multimedia

Numb3rs
numb3rs House’u alın, tıbbı çıkarıp yerine matematik ve fiziği koyun, Hugh Laurie’yi de bizim sevgili gözümüzün bebeği Joel Fleischman Rob Morrow’la değiştirip, hastalık yerine de hastalıklı insanları koyun alın size oldu mu Numb3rs…

Ama House öyle anlaşılmaz tıbbi terimleri sıraladığında ne kadar profesyonel oluyorsa, bu numbers’daki matematikçi ve diğer fizikçi arkadaş (Peter MacNicol oynuyor bu arada fizikçiyi – hani Ally McBeal ve Sophie’nin Seçimi) ne zaman ağızlarını açsalar çok kötü oluyor anlayana. Ya yerçekim kanununu bütün dünyayı çözecek bir şey gibi pazarlıyorlar, ya hiç komik olmayan bir şeyi geek esprisiymiş gibi yapıyorlar ya da poff, bu en kötüsü, nasıl anlatayım ki? Schrödinger’in Kedisi’nin Alev Alatlı tarafından kitap ismi yapılması gibi mesela, öyle kötü bir şey. Anlamadan “cümle içinde kullanma” sevdası (bu tür terimleri / olguları cümle içinde kullanmak istiyorsanız şayet, bana başvuracaksınız, ben de size QM’den 5 soru soracağım, bu kadar basit)…

Örneğin bkz:

“If something as simple as a heavy bottom antiquark bound with a strange quark can reverse its identity three million times a second, how do we expect something as complex as the human mind to simply remain unchanged?”

ya da

“We assume that Dwayne Carter intends to get to China from Los Angeles by a direct and safe path. Now, he is aware of all the resources at your disposal: police dragnets and surveillance on family and friends.

I mean, you don’t need Karmarkar’s algorithm to see where this is going.

Ernst Strauss posited a roomful of mirrors and a man lighting a match.
(…)

Well, it was 40 years before George Tokarsky devised an answer: a 26-sided room.”

ama mesela öldürücü bitirici bir örnek için: (Abdülcanbaz’dan HAyatın Anlamı da Çıkabilir Netekim kategorisi altında saklanmak üzere)

Consider the game of chicken in which there are three nash equilibria. Each driver can choose to drive straight at the other consistent with a rational strategy and rationally crash.

So game theorists recognized this conundrum during the 1950s as we contemplated nuclear annihilation. Mathematical theory confirmed what we instinctively understood that the sane man often operates at a disadvantage.

So what am I illustrating?

I’m illustrating the ability of math to do more than define the parameters of our lives. It can illuminate the human condition.

And some day, perhaps, it will even define what lives deepest in our hearts.

offf offf. Dizi güzel bu arada, yani izlenebiliyor, tebessüm oluşturuyor bu bilimsel pek bir kompleks breh brehler de yanında… House’la bir ortak yanı daha: House’un yapımcısı Bryan Singer, bunun yapımcıları da Ridley ve Tony Scott, daha ne olsun! 8)

Bu da bizim ekip. Numb3rs takımından 15 kat daha karizmatik değilsek neyim! 8)

mat3rials

Mirror Mask
Mirror Mask, Neil Gaiman’ın yazdığı ama Gaiman’ın değil de, Dave McKean’in (Sandman kapakları ile Kara Kule – Wizard and the Glass’ın iç çizimleri) mührünü bastığı bir nevi David Bowie’li Labyrinth’in varyantı. Güzel seyirlik ama bir yandan da tipik Gaiman abuk subuk “çocuk kalmış hiç büyümemiş bir yazarım ben!” böğürtüleri.. yani bir şeyin ilginç olması demek bin tane şu ya da bu şekilde şu kadar ya da bu kadar şeyi art arda sıralamanın da ilginç olacağı anlamına gelmiyor pek yazık ki… Yani film değil de, adventure oyunu yapsalarmış, daha bir amaçlarına hizmet eder olacakmış gibi geliyor bana yoksa bir şüphen mi var? Filmde başrolü oynayan Stephanie Leonidas mıdır kimdir kendisi, o hanımı yakın takip listeme aldım. Güzel değil ama bir şeyleri var kendine çeken. Bu bağlamda Numb3rs’da da bir Ramanujan(!) var ki, o da aynı kategorinin insanı. Değişik şeyler bunlar, organize organze filan. Bu Mirrormask’ı Selma’ya izletmek gerek diye düşünüyorum, sanırım çok beğenir (resim yapan kızlar kardeşliği sisterhood).

