yol kitapları, kaka kitapları…

Başlığı biraz şaşırtmacalı yazmak istedim aslında ama nereye kadar… Neyse, zaten her halikarda bu giriş kitaplar ve onları okuma alışkanlıklarım üzerine olacak. Başlayalım bakalım.

Kendimi bildim bileli kitap okuyorum diyemem. Tamam, hayatımın her döneminde kitap okumuşluğum vardır ama yoğun bir şekilde, hastalık derecesinde okumaya başlamam orta 3 – lise 1 dönemlerine rastlar, uzunca bir hikayesi vardır, yani öyle bir gün bir gün bir çocuk kütüphaneye girmiş, kimse yok durumları pek yok – hikayeli mikayeli bir şey (bu benimkisi).

İstanbul’da ulaşım uzun zaman süren bir şeydi. Evden okula giden yollarda nice kitabı okuyup bitirmişliğim vardır. Hatta bunlarla ilgili anılarım da vasıtanın o anki lokasyonu ile hatırlanır. Mesela Dragonlance Chronicles Bakırköy otobüsü (85 miydi numarası?) Mecidiyeköy durağına yanaşırken bitmiştir, Ernesto Sabato’nun Tünel’i ile Jean-Paul Sartre’ın Hürriyet’in Yolları da Taksim – Bakırköy otobüsü, kalkış durağı olan eski Elektrik Kurumu binasının oradan Tarlabaşı’na dönerken, Üstündağ Otomotiv vardır, işte tam orada okunmaya başlanmıştır. Hakikaten, şimdi düşünüyorum da öyle böyle değil, epeyce kitap devirdim tekerler üzerinde. İstanbul’dan sonra Ankara tabii ulaşım açısından daha kolay olunca hayli azalttı kitap okuma seanslarımın verimliliğini ama özellikle serviste yine pek çok kitabı haklamaya muvaffak oldum.

Delft’te ise okulun evimize (çok şükür) sadece 6 dakika bisiklet pedalı çevirme mesafesinde olduğu gerçeği, benim bir şeyler okuma ihtimalimi hayli sekteye uğratmakta.

Dune serisini öteden beri bilirim. İlkin Cryo’nun o muhteşem oyunu ile girmişti hayatıma, sonra Lynch’in filmini de seyredip, o manasız Kyle MacLachlan’a rağmen sevmiş idim. İş kitabını okumaya gelince yalnız (sene 1993) bayıp, şu Maples’ın ilk göründüğü sahneden daha ileri gidememiştim. Araplara aşırı bir düşkünlüğüm olduğu pek söylenemez. Hele Luke Skywalker’dan daha altın bir çocuğun kurtarıcı rolüne bürünmesi pek de kafamdaki şeyle örtüşmüyor. Oyun olarak çok iyiydi, filmi de o sıralar herhalde anlamamış olacağım alt okumalarla gizlice de olsa besleyiciydi ama kitap. Neyse.

En son Damlanur beni kitaba bir şans daha vermeye zorladı ve kitaba uçak Türkiye semalarından Hollanda semalarına doğru yol alırken başlamaya karar verdim. Tarih: 30 Eylül 2007!

Uçakta epey bir kısmını okudum. Benim FBReader ayarlarımla 581 sayfa. Bu 581 sayfayı 20 Ocak tarihinde bitirebildim (kitabı sevmeme rağmen). Sayıyoruz: YAKLAŞIK 4 AY!!! Nedir bunun sebebi? Yol(culuk) yok! Kitabı okuyabildiğim yegane zaman/mekan (you must have pretty guessed by now.. 8P)

Salı ve çarşamba günleri Eindhoven’da Fizik Konferansı vardı. Eindhoven buraya 2.5 saat mesafede. Oraya giderken ikinci kitaba başladım (Dune Messiah). Yine FBReader’ın mevcut ayarlarıyla 217 sayfa ve çarşamba akşamı eve döndüğümde 160 sayfasını devirmiştim bile.

