Power play..

Now is the winter of our discontent
Made glorious summer by this sun of York;
And all the clouds that lour’d upon our house
In the deep bosom of the ocean buried.

Big “S”, R3

Bunu özellikle severim… Yani HÖH! diye kaya gibi girer oyuna amca, böylesi tok bir masif kütle küt diye oturuverir, bir anda sessizlik olur, başlar çevrilir, sözcüklerin ritmi evrilir yavaştan steady’ye, taşlar yerine oturur. Ve işin asıl kısmı, bu tanımları oyuna bağlı kalarak yapmıyorum. Şiir olarak karşıma çıksa, sadece bu kısım olsa söz konusu yine aynı şey yine aynı şey. Wordslinger olayı.

(but could be as well —- well…)

“In his Autumn ‘fore the Winter
Comes Mans’ last mad surge of youth.”
What on earth are you talking about?

The Chameleons, Don’t Fall

Bu da çok sağlamdır. Chumbawamba’nın Thumbtumping’inin açılışı gibi ama o italik kısım cazırt! diye çiziktiriverir plağı. Bir de edebiyat/musiki ille de kasayım diyorsanız, Betül Hanım’ın kulakları çınlasın, Divine Comedy / Booklovers – bakayım youtube’de var mı… bilmiyorsanız yokmuş ama biliyorsanız buraya da bakın.

ve all time favorim as quoted by TSE in Gerontion from the big “S”‘ Measure for measure (Kafamı kırıyordum bu bilgiye ulaşabilmek için… kafamın arka tarafında her daim böyle bir şey var: neither youth.. but dream… noon. Eliot’tan ötürü bildiğimi de biliyorum ama kitaplar yok tabii. Google google, eliot shakespeare neither dream nor but dream. Birkaç ay önce bir kez daha girişmiş lakin başarılı olamamıştım, bu sefer tutturdum! 8) (sadece koyu+büyük kısım, btw):

Be absolute for death; either death or life
Shall thereby be the sweeter. Reason thus with life:
If I do lose thee, I do lose a thing
That none but fools would keep: a breath thou art,
Servile to all the skyey influences,
That dost this habitation, where thou keep’st,
Hourly afflict: merely, thou art death’s fool;
For him thou labour’st by thy flight to shun
And yet runn’st toward him still. Thou art not noble;
For all the accommodations that thou bear’st
Are nursed by baseness. Thou’rt by no means valiant;
For thou dost fear the soft and tender fork
Of a poor worm. Thy best of rest is sleep,
And that thou oft provokest; yet grossly fear’st
Thy death, which is no more. Thou art not thyself;
For thou exist’st on many a thousand grains
That issue out of dust. Happy thou art not;
For what thou hast not, still thou strivest to get,
And what thou hast, forget’st. Thou art not certain;
For thy complexion shifts to strange effects,
After the moon. If thou art rich, thou’rt poor;
For, like an ass whose back with ingots bows,
Thou bear’s thy heavy riches but a journey,
And death unloads thee. Friend hast thou none;
For thine own bowels, which do call thee sire,
The mere effusion of thy proper loins,
Do curse the gout, serpigo, and the rheum,
For ending thee no sooner.
Thou hast nor youth nor age
But as it were an after dinner sleep
Dreaming on both:

for all thy blessed youth
Becomes as aged, and doth beg the alms
Of palsied eld; and when thou art old and rich,
Thou hast neither heat, affection, limb, nor beauty,
To make thy riches pleasant. What’s yet in this
That bears the name of life? Yet in this life
Lie hid moe thousand deaths: yet death we fear,
That makes these odds all even.

Musiki: Üstüme vazifeymiş gibicesine…

RATM, “debut” albümü güzeldir.

ama Battle of Los Angeles daha da güzeldir…

[Guerilla Radio’nun hepinize selamı var, teker teker ziyarete gelecekmiş hepinizi hepinizi hepi—————-]

imza: dol dol aşkına gelmiş jın jın sururi. bass me up Tim.

ve news o’the world: yep. reunited.

Ondan başka (adır den det) ya da e pes doğrusu!