Flogging Molly
Bu gruptan da -tıpkı az evvel kulaklarını çınlattığım MirrorMask gibi- Neslihan ve dünyalar iyisi yavuklusu Brian sayesinde haberim oldu. Alkole İrlandalı karıştırın (Atlı Süvari gibi oldu), alın size Floggin Molly süper gaza getiriyor insanı. Nefis bir şeyler. İrlandalı şansları daim olsun, çok sevdim ben bu çocukları..

Üç gün sonra karıma, kızıma kavuşuyorum hayırlısıyla, son 10 dakikadır manyak bir Spoonfull konser kaydı dinliyorum, (baktım şimdi daha da 6 dakikası var amma öttürmüş Clapton amcam yaw..), az evvel bera’dan süper bir haber aldım, daha ne ister deli gönül yahu!

Kalın sağlıcakla,
Sururi down and under
Sururi over and out–

man of the hour ya da wovie zowie

Tesadüf bu ya, beri yanda Pearl Jam’den “Rearview Mirror” çalıyor. Geçenlerde Neslihanlara gittiğimizde depreşti yine. Gerçi şu avakado mudur, papaya mı, artık her neyse, işte onun olduğu 2006 tarihli albümleri hakikaten iyi gibi ama 10 yıl sonra 10 yıl yaşlı adamların yapmasını bekleyeceğim müzik değil. Hoş, Metallica Load’da yaşının icap ettirdiği müzik yaptı da bana yaranabildi mi nein davut, bu derin bir tutku.

Buraya geleli çok olmamıştı ki, gayet normal bir grup toplantısında ortalığı berbat etmiştim (bkz: “so much for the self esteem…“) hani, işte onun sıkıntısını bir türlü atamamıştım üzerimden. Burada “kendini onaran malzemeler” nam-ı diğer “self healing materials” (SHM) üzerine çalışmalarda bulunmaktayım. Üniversitenin çeşitli bölümlerde SHM üzerine çalışanları bir araya getirmek için oluşturduğu bir grup var, işte mimarlıktan elektroniğe, vesaire vesaireye kadar birçok bölümden insan 2 ayda bir toplanıyoruz, neler yaptığımızı anlatıyoruz. Benim ilk katıldığım toplantı 2 ay kadar önceydi ve o toplantıda grup başkanı “Emre, bir dahaki sefere sen konuş bakalım..” dedi, ohoooo, daha iki ay var, yazar da yazarım… Mamafih kazın ayağının öyle olmadığı toplantıya çok kısa bir süre kala ortaya çıktı. Cuma günü Bengü ile Ece’yi yolcu ettikten sonra başladım harıl harıl çalışmaya. Daha evvelden de yazmıştım, hatırlıyorum, İTÜ’deyken sabahlamak eğitimin gereğiydi, hele son dönemdeki final haftamda bir haftayı toplamda herhalde 10 saat kadar filan uyuyarak geçirmişimdir (ve dahi son sınava da girdiğimin gecesi ilginç bir şekilde uyanmıştım – baktım sanırım yazmamışım, HaytNet’teki ilgili mesajı bulup bunun altına iliştiririm elbet bir ara). Ama insan yaşlanıyor. Uzun zamandır sabahlamak benim için 5 gibi yatıp 7 gibi kalkmak, yani ille de uyunacak. Neyse, pazartesi günü grup toplantısı vardı, orada prova mahiyetinde sundum benim sunumu (“tutacakları tutun!” yazardı otobüslerde, sunumu sunmak da farklı bir şey olmasa gerek). Sanıyorum o ilk geldiğimin batırışının izlerini silmeyi becerdim nihayet. Ama bir sürü düzeltme ve geliştirme ve değiştirme önerisi aldım (bunun anlamı: pazartesi sabahla, salı sabahla). Çarşamba günü başladım sunmaya.

Bu sunum olaylarında, sözlülerde filan çok heyecanlanırım. Elimde olan bir şey değil ama şimdiye kadar hep bir şekilde avantajıma çalıştı bu heyecan. Heyecanlanınca daha samimi daha spontane oluyor gibi. Genç bir lisans/master/doktora öğrencisi için, onu tanıyan bir kesimin gözünde bu sempatik olsa da, kendisini tanımayan ve safi akademik enformasyon için izlemelerde olan bir izleyici güruhu için kart bir postdoc aynı sempatiyi oluşturamıyor. Yani ben anlatırken yine başka bir boyuta gittim, iyi geçti seminer ama sonradan iyice düşününce, iyi geçmiş olmasına rağmen seyircilerin bir kısmını ara ara kaybettim (you can fool a person for all the time all all the people for some time but you can not fool all the people all the time – Abe Lincoln mıydı? 8) Neyse, sağ kurtuldum çok şükür, tekrar özgür bir insan oldum ama çok fena gerilegelmiştim (“gerileee!” as in Altan Erkekli çığırıyorken “Cemileee!” previously in Bir Demet Tiyatora). Şimdi rahatım, mesela bu blogu yazıyorum (aslında bloga üzerindeki tarih olan Çarşamba gecesi başlamıştım ve bugün günlerden cuma (tekrar et) neyse, better late than never geç olsun da güç olmasın ve dahi I want to break free (God Knows).