(iki kitap için konuşuyorum) Öyle çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim, değişik bir tat olmuş ama ı-ıh. Sevebileceğim bir karakter olmayışı bundaki en büyük etken. Bir de tabii über-mensch Paul Efendi (ve Mahdumları) olayı var. Roland Barthes’ın Genç Werther için alıntıladığı şu (who?) eleştirmen misali, Paul her “böhü böhü şimdi geri çekilemem cihad olur, kendimi öldürsem bile cihad olur, ay bunu böyle yapsam cihad olur, baktım cihad oldu bakmadım cihad oldu…” diye ağladıkça kafasına kafasına vurasım geldi. E ikinci kitapta görüyoruz ne olduğunu, kastın o kadar, bak şimdi ne oldu. Ulen emperetör yapmışlar seni daha hala ağlıyon seni çöl sıçanı. (atlayıver muaddib, zıplayıver muaddib, bidi bidi bidi muaddib). Yani, OK, power play, iktidar mücadelesi sci-fi’lerde pek de başarıyla ele alınan bir konu değil, daha çok geroge arkın the man who saves the world bakış açısı baskın (baskıl oral) ama bu alemin bir zekisi sen değilsin ki! Shaddam da düşünmüştür herhalde vaktiyle senin şimdi ikinci kitapta ağlak ağlak muhabbetini yaptığın şeyleri. Bir de “Mystery Man” diye sevdiğim bir film vardır. Orada alışılagelmişin dışında güçleri olan tipler vardır, bunların biri de görünmez olur – ama ancak kimse onu izlemiyorsa. Bizim Muaddiboş’un prescience yeteneği de böyle bir şey. “Muaddib geleceği görüyor musun?” “Görüyom abi, hayırdır?” “Bi’ bakar mısın, yengen akşama ne pişiriyor, balıksa rakı alacağım…” “Ya abicim, ben şimdi geleceği görüyorum ama farklı bir şekilde, yani birinde yenge balık yapmış, palamut, diğerinde naib bayıldı, aha şunda da Shai Hulud yahnisi var…” “Abi yormayayım ben seni, saygılar.”

Bir de nedir bütün Sci-Ficilerin bu asalet ve dahi ordu düşkünlüğü ya! Bayıyor, bilesiniz. Nerede Culture nerede bu sıpalar! Haydi Heinlein yapsa tamam diyeceğim ama o bile yapmıyor bu kadarını.

Bu sevgi(!) dolu girişi hastası olduğum bir kitap özeti ile bitireceğim. Belki Orson Scott Card’ın “Ender’s Game”ini okumuşluğunuz vardır (yoksa okumayınız), hem Hugo hem de Nebula kazanan kitaplardandır. Salak bir kitaptır yalnız, okumayın, değmez, hatta okumayın diye hemen şimdi spoil edip sonundaki twist’i söyleyip sizi büyük bir sıkıntıdan kurtaracağım : Aslında Bruce Willis de ölü! Ha ha! Korktunuz, değil mi harbiden söyleyeceğim diye, sizi sizi! 8) (Ender aslında savaşa hazırlanmıyor, o oynattıkları oyunlar oyun değil, bizzat gerçek savaşlar) Ender’in koyunu sonra çıkar oyunu. Neyse, dediğim gibi gelelim günün eğlencesine: birazdan alıntılayacağım kitap özetini Wiki’den apartıyorum. Tamam, yazan da epey bir sadeleştirme yapmış ama Ender’in Oyunu’nu okumuş biri olarak, biliyorum ki “aslına sadık” olmalı bu özet, Allah rızası için okuyunuz şunu:

A War of Gifts begins in North Carolina where Zeck Morgan, a boy with nearly perfect memory, lives with his family. Though Zeck’s father is the minister of his own church and has raised Zeck to be a pacifist, he beats the boy regularly. When the International Fleet shows up to take Zeck to Battle School, Zeck’s mother sees this as the perfect opportunity to get the boy away from his abusive father. When Zeck arrives at Battle School the other students can barely tolerate him because of his refusal to fight in the Battle Room and because of his strong religious beliefs. On December fifth Zeck sees a Dutch boy put a Sinterklaas Day gift in another Dutch boy’s shoe. Because religious holidays are forbidden at Battle School and Zeck had been taught by his father that Santa Claus was evil, he decides to report the two boys to Colonel Graff. After the Colonel calls the boys in and reprimands them, they decide to rebel by getting everyone to celebrate Christmas. When Zeck complains to the authorities, they refuse to do anything. Zeck goes to some of the Arab students and points out that the Christians are being allowed to celebrate their holidays. At that point some of the Arab students began having their daily prayers. When the administration shows up and forcibly stops them from praying, the other students stop giving each other Christmas presents. They also refuse to speak to Zeck. When he begins to have a nervous breakdown because of the isolation, Ender Wiggin decides to have a talk with him. In doing so, Ender discovers that Zeck was desperately trying to get sent back home so that he could protect his mother from his father. After he convinces Zeck that his mother doesn’t need to be protected, Ender gives him a small Christmas present. When Zeck accepts the gift in front of the other students, they stop ignoring him and begin to tolerate him.

Kaynak : http://en.wikipedia.org/w/index.php?title=A_War_of_Gifts:_An_Ender_Story&oldid=187236113

Ben dün ve bugün laynıks the cat the wonderful wonderful cat

Kendi başıma, enternetten gayrı kimseciklere danışmadan sormadan parnakla dürtmeden

  • Linaks yükledim (Fedora 8)
  • Ndiswrapper yükledim, kablosuzu tanıttım
  • Ati’nin sürücüsünü yükledim
  • Root bile olsam verdiğim komutları path’de bulamıyordu (/sbin, /usr/sbin) onları ekledim path’e (ve “su -“deki (-)’nin anlamını öğrendim sonunda (Barış 40 kere söylemişti ama insan ihtiyaç duymayınca öğrenmiyor)
  • PPP over Internet bağlantı kurdum, kurabildim, kıvançlıyım
  • Sonra Network Manager, Add/Remove Software kardeşleri keşfettim 8)
  • Amarok kurdum, bin tane program kurdum ve dahi Amarok’ta mp3 çalmayı bile başardım! (En çok bu uğraştırmıştı)
  • Windows ve Fedora Thunderbird’leri aynı klasörden okuyorlar mailleri
  • Windows’dan Soft Access Point yardımıyla yayın yapıp
    Linux’tan bağlanabildim
  • …ve daha bir dolu şey.

    Gelelim niye Pardus olmadığına… gelmeyelim. Belki daha güzel bir dünyada.. Aklımdan Fedora’yı değil de, aslında Debian’ı geçiriyordum amma velakin tüm cemaatin… Fedora’yı sevenleri büyük ihtimalle sevmem herhalde. Bana açılışta sordu, “Ne amaçla kullanacaksın?” 3 seçenek var : Ofis/Mofis, Kod Geliştirici/Mod Meliştirici, Sunucu/Munucu. Ben de bütün saflığımla 1 ile 3 dedim, bir güzel kuruldu, e hani gcc nerede? command not found mu ne! poffidi poff 8) Sonrasında 1,2,3 dedim, oldu, zaten üzerine bir deli dolu şey ekledim yüklenince. Bu arada Amarok MySQL desteği ile geliyor, zaten canavardı, şimdi cancanavar olmuş. Organize işler bunlar.