Sanırım Bengü’yle rekora gidiyoruz zira dün bir filmi daha bünyemize indirdik: Be Kind Rewind. Herkesin aksine, ben Gondry’den fazla miktarda haz edegelen bir insan tamlaması değilim. Eternal Sunshine of the Spotless Mind ilginçti ama kanımca o kadar da iyi bir film değildi – iyi bir fikir fakat bu fikrin iyiliğine çok fazla (asansör istiap haddi 3 kişi) yaslanan bir film idi. Björk kliplerini de fazla cilalı taş devri bulmuş idim. Yani sözün özü, öyle fazla bir beklentim yoktu filmden, “hoşça vakit geçirirsek ne ala, başka ihsan istemez” şeklindeydi(m). Başrol oyuncularından birinin Jack Black olması canımı sıkıyordu – Jack Black’ı ilk olarak -pek çok akranım gibi- ben de High Fidelity’de görmüş ve çok beğenmiştim ama ondan sonra bir sürü filmde birbirinden kötü ve sulu ve şaklaban ve kendini oynadı ki, haliyle buz gibi soğudum ondan.

Güzel bir filmdi. Söylemeden geçemeyeceğim, filmdeki Swedening olayına daha evvel başka bir janrda rastlamış, pek de beğenmiştim. Bahsettiğim, oyunları gerçek hayatta canlandıran mega64 tayfasının işleri – gerçi onların innocent bypasser’lara sataşmaları beni geriyor ama onun dışında iyiler (dün yine kontrol ettim, assasin’s creed ile final fantasy’yi de eklemişler repartuara – özellikle FF süper olmuş).

Neyse, film samimi idi (ya da bana öyle geldi ama benim için ikisi de aynı oluyor doğal olarak) + oyuncular iyiydi – Eternal Sunshine of the Spotless Mind’da yaptığı starlar kadrosu yaptım ben, gelin yeyin he mi! hatasını tekrarlamamış, ölçülü bir seçim yapmış (yine de umut ediyorum ki 3. filminde adlarını hiç duymadığımız ama yan rollerden aşina olduğumuz oyuncuları oynatır). Jack Black bu film sayesinde, biraz doğrulttu bendeki imajını, darısı Kung Fu Panda’nın başına.

Film dediğim gibi, ondan beklediğimin aksine oldukça sıcak ve samimi idi, handiyse bizim oğlanın çekmiş olabileceği film havası vardı. Sonu fazla geyik olsa da, izleyici kitlesi iyi belirlenmiş ve ona göre çalışılmış, gönderme yaptığı filmler ve izleyicilerden gelen tepkiler hali uygundu, buradan da bir 7.86 puan verelim.

Evet, artık ben de Gondry’nin bir sonraki filmini merakla bekleyenler kervanına yazıldım bu vesileyle, adım EST, 30+ yaşındayım.

Her güne bir film kuşağımıza artık ara verelim, bu akşam fotoğrafları düzenlemek istiyorum…

İki film birden kuşağı..

Dün, herhalde bir yılı geçmiştir, işte o kadar uzunca bir süredir elimizde bulunan 2 Days in Paris‘i nihayet seyredebildik. Altyazı insanı olduğumdan, filmin hiçbir yerini kaçırmayayım istiyorum… Bu filme de bir türlü cuk oturan bir altyazı bulamamıştık hiç (hem Fransızca hem de İngilizce gidiyor film). Nihayet bir tane bulduk da seyredebildik ve çok eğlendik. Hayranı olduğumuz Before Sunrise / Sunset’in çekim alanından bir hayli uğraşarak da olsa kurtarmayı başarmış Julie Delpy, sırf bu yüzden bile film başarılı sayılabilir. Gerçekten de benzer/kıyas yapılabilecek bir minval üzerinden film çekebilmek cesaret işi ama rahat bir nefes alabilirsiniz: film bittiğinde özgünlüğe dair baştaki şüphelerinizin hiçbiri gerçekleşmemiş oluyor. Ayrıca son derece eğlenceli idi. Birçok arkadaşınızın karakteristik özelliklerini filmde görebilirsiniz!

Gelelim ikinci filmimize, bunu bugün seyrettik : El orfanato. Hani e-postalarla gezinen bir tespit vardı, işte “Dünyanın en iyi rapçisi beyaz, en iyi golf oyuncusu siyah (bir de bir şey daha vardı)…” onun gibi özelliklere sahip bir film idi bu da. Bu dünyanın çivisi artık nasıl çıkmışsa, söyleyin kuzum, ne zamandan beridir bir korku filmi

i) ülkesi tarafından en iyi yabancı film oskar adayı olarak gönderiliyor?
ii) sonunda gözünüzü yaşartıyor?
iii) goyaları silip süpürüyor?