Evvelsi gün Emir’in current lokasyonundan (Minnesota) Susy Cream Cheese’e ve Zappa’ya, Zappa’dan FreakOut!’a (ki zannımca gelmiş geçmiş en mama (of intervention) albümlerden biridir), oradan da yine Emir, Ben ve dahi İdris’ime zapladım (Dit ist een reason for that “wovie zowie” in the başlık).

Anneannem iyi gibi çok şükür, konuşuyoruz hemen her gün. Bu pazar (17) akşamı İstanbul’a konacağım (I am the fly, I am the fly – fly in the ointment (Wire)), hemen anneanneme gideceğim, Salı (19) gecesi Ankara otobüsüne bineceğim, Çarşamba (20) sabahı Ankara’ya ayak basacağım, Pazar günü (24) İstanbul’a döneceğiz ailecek, 28’inde de İstanbul’dan evimize hayırlısıyla inşallah. Diyeceğim odur ki cemaati İstanbul’a, hazır benim bekar yakalamışken, mesela 19’una ayarlayalım bir Çorlulu Ali Paşa ziyareti. Arkadaşlarımın arasında bir sürü işsiz güçsüz var (Hande, Gürer, Betül(?)), bir sürü de semi-işsiz geek tayfası (Eki, Çağlar, Disq(?) başka kim vaa?) fırsat bu fırsat (Ve bir de: Eki, eki hiç haberleşemedik poff yani! Özledim seni en çok). Böyle de bir şeyler.

Bu arada ilginçtir, Ankara’dayken bir Niğde gazozu içerim diyorum, bir de Tömbeki’ni hayalini kuruyorum (Arkadaşları karıştırmazsak). Bir de (asıl ilginç olan şey buydu) ODTÜ’ye gitmek kadar (ondan da çok belki) ODTÜ Esat personel servisine (sabahtan) binmek istiyorum (niyeyse) ama işte o mümkün değil (herhalde niyeysenin cevabı, “ODTÜ Paket”inin tanımının servisle başlıyor oluşu).

Güzel günler göreceğiz çocuklar.. (İnşallah)
İmza: Sizi Seven Sururi.

Haberler..

Bengü ve Ece. Az evvel eve döndüm havaalanından. Ece’yle Bengü’yü Ankara’ya yolcu ettim. Utku’nun nikahı için gittiler. Ben de 17’si akşamı İstanbul’a ineceğim, 19’u gecesi de Ankara’ya yola çıkacağım, 24’ünde İstanbul’a birlikte döneceğiz, 28’inde de sabahtan Hollanda’ya döneceğiz (bir aksilik olmaz ise).

Bengü ile Ece buraya ne zorlukla gelmişlerdi. Gelememişlerdi aylarca. Vizede sorun çıkmıştı, vize bir türlü çıkmamıştı. Ne zaman geleceklerini bilemeden sonunda yalnız gelmek zorunda kalmıştım. Şükür ki, benim gelişimden 17 gün sonra kavuşmuştuk birbirimize.

Önce bilette sorun çıktı. THY ilk başta akla geldiği kadar iyi bir havayolu değil. Bengü bütün bilgilerini girdi, bilgilerin doğruluğunu onayladı ve sonra elektronik bilette adının “Bengü Taşcı” olarak yazılmış olduğunu gördü (tam adında yasal olarak kızlık soyadını da kullanıyor ve pasaportta da böyle yer alıyor). Kaygılandı, kuruntu yapmakta olduğunu söyledim, yine de bir teyit edelim dedik, THY’ye e-posta ile durumu sorduk ve hiç beklemediğimiz bir cevap aldık: Mutlaka bileti cezalı olarak iade edip, yeni bir bilet almamız gerekiyordu. Halbuki suç bizde değildi, biz bilgileri doğru girmiştik fakat alet son dakikada isim bilgisini Miles & Smiles hesabından okumuştu. Olsun, onları bağlamazdı, bilet cezalı olarak değiştirilecekti. Sonra telefonla sorduk, aynı cevap. Bu saçmalığa iyice sinir olduk, bir haftasonu kalktık Amsterdam Schiphol Havaalanına gittik, oradaki THY ofisiyle konuştuk, “Bir şey olmaz” dediler, biz de zaten bu cevaba dünden razı olduğumuz için daha fazla kurcalamadan eve döndük. Ama yine de bu yüzden bir şeylerin ters gitmeyeceğinin garantisi hiçbir şekilde yoktu elimizde. (Ayrıca, unutmadan bir şey daha THY ile ilgili: Eğer biletinizi kredi kartı ile aldıysanız, kredi kartı hamilinin de check-in yaptırırken yanınızda olması gerekiyor.)

