğukta dışarı çıkmak zorunda da kalmayız.

Bir zamanlar bir trene binmiştik, hava sıcaktı, havalandırma yoktu, çok sıcak basmıştı — az evvel, hazır İspanyolca şarkılar dinlerken, o trende sıcaktan kendimden geçtiğimi, belki de hâlâ o trende olduğumu düşündüm. Güneş Tecelli Ediyor‘daki gibi biraz da belki. Güneş Tecelli Ediyor’u göndermemişim hiç daha önce, Google bilemedi, o zaman al sana Google…

upstream-color-screenshot-2

Okumaya devam et “Saçma düşünceler, rüyalar…”

Güzel şeyler…

Buralara genelde fizikle ilgili bir şeyler yazmayı pek tercih etmiyorum ama bugün güzel bir şeyler oldu, fizikle de ucundan ilgili. Aşağıdaki resim 2013 yılının sonundan, 20 Aralık 2013, 19. Yoğun Madde Fiziği Ankara Toplantısı‘ndan.

2013-12-20_11-01-33_ymf19
YMF19, Gözde ve bir dolu diğer güzel insan.. (“eski” resim diye izinsiz yayınlıyorum – yine de görünenlerden istemeyen olursa tabii ki hemen kaldırırım)

Fotoğrafta yanımdaki sevgili Gözde – Gözde ile bir aksilik olmaz ise yarın öğlen buluşuyoruz, sonrasında doktorası için TUDelft’e gidiyor!.. 8) Hemen önümüzde Özge, Gökhan, Merve ve sevgili Selma (uzak düştük Selma ile de… hayat!..) arka planda Nizami Hoca yeni geliyor, çaprazda, kendisine yer bakan da Berke olsa gerek (Berke ile Fatih’le de çoktandır haberleşemedik, yarın ilk iş bir mesaj atayım)…

O sene sağolsunlar, beni de konuşmacı olarak davet etmişlerdi de ne kadar mutlu olmuştum. Bu toplantı benim için bir dönüşüme de vesile olmuştu — YMF19’a kadar, katıldığım her konferans bir yükümlülük, sıkıcı bir gereklilik idi, kısacası şu sevimsiz anlamıyla “iş” idi. YMF19’a geldiğimde bir anda bir dolu sevdiğim, ama uzaktan ama yakından tanıdığım bir sürü güzel insanla, çoktandır görüşemediğimiz bir dolu arkadaşla çevrili bulmuştum kendimi. O zamana dek konferansları birbirleriyle nice aradan sonra bir araya gelme vesilesi haline getiren hocaları kıskanırken, fark etmiştim ki, artık ben de onlardan biri olmuştum.

YMF dönüşümlü olarak 5 üniversiteden birinde düzenleniyor: ODTÜ-Bilkent-Hacettepe-Gazi-Ankara. Ben konuşumamı Bilkent’te yapmıştım, ertesi sene Nadire Hacettepe’de sundu çalışmalarını, o esnada yavaştan Hacettepe’li oluyordum ben de…

Neyse, evvelsi gün kötü bir gündü — saydım, akademik hayatım boyunca (2000+), ortamım nedeniye düzenli olarak maruz kaldığım / bu durumdan kaçamadığım gerçek anlamda tatsız 3 (yazıyla: üç) insana rasgelmişim (dün üçüncüsüne tosladım, moralim epey bozuktu). Sonrasında düşününce, ne kadar da şanslı olduğumu fark ettim. Bazılarımızın hesabına her gün bu tür insanlardan 3’er tane daha yazılıyor…

Zaten diyeceğim o değildi… Geçen sene sağolsunlar, YMF’nin düzenleyicileri arasına beni de kattılar, bugün bu seneki YMF için toplandık, bir sürü güzel insan arasında kaldım, öyle mutlu oldum ki! Üyelerin pek çoğunu zaten tanıyordum, yeni tanıştıklarım da çok iyi insanlardı, bütün pillerimi şarj ettim.

Yazının başından beri Polyanna’ya taş çıkarırcasına yazdığımın farkındayım ama öyle işte. 8)

…o sırada Beşevler metro istasyonunda…

Evvelki çarşamba (28/9/2016) sabahtan Georgina’yı havaalanından uğurladım (yaaa! inanılmaz ama gerçek! Georgina nihayet bizi burada da ziyarete gelebildi — cuma öğlen geldi, bir güzel 5 gün geçirdik ailecek), dönüşte hastanede ufak bir işim çıktı, sonra Kızılay’a dönmek için metro durağına vardım, beklerken sinevizyonda beni şu görüntüler karşıladı:

2016-09-28-12-27-42

…daha da diyecek bir şey bulamadım, suskunluğum belki de ondandır. (Buraya ne yazsak oluyor mu? Desu Nōto? )

fe1c603f-eed5-44cc-9173-85ac2992c875

Eki

Geçen gün Bengü ile Eki’yi konuşuyorduk, “küsüştük… o yüzden beni aramıyor” dedim, “seninle küsse küs, beni niye aramıyor ki?” dedi. Böyle yazınca merak uyandırıyor, farkındayım, kurguda olsa açıklama filan olur, bilirsiniz ama gerçek hayatta olmuyor öyle şeyler… özetle, evvelki yaz Ekilere ayıp ettim, hem de çok ayıp ettim (kendi payıma “çarşıdaki hesap eve uymadı”), düzeltemedim de. Belki Eki’nin haberi bile olmadı, belki öyle denk geldi falan filan… neyse, geçelim, kapatalım artık bu konuyu.

Bir keresinde bir arkadaşımla bir tartışma sonrası aramızda soğuk rüzgârlar esmeye başlamıştı (daha önce yine bu minvalde bahsetmiştim diye hatırlıyordum, baktım, bulamadım), ben de o zamanlar epey unutkanım, evdeyim, telefon çaldı, açtım, bu arkadaş, güzel güzel konuşmaya başladık – sonunda dayanamadı, hem teşekkür etti, hem de şaşırdığını söyledi benim bu yüce gönüllülüğüme… yüce gönüllülük ne gezer, basbayağı unutmuşum dargın olduğumuzu! Belki Eki’ye de böyle olmuştur, her neyse, işte geçen gün telefonuma bilmediğim bir numaradan mesaj geldi, pas geçtim, sonra “ben Eki” dedi, nasıl nasıl nasıl sevindim!

Eki ile 93 müydü, 94 müydü tanıştığımızda… o bana sahilde çarpıp “gif!” demiş, ben ona “jpeg!” diye karşılık vermiş, işte öyle, geek’lik üzerinden arkadaşlığımız başlamış. Ertesi sene (ertesi sene yazdıysam, bir önceki tarihin ’94 olması lazım geliyor), yazın sonu, Artur’un boş bir zamanıydı, iki-üç kişi kalmıştık, beni Bengü adında bir arkadaşıyla tanıştırdı, sonra acil bir işi çıktı, Ayvalık’a gitti, biz Bengü ile bir başımıza kaldık, konuştuk, konuştuk, konuştuk (yalan, ben konuştum, o dinledi; sonradan “dinledim zira benim konuşmama hiç fırsat vermedin…” de diyecekti!).

Aslen mimar olup da, geek’liğin çağrısına teslim olan, süper kafa insan… ya ben Eki’yi daha önceden yazmamış mıydım? Bir saniye… yazmışım ya işte beyav..

eki_y_yo_dsc7383
Eki ile yo, 2007

Bir sürü anımız vardır Eki’yle; bunların yarısında ben yerlerde sürünüyorumdur (hem literally, hem figüratif skeyting).

“karalamalar…”

Merhabalar… Başlamadan önce, bu dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğunun yadsınamaz kanıtına buyurun, bakın:

Metin Erksan, Acı Hayat; Ayhan Işık, Türkan Şoray, Nebahat Çehre (1962)

isterseniz dönüp bir kez daha bakın, ben beklerim… Filmi seyretmek isterseniz de, benim tavsiyem öncesinde Sevmek Zamanı‘nı izlemeniz, neticede daha iyimser (spoiler olmasın diye ne kadar süre ile iyimser olduğundan bahsetmeyeceğim ama filmin afişi bile höh yani!).

Sedmikrásky (1966)
Sedmikrásky (1966)

… kime, neye yazıyorum ki ben? niye keyifsiz yazıyorum ki ben? (geç oldu, yatmam lazım artık, yoksa yazacaktım, bahane bu tripler… yazarım yine yarın.)


…yarından merhabalar. Akşam oldu, hüzünlendim ben yine. Ama hüzünlenmemek mümkün mü…. bakın, bir bakın..

sevmekzamani_x4
Metin Erksan, Sevmek Zamanı; Sema Özcan, Müşfik Kenter (1965)