Film güzeldi, iyiydi, referansı (P.Pan) yerinde ve oturmuştu.

Neyse, çok seyreden mi bilir, çok yazan mı, yeter bu kadar, sevgiler saygılar kuşağı..

Hamiş: Öbür mesajlarda değindim mi, hatırlayamadım ama üç film (Atonement, Otesanek, Orfanato), üç cases of the how cruel the kids can get (/really are)

Otesanek

Dün Brian sayesinde haberdar olduğumuz Otesanek‘i izleyelim dedik. İlk olarak filmin Japon değil de Çek yapımı olduğunu fark ettik. 20. dakika civarında Bengü bir başka şeyi fark etti – filmin, “ne seyredelim?” kısmında ele aldığımız İspanyol korku filmi El Orfanato olmadığını (zira birçok kereler gülmüştük o dakikaya gelene kadar). Filmin 40. dakikalarında son derece baymıştık ama nedense seyretmekten vaz geçmedik (bir defasında da kapatmanın ucundan döndük) zira, elimizde dizi yoktu ve başka bir filme geçmek için vakit çok geçti. Gelgelelim, film ilginç bir şekilde toparlandı, temposunu oturttu ve Jeunet-Caro’nun Delicatessen’inkine benzer bir tatlılığa büründü. Hatta uzunca bir süre “uzun metraja gerçekten gerek var mıydı ki? Kotarıvereydiler kısa bir filmi, daha güzel olmaz mıydı?” şeklinde düşünegelen beni bile, sürenin gerekliliğine ikna etti.

Filmden çıkartılacak dersler:

* Kitaplardan / filmlerden sıkılıyorsanız, evet, yarıda bırakın ama arada sırada yarıda bırakmayın. (Entelektüel sayntifik relasyon/gönderme istiyorsanız, Feynman’ın bilgisayarlar arada sırada hata yapabilecek şekilde programlanmalı deyişiyle (internetten aradım, doğrulayamadım, yanlış hatırlıyor da olabilirim nitekim -keywords: AI, fuzzy-; oyun teorisindeki “Prisoner’s Dilemma”nın sürekli oynanan versiyonunda kazanan algoritmanın “tit for tat” (kısasa kısas) ama %5 mi %15 mi ihtimalle affeden oluşu.)

* Her absürd olduğunu önceden bildiğiniz garip isimli filmi Japon sanmayın.

* Filmdeki en iyi oyuncu kediydi.

* Filmin kameramanını vurun, görüntü yönetmenini filmi 70 kere izlettikten sonra vurun. Hatta durun, filmi 70 kere normal izlettikten sonra, 80 kere de balıkgözü kamerayla çekip izlettirin, vurmanıza gerek kalmaz.

* Filmdeki en iyi oyuncu kediydi ama diğerlerini de fazla hırpalamamak lazım. Jarmusch, Dead Man’i çekerken, Robert Mitchum’a nasıl korka korka doldurulmuş ayının önündeki rolünü anlattığını anlatır (anlatan, Çetin Altan yalan).

* Bendeki versiyonun sonunda bir de kısa film vardı, diyalogsuz, “ilginç” bir odaya hapsedilen bir adam hakkında, hayli başarılıydı (enter Mission of Burma, Max Ernst). [Sonradan Not: İlgili filmi YouTube’da buldum : Jan Svankmajer – Kurzfilm – The Flat (Byt) 1968 Pt:1 Pt:2 ]

* Hayır, Endülüs Köpeği’ni izlemedim. Büyük konuşmayayım ama bu yaşımdan sonra da izlemem herhalde…

Booker ve Iris Murdoch

Atonement’ın filmini izledikten sonra, kitap hakkında biraz daha fikir sahibi olmak açısından şöyle bir sanal denizlere yelken açtım. Bu kitapla Ian McEwan, Booker ödülünü kıl payı kaçırmış (hemen üzülmeyin, bir önceki kitabı Amsterdam’la zaten almışmış ödülü). Booker ödülünü alanların listesine bakar iken Hande’nin gene Atonement ile ilgili yazısında bahsini geçirdiği John Banville’in The Sea kitabını da gördüm ama bu listenin bana asıl anımsattığı sevgili Iris Murdoch’ımın sevgili fkk’m sayesinde edinip okuduğum The Sea, the Sea‘si oldu. Bir ara Iris Murdoch sevdam gelmişti de, birbirini takiben pek çok kitabını okumuştum (hatta İTÜ’de “kendi imkanlarımla” okumaya başlayıp da, ODTÜ kütüphanesinde cilt cilt Murdoch’ları görünce nasıl da mutlu olmuştum).