Sonra bambaşka bir yönde bambaşka bir gelişme oldu: Bengü ile Ece’nin gitmesine iki gün kala, yani evvelsi gün, öğrendik ki, Hollanda’dan bir de “dönüş vizesi” denen bir vize almak durumundaymışız. Bunun sebebi de, ikisinin de hala oturum izni başvurularının işlemde olması ve pasaportlarındaki geçici oturum izni ile ikame ediyor olmaları imiş. Dün göçmen bürosunu aradım ve telefonla konuşmaktan o kadar nefret etmeme rağmen toplamda 45 dakika olmak üzere üç iç karartıcı boğazına kadar bürokratik konuşma yaptım (“Sadece cenaze gibi acil durumlarda verebiliyoruz dönüş vizesini.” “Eşimin kardeşi evleniyor.” “Biraz bekleteceğim, ilgili arkadaşlara danışmam lazım. (…) Sizin kardeşiniz mi evleniyor?” “Hayır, eşimin kardeşi” “Hah, iyi o halde çünkü ancak 1. dereceden muhataplara izin verebiliyoruz. Kesin bir şey diyemeyeceğim fakat eşinizin izni büyük ihtimalle verilir.” “Peki kızımın? 22 aylık ve annesine muhtaç” “Onu bilemeyeceğim fakat herhalde verilmez. Sadece 1. dereceden yakınlar faydalanabiliyor ama yine de sorun tabii ki” “Yalnız, söylediğim gibi, yarın uçakları kalkıyor…” “Yarın mı? Ah demek yarın” “Evet. Dediğim üzere biz de böyle bir işlemden ancak dün haberdar olduk ve bu yüzden panik halindeyim.” “Ben telefonunuzu alayım, size izni verecek yetkiye sahip arkadaş şu anda toplantıda, o sizi arasın” (Aramadı, ben aradım ama hakikaten bu sorunun çok çok küçük bir parçasıydı)). Muhataplarım çok şükür ki gerçekten iyi, anlayışlı insanlardı fakat şu “biliyoruz ama…”lar vardı tabii bu tür konuşmaların olmazsa olmazları. Yalvar yakar sağolsunlar bu sabaha bir randevu ayarladılar (ki normalde en az 2 hafta bekliyorsunuz randevu için). Sabah oradaydık, şükür kazasız belasız alabildik “dönüş vizelerini”.

Uçağa da sorunsuz bindiler. Allah kavuştursun bizi.

Bir şiir, bir şiirden bir kuple.

Şiir : Oktay Rifat, Karıma.

Şiirden bir kuple :

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu
Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta
Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim

Pablo Neruda, Bu Gece En Hüzünlü Şiiri Yazabilirim.

Memleketten haberler… iyi değil.

Anneannem. En son aldığım haber “beklenildiği” şeklindeydi. Bir daha aramadım, sormadım. Sormaya korkuyorum, beklenilenin gelmesindense beklemenin geniş bir zamana yayılmasını tercih ediyorum. Türkiye’den kilometrelerce uzaktayım ve yapabileceğim bir şey yok. Türkiye’den kilometrelerce uzakta olmasam da yapabileceğim bir şey yok. Yapabileceğim bir şey… yok.

Anneannem ve ben - Ağustos 2004

Anneannem ve ben - Ağustos 2004


H. Yağmur Akgün – Dedemin Ardından
Koray Löker – Rahat Uyu

house 411

lost 401 hala aynı jack, hala aynı kate, olmuyor böyle, bu arada, flash forward’larda tekrar adaya gidecekler anlaşılan, çok sevindim, Stephen King’in IT tadı olacak çok zügel çok zügel. House’un 411’ü çok güzeldi, hani şu güney kutbunda geçen, mira sorvino! Baktık sonra en son Mighty Aphrodite’de görmüşüz herhalde ona rağmen çok tanıdık, belki olayı budur, çok tanıdık olması, neden olması(n)? Ayrıca bir de aklıma Echobelly’den “Insomniac” geldi, echobelly’m geldi mamafih Türkiye’deki dvd’lerden birinde kalmış. Yardım youtube yetişti. Bir de bir de echobelly gelince smiths de vardı zaten bütün günlerdir bir şekilde aklımda, servisteki “şu” ile “şu” geldi sırasıyla (nu?). Bisiklete biniyorum güzel burada havalar, Levent haftasonu Eymir’de çekilen resimler göndermiş, Eymir buz tutmuş öyle böyle değil. Edip Cansever (bir de)