Psych

Psych 2006Bu aralar, dizisizlik başımıza vurdukça Psych’a daha bir abanır olduk (Kadir Abanır). Çok bir şey bekletmediğinden, ziyadesiyle sizi yere yatırabiliyor. Ayrıca bunda da asıl abi (Shawn) en iyi arkadaşınız olmasını isteyebileceğiniz bir insan değil (diğeri için bkz. House). Kankası Gus süper “zenci” esprileri geliştirebiliyor, mimikleri de tam stereotip (misal Cosby göndermeleri, bronzlaşma merkezi, michael jackson – thriller). Scrubs’ın Turkleton’inin sorumluluk sahibi olanı (ayrıca pek çok kereler Zaff Brachs’ın ne kadar da başarılı şekilde Shawn’ın yerine geçebileceğini düşünmeden edemedim). Bize 201’de Tears For Fears ve MJ yaptılar (201 hakikaten çok komikti bu arada). Pilot bölümünde de House’dan Cut Throat Bitch çıkıyor karşımıza, ah bir de tabii SG-1’in komutanı da var o pilot bölümde. Neyse. Psych.

Hamiş: Sonradan aklıma geldi, olur da “bir arkadaşınız” (yok, biliyorum, siz yapmazsınız öyle bir terbiyesizlik 8) dalga geçerse 80’ler, Tears For Fears filan… O ne öyle filan diye, önce TFF’ın “Mad World”ünü dinletin, sonra da yüzündeki o aşağılayıcı tebessümü aynı şarkının Gary Jules yorumuyla ebediyen silip, arkanızda sakladığınız odunu ortama tanıştırın (introduce the zopa you have been hiding behind to the environment). Duyan kulaklara o kadar ayrıştırılmış versiyon kör parmak göze. (Breh breh bana breh breh sana)

Günün bağlantısı, günün kesintisi, email eposta elol eloy

Günün bağlantısı : http://www.ex-parrot.com/~pete/ Yani öyle ahım şahım bir site değil ama tam da bu yüzden kazanıyor puanlarını. Mesela bkz: http://www.ex-parrot.com/~pete/upside-down-ternet.html

Günün kesintisi : e-posta sunucum. Benim değil, okulun. Aslında okulunki de çalışıyor ama benim maillerimi otomatik olarak bir başka server’a fwd ederkene, o bir başka yer kapatılmış, ama buranın bilgi işlemi o kadar ama o kadar ama o kadar ama o kadar kötü ve un-yetkinki, dün akşamdan itibaren tudelft adresimdeki mailleri alamıyorum, bounce etmiyorlar ve akıbetleri hakkında bir bilgim yok.

email : odtü’deki adresim ya da daha da iyisi: adiminilkharfitasci@fisek.com.tr
eposta : bakiniz yukariya
elol : lol!
eloy : patron sever bunu ben hiç hazzetmem. İdris’im de severdi, İdris’e ne oldu?

Emir Demir’i kes!.. ya da dün geceki rüyam.

28 Eylül 2005 itibarıyla, yine buradan seslenmişim, “ben sui’yi özledim” diye. Büyük ihtimalle dünkü Culture girişimden ötürü (ben daha Culture’a pepe derken, Sui olayı yemiş bitirmiş idi..), adama özlemim yine depreşti ve buyurunuz dün geceki rüyam: (PG-13)

Yine Hollanda’ya gelmişim ama TUDelft’e değil de, meğerse burada ODTÜ’nün şubesi varmış (tıpkı KKTC’deki gibi) ve küçükmüş ve de fena halde, şimdi kendimize mesken tuttuğumuz Huis Portugal’a benziyormuş.