Iris’le birlikteliğimiz onun The Sacred and Profane Love Machine‘de yaptığı “o şeye” kadar sürdü ama o anda o kitabı da, further Murdoch readinglerimi de bir kenara kaldırdım, onu da affetmedim.

Onca Murdoch kitabının ardından başlıca üç kitabı vardır benim için:
The Sea, the sea
The Black Prince
The Philosopher’s Pupil

Bu da böyle. Black Prince hele, bana resmen eziyet etmiştir. Bu bağlamda Ernesto Sabato’nun Tünel’i, Michel Butor’un Değişme’si ve Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ı ile eşdeğerdir – bana beni anlatıp da çok fena yaralayan.

Neyse, ne diyordum, nereye geldim.. 8)

The Sea, the sea… Bu hayatta sadece bir tek Murdoch okuyacaksınız, o da bu olsun.. 8P

Şimdiii, aşağıya fkk ile vaktiyle yaptığımız uzuuuuun mu uzuuun bir HiTNet yazışmasını aktarıyorum. Önce ayrı bir link olarak verecektim ama sonra -nedense- vazgeçtim. Okuyan okur, okumayan okumaz, bandwidth’ler şişer.

Ladiiiiessss and Gentlemeeeeen here I present you the IM tour de force:

=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=
From: Emre Sururi Tasci -etasci@hitnet.bbs.tr>
To: DG -duzyazi@hitnet.bbs.tr>
Date: Tuesday, March 20, 2001, 1:43:10 AM
Subject: Fwd: Re: [DUZYAZI] The Sea, The Sea, The Sea (Three sides of every story) 1
Files: -none>
–====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-===–
This is a forwarded message
From: Emre Sururi Tasci -etasci@hitnet.bbs.tr>
To: Duzyazi Alani Sakinleri -duzyazi@hitnet.bbs.tr>
Date: Tuesday, March 20, 2001, 1:38:55 AM
Subject: : Re: [DUZYAZI] The Sea, The Sea, The Sea (Three sides of every story) 1

===8-==============Original message text===============
pofff.. mesajı yazmıştım, 20000 sınırına takılmış… senin
alıntılardan biraz keseceğim fkk, kusura bakma…

sevgiler,
yine s.

This is a forwarded message
From: Emre Sururi Tasci -etasci@hitnet.bbs.tr>
To: DG -duzyazi@hitnet.bbs.tr>
Date: Tuesday, March 20, 2001, 1:25:04 AM
Subject: [DUZYAZI] The Sea, The Sea, The Sea (Three sides of every story)

===8-==============Original message text===============
Quoting DG:

EST>> ‘Mr Arkwright, do you ever see any very large eels in this vicinity?’

DG> * Heavy Spoiler * (hele Emir de okuyacaksa..)
evet emir! keep off! sanırım ben de ‘ağır’ birkaç şey söyleyeceğim..

DG> – Prehamis –

DG> Onur bak, o BBS tipi mesajlardan birini atiyorum, aman dikkat 🙂

DG> Ayrica Extreme’in? Three sides of every story diye cok sevdigim bir
DG> albumu vardir ama, pek tutulmadi zamaninda… Her neyse..
bilmem, bilemem sevdiceğim.. ama sanırım bu kısım da o’su büyük (?)
onur’a gidiyordu..

DG> – Mesaj –

DG> The Sea^2’de ki butun o dev yilan baliklari, canavarlar, yildizlar,
DG> hayaletler, bogulmadaki hint fakiri numaralari bayagi ilgincti
DG> gercekten, mail listte de epey biseyler konusulmustu bu konuda. Gene
DG> bildigim kadariyla, Peter Conradi Iris Murdoch icin ‘a magical
DG> realist’ yazmisti biryerlerde ama kuskusuz Murdoch’in iluzyonlarini
DG> Marquez’le karsilastirmak yanlis olur.. Gelgelelim, mesela Byatt
DG> The Sea^2 incelemesinde,
valla conradi midir, her kimse, ona kocaman bir yuh! diyorum… onca
kitabı arasında bir bu kitapta rastladım böyle olaylara… amcam
herhalde, bir tek bu kitabını okumuş murdoch’ın, bir de bizim “bütün
murdoch kitapları birbirine tıpatıp karakterler” muhabbetimizi… yok
canım, yok öyle bir şey (dağılın..)