Müşfik Kenter ne kadar da Yetkin Dikinciler’e benzer filmde (& vice versa)… Çok sevdiğim Çiğdem Hoca’mın öğrencilik yıllarında çekilmiş bir resmi vardı, o resmi de çok severim (izin almadığımdan burada paylaşamıyorum). Resmi sevmek derken, filmdeki kadar değil doğal olarak. Zaten filmdeki diyaloglar filmin herhalde %5’i kadar filandır toplasanız, olmasalar da olurdu (iyi anlamda hem de). Şimdi konuyu özetleyecek olsam “yarından” tezi yok, zaman makinesine atlayıp, 1965’e gidip ana karakter Halil’i psikolojik tedavi altına alırlar (ama mevzu o değil). İnsanın içine işleyen bir film. Ne kadar klişe oldu. Ayrıca Müşfik Kenter’i Hayri Esen (“ismini unutabilirsiniz, sesini asla!”) seslendirmiş, benim için iyi de olmuş zira ne zaman Müşfik Kenter’in sesini duysam, “aaa seslendirmeyi Alf yapmış!” hissine kapılırım (Alf demişken, Mr. Robot’un ilgili öte sekansı, bu tür imza sesler deyince de Yekta Kopan’ın geçen gün paylaştığı karikatür gelir aklıma — ikisi için de bkz. şura).

Kötülük bâki. Yüzüklerin Efendisi’nde (kipatta, filmde değil), yüzük Mordor’a atılır, kötüler darmadağın olur, iyiler kazanır, herkes sevinir, Frodo ile Sam’e herkes teşekkür eder. Kötülük yenilir! Mutlu günler! Musmutlu günler onları beklemektedir! …Sonra ne olur, var mı bileniniz? Sonra Frodo ile Sam köylerine, Shire’a dönerler ve bir de bakarlar ki Saruman ile Wormtongue köyde hüküm sürmektedirler, Shire’ı bölmüş ve yönetmişlerdir, yandaşları vardır. Hani kötülük bitmişti? Kötülük bitmez. Pek bir beylik deyime, bayıldığım bir modifikasyon yapılmışlığı vardır, önce lafı getirelim, şöyledir:

“Evil prevails when good men fail to act.”

İrlandalı feylesof Edmund Burke tarafından, 1700’lü yıllarda söylenmiştir. Bizdeki yansıması İsmet İnönü tarafından dile getirilmiştir (“Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.” şeklinde).

Şimdi gelelim mutlak hakikate, şu bahsettiğim değişime:

Evil prevails when good men fail to act.

Evil prevails. O kadar. Nokta. (HTML’den o kadar tag gelip geçti de, şu üzerini çiz (<strike>…</strike>) tag’i bir bold ve italik kadar kalıcı oldu).

Geçen gün yazacaktım bunu aslında, Lady Violet’ten o defeatist alıntıyı da bu minvalde yapmıştım doğrusu ama araya / kafama on bir türlü tilki girdi, arada kaynadı gitti. Hem zaten Postman filan yazarken yanından yörecinden geçmiştim bu olgunun, o yüzden burada durayım.

Çok film seyrettiğimizden herhalde, her zaman için bütün insanların bir anda doğru yola girdikleri bir anın geleceğini ve her şeyin kurtulacağı inancıyla yaşıyoruz. Kutuplardaki erime, CO2 seviyesinin artık geri-dönülemez seviyelere ulaşmış olduğu gerçeği (bağlantı ararken aradığımı değil bunu buldum ama okumadım — TL;DR). Adamın teki puro içmeyi çok severmiş ama uzun yaşama ihtimalini arttırmak için vs vs.. içmezmiş. Bir gün doktora gitmiş, doktor da tütünle alakası olmayan bir araz yüzünden malesef, diyelim ki üç aylık bir ömrü kaldığını söyleyince adamın yüzü gülmüş, “artık,” demiş, “istediğim kadar puro içebileceğim yani doktor!”. (yazdım yazdım bir şeyler de, neyse, sildim).

Bunlar olup bitiyor, sonra bir gün internette/wiki’de şöyle bir sendromla karşılaşıyorum: Zalım Dünya Sendromu (Mean World Syndrome): özetle dünyanın aslında göründüğü kadar kötü bir yer olmadığı, ama özellikle medya yoluyla haberdar olduğumuz kötülüklerin, haberdar olduğumuz iyiliklerden -oluş sıklığına bağlı olarak değil de, sunuş sıklığı baz alınarak- kat be kat fazla olmasından ötürü öyle zannetmemiz falan filan. “Haaa, tamam o zaman!” diyorum, gülüyorum, gülüyorum… 8)

–“Fransızca’mın kusuruna bakmayın ama, benim de bir terimim var: Misanthropy (Schopi kadar başıma taş düşecek bir gün ya, neyse…)

O zaman dans! Renk!

Sonradan Not: O kadar yazdım ettim, kaydettim gönderdim, sonradan aklıma geldi, kapıdan döndüm, kusura bakmayın — aklımdaydı şu şiirle bitirmek (“Sevmek Zamanı”na panzehir), neredeyse unutup gidecektim:

Sait Faik Abasıyanık – Şimdi sevişme vakti

(umutla bitirelim, kendimizle çelişelim)