Rüya güzel ve mutlu ediciydi, şu vaktiyle yazdığım “Güneş Tecelli Ediyor”un -aslında pek de mutlu olmayan- sonu gibi (ki o zamanlar Brazil‘i seyretmişliğim de yoktu), ya da öbür hikayemin hakikaten de mutlu biten sonu gibiydi, hangi birini saysam (hatırladıklarımı?):

Bir kere bizim bölümdü, yani fizikti. Elif (Yurdanur)’u görüp, sevindiğimi hatırlıyorum. Ardından hoş-beş için arkadaşlarla oturduğumuzda, nargile olduğunu ve tütününü de Tömbeki’deki Nevzat Bey’in (hayali) kardeşi “Kılıç”ın bizzat getirdiğini öğreniyorum (ki nargile, şu anda Türkiye’de en çok özlediğim şeylerin başında geliyor). Bakayım, başka… Hah, kargocu/postacı bir oğlan geliyor, bana birkaç mektup getirmiş, o mektupları çıkartırken, çantasına bir göz atıyorum, bir de ne göreyim! Çok çok sevdiğim eskilerden bir edebiyat dergisi olan -yine- Hişt!‘in hiç görmediğim sayıları var! Rica ediyorum, bak postacı da “tabii,” diyor, “sahibi yok zaten bunların. Yalnız şu eklerini alayım, bakmak istiyorum..” diyor (ek de “Kına” ekiymiş). Çantada -yine- Hişt!’in yanısıra, Mehmet Batur’un dergilere gönderdiği yazıları var (el yazılarından ve üzerine yazılmış olduğu teksir kağıtlarından tanıyorum)… İşte böyle çok seviniyor, çok seviniyorum… Sonra, tekrar içeri giriyorum ve holde Emir’le karşılaşıyorum, ay ne seviniyorum ne seviniyorum! Böyle bir şeyler işte. Güzel uyandım sonrasında, Ece hala uyuyordu.


(Bu, “Güneş Tecelli Ediyor. Başıma, başıma, başıma”nın başı ve sonu / 11 Kasım 1997 bu arada..)

Güneş tecelli ediyor: başıma, başıma, başıma.

“Bir beyin kanaması vakasında ilk ve son görülen şeyler tamamıyla hallüsinasyondur.” demişti doktorum bana. Bir ay kadar önce.

(…)

Ergin bu dünyada, Güneş o dünyada. İkisi de çok yakın arkadaşlarımdılar.

“Yoksa?” dedim, tabii ya, niye düşünememiştim, hemen kapıya koştum, kapıyı açtığımda onu, Güneş’i orada bulacağımı biliyordum, utanıyordu tabii kapıyı çalmaya, aramızda geçen onca şeyden sonra. Açtım. Sarı saçlarını gördüm. Hemen gözlerine baktım, o masmavi gözler, sarıldım Güneş’e, içim ısındı, Çiğdem’i bile unuttum bir ara. Beni affedecek misin, dedim, unuttum bile, dedi. Oysa biliyorum ki affeder ama unutmaz, bunu söyledim ona, sonra beraber güldük halimize, tıpkı eski günlerdeki gibi. Sonra konuşmaya başladık, Güneş bana son maceralarını anlattı, güya şehirden şehire dolaşan bir kumpanyaya girmiş, ne kadar saçma, bu bir rüya olmasa kesinlikle inanmam, orada gitar çalıyormuş, o kadar kötü gitar çalan biri için bir mucize bu! Anlatayım, Güneş’in müziğe hiç kabiliyeti yoktur, o aslında ressamdır, harika resimler yapar, benim de resmimi yapmıştı bir kere, hâlâ saklarım, dolabımın alt gözünde saklarım.

Kapı çalındı, bakındım, Güneş yoktu, hiç gelmemişti, herşeyi ben uydurmuştum.

Kapıyı açtım. Çiğdem sandım önce, ama değilmiş, geleni hiç tanımıyordum, “Ben,” dedi, “nişanı bozuyorum.”, bunu dedikten sonra da parmağından çıkardığı yüzüğü kafama fırlattı! Şaşırdım, anlamadım, bir şeyler söylememe fırsat vermeden çekti gitti, yüzüğün içinde benden sevgiler yazılmıştı… KAHRETSİN! Bu benim el yazımdı. Ben kimdim, o kız kimdi. Koltuğa çöktüm, Ergin’e baktım, sonra sahile gidip deniz kenarında yürümeye başladık, bir kapının önüne geldik, Ergin kapıyı gösterdi, açmaya korkuyordum, açamadım. Arkama döndüm, Ergin’in kapıyı açışını duydum, sonra boynumda bir sıcaklık. Güneş gelmişti galiba en sonunda, tam başımda duyuyordum onu, gelmişti demek!