DG> “And the magic? How do the deamons, sea-serpents, Tibetean magical
DG> ‘tricks’ and the careful realism of Charles’s daily tidinesses and
DG> chaos fit? Not quite”

yep. not quite ama charlie zaten kendisi bir açıklama getiriyor buna,
yersek veya yemezsek ama adam yapıyor açıklamasını (LSD olayı, i
mean). kaldı ki, başlarda, hani “a terrible thing happened” deyip,
sonra da ‘hiçbir şey olmamış gibi’ devam ediyor ya, ben orada kıl
olmuştum (gerçi olanı deniz canavarı değil de, konuyu az buçuk
bildiğimden kelli hartley’i görüşü sanmıştım, ama olsun) sonrasında
da, hani savunmaya geçiyor ya, belki kıllanmışsınızdır, hem terrible
thing happened diye yazıp, sonrasında da normal devam edişime ama
bakın, açıklayayım, şöyle şöyle bir şeyler diyor ya, o da doyurmadı
beni. bir murdoch röportajında okumuştum, hatun kişi, bütün romanı
önce kafamda baştan sona yazıp bitiririm, sonra kağıda dökerim
diyordu, bunu bilmesem, gidişatta yazdığını söylerdim bu kısmı..

DG> dedikten sonra oykunun akisindaki bu degisikliklerin kimilerine keyif
DG> verebilecegi gibi okurun inancindaki atlamalarin iritasyon
DG> yaratabilecegini de hatirlatmis.. Ama tabii bana sorarsaniz ablamiz
DG> n’eylerse guzel eyler.. Hos hakkini yememek lazim, Byatt’in
DG> incelemesiyle (Degress of Freedom, kitabi marketinizden israrla
DG> isteyiniz)
var bizde güzelim, merak etmeyiniz (kütüphanede yanlış hatırlamıyorsam
3 adet murdoch incelemesi vardı, hatta bora ile keşfettiğimizde şok
olmuştuk, sittin tane doris lessing kitabı, incelemesi ile vaktiyle
odtü’de yapılan “doris lessing sempozyumu” gibi bir olayın tutanakları
da vardı)
DG> , Melekler Zamani’ndaki Elizabeth ile The Sea^2’deki
DG> kuleye kapatilmis prenses motifinin benzerligi gibi enteresan pek cok
DG> seyi farkediyor insan..
daha önceden de yazmışımdır; melekler zamanı ile rüya sakinleri (oder
rüya gezginleri oder bruno’s dream, hangileri doğru, hatırlamıyorum)
tamamıyla içiçe geçmiş hatta yıkıcı girişim yapmış durumdalar
belleğimde… o kadar az şey hatırlıyorum ki… bir de, byatt’ı
görünce “vayz!” demiştim, “teyzem nereden nereye…”

DG> The Sea^2’nin diger IM kitaplarindan farki, bence, guzel olay kurgusu
DG> bir yana, Deniz’in diger kitaplarindan cok daha fazla on plana cikisi
DG> (yoksa icinde Deniz ve/veya Thames, taslar, ressamlar ve/veya
DG> aktorler, guzel ve etekli kizlar, Wittgenstein ve/veya Platon gecmeyen IM
DG> kitabi yoktur) ve tabii ki return of the beloved konusudur ki, ustasi
DG> Emre buralardayken benim bu konuya girmem yakisik almaz…
8) pub’ları unutmuşsunuz ki, çok ayıpladım (cık cık cık.. 8)
sonra inzivaya çekiliş, romanın önemli bir kişisinin ölümü de
sayılabilir. ve sanırım, geçmişten yahut da uzak akrabalardan hiç
beklenmedik bir yakınlık, ilişkiye geçme de. sonra, ekseriye porselen,
biblolar (bir yere kadar black prince’te hatırlıyorum, phil’s pupi’de
de vardı, nun’s and soldiers’da sanki, italyan kızı’nda bilmiyorum).
ayrıca önem verilen kişiliği olan bir ev de her romanında mevcut.
aklıma gelmişken yazayım: sanırım italyan kızı ile phil’s pupil aynı
evde geçiyor (yani evler birbirine öte benziyor) hatta karakterler de
aynı kibin. (anne, hizmetçi, iki erkek kardeş, büyük kardeşin metres
olayı, vs..)