Vaktim yok görüşmeye kimseyle
Ruhi Bey!
Kendimle bile, kendimle bile.
(Olmaz ki, kimse kimseyi sevemez
Ama hiç kimse.)

Insert alakasız resim here: Alınız:

Vadym, Andy ve Sururi, 20080125

Guitar Hero III

Barış’la hep konuşurduk öteden beri. Sonra IT Crowd’da da oynadılar. Guitar Hero III, bir geek’in istediği her şeyi veriyor, mutlaka oynanmalı. Klavye herhalde joystick-gitarın yerini tutmuyordur ama öbürünün tadını bilmediğimden pekala oynanıyor… Şarkı eklenememesi (/teoride eklenebiliyor olsa bile pratikte imkansız olması) kötü (Frets on Fire demeyiniz bana, kötü yaw o, python bu işlerde sucks diyeyim ben bir de. Python’la ekşın oyun kodulması yasaklanmalı).

Sonuçta, oynayınız, oynatınız, Guitar Hero III. Bizim hane halkının çoğu oyunun hastası oldu bir de bu arada. Normalde her dinlediğim şarkıda bana sesi kıstıragelmiş olan bir BYT, şimdi o günler hiç yaşanmamışçasına jın jınlıyor fütursuzca (mesela hemen yanımda, hem de saat 01.00 iken). Uykusuz her gece.

(Dee, aslında tam senlik oyun, geek dediğime bakma, geek’lik yeter şart ama gerek şart değil!)

Ayrıca bilgisayarların nasıl da işgal altında olduğunun resmidir Şekil B. Bengü o kadar dalmış ki, boyut kapısını yine açık unutmuş, feci cereyan oldu o gün:

Bengü Boyut Kapısı Taşcı İki Kompodor

eski ofisim yeni ofisim sim simi sim sim…

Sims’in “Cast Away” eklentisi çıkmış ama Bengü’nün de dediği gibi, “bir 5 yıl, daha da doğrusu 2 yıl geç kaldılar”.. Nitekim, bilindiği üzere 5 senedir Sims’i, son iki senedir de bizzat Sims 2’yi gerçek hayata uyarlamaya çalışıyoruz ve ne yazık ki halen “rosebud” hilesinin bu hayattaki muadilini keşfedemedim.

Gelelim ofisim eklentimize. Biraz garip olarak, geçen haftaya kadar, ben, hocam ve diğer postdoc Andy hocamın odasını paylaşıyorduk. Öyle pek ateşli tartışmalar, görüşmeler, gelişmeler filan beklemeyin, çoğu kez bir günaydın, akşam bibi, hepsi o kadar ama hakikaten verimli geçiyor. Sanırım ileride hoca moca bir şey olabilirsem asistanlarımdan da aynı şeyi isteyeceğim – ya da daha insaflı olup ilk üç ay boyunca mesela, yine mesela haftada üç gün sabahtan akşama benim ofiste geçirme zorunluluğu getireceğim… Korkunş görünüyor ama müthiş bir motivasyon sağlıyor. Hocanın ofisi yeterince büyüktü belki ama üç kişi olunca, ben de en son gelen üçüncü kişi olunca aşağıdaki resimde gördüğünüz masanın, size en yakın ucunda konuşlanıyordum:

Ofisim pre : 8D-04-07

Geçen hafta sonunda yeni ofis alanıma taşındım. Denize (göle) nazır, nefis bir şey (maşallah):

Ofisim post : 8D-02-0D

Ofisim post : 8D-02-0D

Ofisim post : 8D-02-0D

Ofisim post : 8D-02-0D

Görüldüğü üzere semi/pseudo-kübikıllar şeklinde yaşayıp gidiyoruz. Ortam daha çok kütüphaneyi andırıyor. Güzel, yorulunca/sıkılınca acaip rahat, alienware koltuğuma yüklenip, ellerimi başımın arkasında kavuşturup, suyu seyre dalıyorum. Hayat güzel, çok şükür, hamd olsun. (amin 8)