O sırada öldüm. Belki de çok önce.


Bu da diğer bahsettiğim hikayenin ta kendisi. Adı “Sürpriz” imiş. Aynen yaşanmıştır, çok yaşa Patron, çok yaşa FCH!..

Sun 25-07-99, 22:26:12

Sürpriz.

Oğuz 24 yaşındaydı ve yalnızdı, canı sıkılıyordu, çok. Bir arkadaşının şirketinde çalışıyordu, sayfa tasarımı. Ve bir sevgilisi vardı, sevdiği, herşeyi. Günler geçmek bilmiyordu, uzun, çelikten. Sevgilisini özlüyordu Oğuz, günler geçmek bilmiyordu, bir arkadaşının şirketinde çalışıyor, yalnızlığından canı çok sıkılıyordu.

Sevgilisi bir başka şehirdeydi, uzak. Arkadaşları da, onlar da uzak, onlar da uzak… uzak. Başka hiçbir şey. İşleri bitmek üzereydi ve gün. Güneş, ötedeki tepelerin ardından doğalı saatler- seneler olmuş- gibiydi. Ve yalnızdı, tek başına suskunluk.

Telefon çalıyor. İşinde çalıştığı arkadaşının gelmesine daha günler var, biliyor. Telefon çalıyor. Sevdiği uzak. Telefon çalıyor. Açsa mı? Telefon. Nasıl olsa telesekreter. Telefon. Gene de yalnızlık hükmünde, yükselen. Çalıyor.

Arkadaşı dönmüş, ne güzel. Onu karşılamaya gitse (servis arabası – minibüs yolun diğer tarafında, durmuş. Bekliyor.). Merhaba. Sıcak bir gün. Çantalar aracın içinde ve minibüs. Beş kişi- biri şöför. Gazete okuyucuları. Arka koltuk. Üç kişi orada, beşin biri şöför, bir de şöförün yanı. Sıcak bir gün. Diğer şehirdeki herkes. Kimse yok.

Çantalara uzanıyor. Oğuz. Adı bu. Sıkılıyor. Neden? Bilinmiyor. Yetersiz veri ama sonuç. Çantalara uzanıyor.

Derken gülmeler işitiliyor aracın içinden… Arkadaki üç kişi, şu gazete okuyanlar hani, onları saklayan gazetleri neşeyle indiriyorlar: Oğuz’un diğer şehirdeki arkadaşları! Hepsi burada, herşey ne güzel! Şöför de tanıdık gelmeye başlıyor, derken, yıllardır görmediği başka bir arkadaş! Güneş tepede, her yer yeşil, her yer çimenler, çocuklar parkta koşuşuyorlar, herkes neşeli. Bir sevinç dalgası geliyor, vuruyor Oğuz’u, yüzüne sonsuz bir tebessüm yayılıyor. Hepsi araçtan inip sarılıyorlar birbirlerine. Tüm şehir, o şehri var eden bütün insanlar gelmişler işte, araçtan iniyorlar. Oğuz, neşeyle sarılıyor onlara… Güneş daha da bir parıldıyor şimdi. Sıcak, sımsıcak bir yaz.

Yeni öğrendim, tüylerim hala diken diken! Haydi gözüm aydın!

Banks, Matter (2008)

Matter is a forthcoming novel from Iain Banks, under the name Iain M. Banks. A science fiction novel, it is the latest in his popular Culture series. Currently expected for publication February 2008.