the sea^2’de beni şok eden, hatun kişinin nasıl bu kadar maskulin
yazdığı oldu… kadınları öyle bir anlatıyor ki… yani…

DG> Tas dedim de, dun aksam uyuya kalmadan once Nuns & Soldiers’da Anne’in
DG> ruyasinda(?) Christ’le karsilastigi bolumu okudum ve o kadar guzeldi
DG> ki, tanrim, sabah kalkinca acaba bir ruya miydi diye dusundum 🙂 (ilk
DG> bos vaktimde alana aticam, soz. Hem de sokak guvercini sozu.)
offf ya! hakikaten müthişti… ben de vaktiyle “ilk fırsatta
alıntılanacaklar” listesine koymuştum, kısmet sizeymiş…

… hIcbIR seYIM YOk akIp gIDEN sOKAkTaN bASka… c.sUreyA

——————————————————————————-
Origin : HiTNeT E-Posta Listeleri – http://www.hitnet.bbs.tr

=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=

=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=
From: Emre Sururi Tasci -etasci@hitnet.bbs.tr>
To: DG -duzyazi@hitnet.bbs.tr>
Date: Tuesday, March 20, 2001, 1:43:54 AM
Subject: Fwd: Re: [DUZYAZI] The Sea, The Sea, The Sea (Three sides of every story) 1.5
Files: -none>
–====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-===–
pofff… böldüğüm halde ilk bölüm yine takılmış… onu da bölüyorum,
bu 1.5’uncu parça.. (o gönderdiğim de takılınca şimdi anladım, fwd
edince, eski mesajı da kapsıyor, böylece mesajın boyutu iki katına
çıkıyor… neyse, geç olsun, güç olmasın..)

————————————
DG> Murdoch’in kitaplarini niye bu kadar sevdigim konusuna gelirsem, bence
DG> yazdiklarini, soylemek istedikleri (ne kadar sevimsiz bir laf) ve de
DG> soyleme uslubu seklinde ikiye ayirmakta fayda var.. Sanat, neticede,
DG> gercegi dile getirmenin bir yolu olmasi ve aslinda, filozof yengemizin
DG> Wittgenstein’in ongordugu bicimde dogrudan dile getiremedigi pek cok
DG> dusuncesini aciklayabildigi bir arac olarak dusunuldugunde, ilk
DG> bakista kadinin kitaplarindan zevk almak icin derin bir felsefe genel
DG> kulturu gerektigi dusunulebilir, ki bu kismen dogru bir tanimlama da
DG> olur.. Hatta itiraf etmek gerekirse, adini habire unuttugum
DG> kitabi Metaphysics as a guide to morals’den su Derrida ve
DG> yapisalciligi cevirmeye baslamamin sebebi, Banks’in excession’da gecen su
DG> cumlenin bana Murdoch’i felaket bicimde hatirlatmasi oldu; sadece
DG> weapon yerine, mesela, love yazin yeter, IM’nin herhangi bir kitabinda
DG> heran karsiniza cikabilir:

DG> “The weapon, like anything else, could only finally be judged by the
DG> effect it had on others, by the consequences it produced in some
DG> outside context, by its place in the rest of the universe.”
bu paragrafı “ayıklayıp” “mostly harmless spoiler” ibaresi ile emir’in
görüşüne açalım, şevke gelsin derim (ben). ayrıca murdoch’ı sevmenizin
bir sebebi daha var ki, çok şükür, beni bunu öğrenmeye hakkı olan
insanlar arasında sayıp, bahşetmiştiniz naçizane kulunuza… (the
net’ti, değil mi?)