From an interview with The Guardian newspaper at the Hay Literary Festival on May 25 2007:

Banks tells me that he has spent the past three months writing another Culture novel. It will be called Matter and is to be published next February. “It’s a real shelf-breaker,” he says enthusiastically. “It’s 204,000 words long [544 pages, according to Amazon] and the last 4,000 consist of appendices and glossaries. It’s so complicated that even in its complexity it’s complex. I’m not sure the publishers will go for the appendices, but readers will need them. It’s filled with neologisms and characters who disappear for 150 pages and come back, with lots of flashbacks and -forwards. And the story involves different civilisations at different stages of technological evolution. There’s even one group who have disappeared up their own fundaments into non-matter-based societies”.

…come 7 February 2008 come…

Hollanda’da yaşam hakkında bilmedikleriniz..

(ya da sizin bilip de, benim önceden bilmediklerim ama artık biliyor olduklarım)
(ya da “… ve bilmek isteyip de soramadıklarınız…” 8P)

Burada uygulaması çok kolay olan ve hayatı kolaylaştıran pek çok şey gördüm. Misal için bkz. aşağıdaki resim:

Hollanda Lalala

En soldaki mor şey, fena halde TRT’de Ece’nin çok sevdiği çocuk programı olan “Elma Kurdu Nam Nam”ın baş kuklalarından Hopi’ye benzeyen elyakmaz (bu terimi sanırım ben uydurmuşum – hani şu eldivenler var ya, fırından bir şey alırken, eliniz yanmasın diye kullanırsınız…) Onun sağında, üzerinde bilmemne kaas yazan arkadaş, rendelenmiş kaşar peyniri olup, asıl sürprizi pakedinin açma/kapama kısmında zira amcalar bunu kilitli torba mantığıyla yapmışlar, her daim taze; lastik, tel, selobant uğraştırmıyor. Onun yanında, yandan gördüğümüz koyu yeşil paket Pandan Rijst (Rice). Burada Çinli nüfusun yoğunluğundan olsa gerek, 4-5 farklı çeşit pirinç var, bu Pandan Rijst hem dolgun, hem leziz hem de cinsinden olsa gerek, ne kadar su verirseniz verin (ve tabii ki makul ölçülerde), her daim başarılı sonuç alıyorsunuz. Bu pakedin mucizesi ise bir değil, tam iki tane! İlk olarak, en sağdaki mavi süt kutusunda da göreceğiniz üzere, yan tarafında ölçekli şeffaf bir bölge var, böylelikle pakette ne kadar kaldığını bir bakışta şıp! diye anlıyorsunuz. Pirinç için pek gerekli bir özellik olmasa da, sütün durumundan haberdar olmanız bazen nefsinizi kurtarabiliyor. Gelelim pirinç pakedimizin ikinci özelliğine: ben resme bakınca görebiliyorum ama belki bildiğim içindir. Pakedin ağzı hali hazırda kalınca ve uygun ebatta bir selobantla tutturulmuş geliyor. Siz de kullandıktan sonra, rahatlıkla kapatıyorsunuz, taşma sızma damlama olmuyor. Sütün solunda, üzerinde “Bar-Le-Duc” yazan kutuda su var. Şişeyle bir şey alırsanız, pet şişe bile olsa, şişe parası kesiyorlar. Burada İtalya’daki gibi soda düşkünlüğü yok ama pek su satılmıyor zira herkes harıl harıl musluktan içiyor. Ben pek tadını sevmedim, o yüzden biz dışarıdan alıyoruz ama bizden başka alan da görmedim şimdiye kadar. Yine dikkat ederseniz, süt kutusunda da, su kutusunda da dökme yeri eğimli. Türkiye’de bizi çileden çıkartan bir şeydi bu eğim, daha doğrusu eğimsizlik meselesi. Meyve suyu alırsınız, bardağa koyana kadar, içindeki sıvı ilk dökülme anında çıkışın hepsini kapladığı için hava sıkışır, üstünüz başınız oranız buranız keyfiniz zevkiniz batar, sinir olursunuz. ama işte çözüm bu kadar basit.