DG> Nitekim Witty ve Derrida, kelimelerin[1] nesnelere onceden baglanmis
vaktiyle butor’un ‘masa’ üzerine yazdıklarını yollamıştım sanırım…
yoksa cem akaş’ın mıydı o tartışma… yoksa hayalet gemi’den miydi?
pofff…
DG> isimler olmadigini ve kelimelerin anlamlarini kendi aralarindaki
DG> iliskiler vasitasiyla (Witty ek olarak yasamdaki kullanim biciminden de
DG> bahsetmisti ya) kazandigini soylemislerdi.. Neyse, asagiya daha once
DG> alana attigimi sanmadigim, Murdoch’un bu felsefi yonuyle ilgilenen cok
DG> guzel bir mesaj ekliyorum..

murdoch, bir ara sartre’ın sevgilisi olmuş… ondan etkilenmiş gibi
geliyor bana ama sadece romancılık konusunda… yani sartre’ın
romanında ne kadar felsefe varsa, murdoch’ta da o kadar edebiyat,
sartre’da ne kadar edebiyat varsa, murdoch’ın romanında da o kadar
felsefe gibi geliyor bana (aha, böyle de ahkamımı keserim)…

bir de kelimeler üzerine, beni bp’de (superV) kopartan yer:

(Francis Marloe’nun kitabın sonundaki analizi)

(…)Bradley tells us in so many words that his parents kept a PAPER
shop. (Paper: papa.) The ‘crime’ of soiling paper (defaecation) is a
natural image of the revolt against the father. (…) Why does Bradley
gloatingly idolize ‘grand’ satationers’ shops? Father never got THIS
far. This is a ‘gift’ far beyond the humble resources f the original
shop. (And of course gilt: guilt.) (…) Moreover (and what do we need
more to complete our theory?) should we wish to inquire further
concerning the identity of this monster we have only to consider the
two initial letters of his name. (Black Prince. Bradley Pearson.)(…)

A subscription list form y forthcoming work, “Bradley Pearson, the
Paranoiac from the Paper Shop” is now open c/o the publisher.

off ya! murdoch sanırım bu bölümü yazarken kahkahalarını tutamıyordu.

murdoch dedim de, aklıma geldi, bir gazete haberi:
7 Mart 2001, Hürriyet

Alzheimer Tembel Hastalığı

Yaşlı insanlar üzerinde araştırma yapan ABD’li bilim adamları, gençlik
ve ergenlik yıllarında entelektüel ve hareketli yaşam sergilenlerin,
Alzheimer hastalığından daha fazla korunduğunu açıkladılar.

(habere resim olarak ronald reagan’ı koyarsan, olur tabii ama yuh
yani… entelektüel yaşamda zaten batıyor, buna bir de, murdoch’ın
kocası ile evlenme kararını onunla dans ettiğinde vermiş olduğu
bilgisini ekliyorum…)

DG> Bununla beraber kadininin romanciligi (yukarida uslubu dedigim sey)
DG> basli basina bir olay.. Gene The Sea^2’den simdi hatirlayamadigim
DG> birisi buyuk ihtimalle okurken farketmedigim bir ornek vermisti: bir
DG> gun Charles kuleye masa tasirken masayi dusurur ve romanin ilerki
DG> bolumlerinden birinde Lizzie’nin ona ilk sordugu sey, kayalarin
DG> arasindaki masayi gorup gormedigi olur..

arşivciniz burada da hizmetinizde!..

I did not look at the crabs after all. I became obsessed with the
idea of carrying a cahir and table out to the tower, and I set off
across the rocks with the little folding table which I had moved from
the middle room to the drawing room. This object soon began to seem
absurdly heavy, and I found to my annoyance that the smooth steep
faces of the rocks were to difficult to climb while I was holding the
table in one hand. Eventually I let the thing fall into a cravasse. I
must try to pioneer some easier way to get to the tower.

———————————————–

Lizzie dropped her eyes, reached out one hand to the wall,
balanced to shake her broken sandal off, and put her bare foot down
into the grass. She said, ‘Did you know that there was a table there
among the rocks?’
‘Yes, I put it there.’
‘I thought the sea might have brought it in.’
(p97)

black prince’te de, hani kızla bir operaya (rosenkavalier) giderler,
yaşlı kadın genç bir adamı seviyordur, dayanamaz, operadan kaçar
bradley… sonra ölmeden önce operanın sonunda ne olduğunu sorar P.
Loxias’a..