Gelelim ikinci resmimize:

Hollanda Lalala2

Bu resimde daha iyi görünsün diye selobanta zum yaptım, ondan başlayayım: bantın çeperleri zig-zag gidiyor, böylelikle kullanacağınız bant kadarını açtıktan sonra, koparmak için ağzınıza götürüp salya sümük yapmak yerine, en yakın zig-zagdan biraz çekip, kolaylıkla koparıyorsunuz. En soldaki telefona benzer tuşlu beyaz alet ise, internet bankacılığında kullanılan kod üretici. Bankanın sitesine bağlanıp, hesap numarınızı ve kart numarınızı giriyorsunuz, o da size 7-8 haneli bir sayı üretip, bunu bu alete girmenizi istiyor. Siz alete kartınızı takıyorsunuz, şifrenizi istiyor (buradan da anlıyoruz ki, şifreniz dönüştürülmüş şekilde kartta tutuluyor. Eğer Meren burayı okusaydı ya da ben onun sözünü dinlemiş olsa idim, parola / şifre farkını çok zügel veren bir örnek vücuda getirmiş olacak idim ;), şifrenizi giriyorsunuz, bu sefer internet şubesinin verdiği sayıyı istiyor, sonrasında da sizin verdiğiniz bilgilerle bu bilgiyi yoğurup bambaşka bir sayı üretiyor. Siz de bu sayıyı giriyorsunuz, bye bye annemizin kızlık soyadı, bye bye doğduğumuz yer! Çaydanlık muhabbetine gireceğim şimdi ama ben de biliyorum, bunlardan Türkiye’de de var (tea-light olayı) demliyorsunuz çayınızı, koyuyorsunuz oraya, altına da bir tane mum, oh, siz içerken sıcak tutuyor deminizi. Lakin sorulması gereken soru, Türkiye’de 105 tane mumu 3 avroya alabiliyor musunuz (1), eğer alabiliyorsanız bile orada x kazanıyorken verdiğiniz 3 avro ile burada xxx kazanıp verdiğiniz 3 avro aynı mıdır? Bir de Lipton burada yeni bir seri çıkardı, piramit seri, oralara da gelirse tavsiye ederim, Earl Grey’inde yasemin var ve içtiğim en iyi Earl Grey’lerden biri. Bir de serinin orman meyvelerini aldım, kokusundan yenmiyor, nefis bir şey, tadı yoğun yalnız. Bir tane bu orman meyvelerinin piramitinden iki tane de Earl Grey piramitlerinden atıp demliyorum, ohh ohh ohh…

Bir de şu mesele var, okulla ilgili, aslında buna ayrı bir giriş yapacaktım ama iki aydır böyle deyip duruyorum, iyisi mi buraya alayım. Kaynağım TUDelft’in verdiği “International Student Guide”:

Teaching methods and Cultural Differences
Student – staff relationships

You will soon notice that Dutch people are very direct in their manner of speaking. They are also not afraid to criticize others. This assertiveness and directness is not limited to interpersonal relationships outside TU Delft. Also in student-staff relationships, the Dutch tend to find being honest and open far more constructive than being silent or indirect about something for the sake of peace of mind. If you know how to deal with this openness, it can allow for greater clarity in communicating with others, both within and outside TU Delft. Most important, remember it is (generally) not intended to offend.

Student-staff relationships are typically less formal than most non-Western countries. For example, students often call members of staff by their first name, professors as well as lecturers. This may seem a bit strange or even inappropriate to you, but it is not an expression of disrespect. In the Netherlands, people feel that respect is something you earn based on what you do and the personality you are; it does not stem from your wealth, your position or the size of your car. Informality, however, does not mean that lecturers and professors expect to have social contact with their students outside the University; it is purely professional working relationship. Members of the staff do not expect to be offered gifts of any sort. A lecturer must assess his students impartially, and anyone accepting a gift from a student may be seen as compromising his or her integrity.