DG> Bunun gibi detaylari o kadar
DG> guzel kotariyor ki kadin, (yet, Proust kadar iyi degil. Yeri gelmisken
DG> bir daha: Proust gelmis gecmis en iyi yazardir. Herif icin roman degil gunluk
DG> yazaridir dediklerini dusunuyorum da…) okurun bu detaylarla
DG> beslenen bir dunya yaratmasi gercekten cok kolay ve zevkli oluyor,
DG> zaten iyi bir yazardan baska ne yapmasi istenebilir ki..
DG> Nitekim Byatt da sunlari yazmis:

DG> “I think what I ultimately most admired was Miss Murdoch’s
DG> extraordinary success, in this book, with one of her expressed
DG> ambitions -to suggest, as Shakespeare and Dickens do – a world of
DG> people related to ‘in’ this fictive world- who are only sketched, or
DG> mentioned, or hinted at. A success with things unsaid, and people
DG> undescribed. Clement takes almost no-page but is a huge presence.”
kesinlikle… mesela nunnies’de kont. off offfff…

DG> vs. vs… Bir de foklar olacakti ama, neyse artik.
şimdilik sadece bahsediliyor…

===8-===========End of original message text===========


Best regards,
Emre mailto:etasci@hitnet.bbs.tr

… vE beN bUyudum bIr gEcE… eDa’bI#2

——————————————————————————-
Origin : HiTNeT E-Posta Listeleri – http://www.hitnet.bbs.tr

=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=
=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=
From: Emre Sururi Tasci -etasci@hitnet.bbs.tr>
To: DG -duzyazi@hitnet.bbs.tr>
Date: Tuesday, March 20, 2001, 1:34:20 AM
Subject: Fwd: Re: [DUZYAZI] The Sea, The Sea, The Sea (Three sides of every story) 2
Files: -none>
–====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-===–
kesmeye kıyamadım, ikiye böldüm ben de…
————————————————
DG> – Postscript –

DG> —-

DG> From: “John Najjar”
DG> Date: Wed Sep 13, 2000 2:34pm
DG> Subject: Prehistory History Postscript:Life Goes On.

DG> Hi,
DG> I do not know if email is a good medium in which to discuss the
DG> complex themes of Iris Murdoch’s novels, as it is very difficult to
DG> deal with her complex ideas and themes in a few words. I have tried to
DG> be as concise as I could possibly be, without falsifying her ideas by
DG> being too general.
DG> Anyhow, in , The Sea, The Sea, I think that Iris, by using these
DG> three sections to structure this novel,( “Prehistory”, “History”,
DG> “Postscript:Life goes on”) is attempting to highlight a major theme in
DG> not only this novel, but all her novels. Iris Murdoch taught in the
DG> philosophy department of Oxford University for many years, but, as she
DG> made clear in her early essays, Murdoch became increasingly
DG> disillusioned with modern Western philosophy.
thesea^2’nin intro’sunu okumuş muydun, o da çok güzel.. hatta onu
okurken, öyle bir gaza geldim ki, fukuyama’yı da, derrida’yı da
unutup, bir kere de ben çıkardım tarihin öldüğünü… genelde pek sesli
yorumda bulunmam tek başımayken, ama sesli sesli belirttim “tarih
artık yok.” diye..
DG> In all her
DG> novels,however, Murdoch’s major concern is a philosophical one. Her
DG> novels explore and bracket this question: “What is truth?”; or to put
DG> it another way – – “how do we know that what we believe to be true and
DG> good, really is good and true”. When we make a judgment about another,
DG> how can we know that our perceptions are just and true?
????? aynı murdoch’tan mı bahsediyoruz??? gerçi şimdi aklıma geldi,
phil’s puppy’den bir kuple: (phil. ile genç bir hanım konuşmaktalar,
phil, kızın arkadaşlarından birini kötülüyor, genç hanım da, aksini
iddia ediyor..)

‘There’s no mask, she’s a very truthful person, she’s one of the
best people I’ve ever met!’
‘I think you don’t know how coarse she is and the things she can
say – you are a child and you have met very few people and you think
too well of everyone – people who seen nice can be thoroughly wicked.’
‘What’s wicked is that article you’re so obsessed with, you got
all that stuff out of the article, it’s all just spiteful lies, you
haven’t any proof. Well, have you?’
‘Strong probabilities amount to proof.’
‘Perhaps they do in philosophy, but I prefer to believe what I
see clearly.’
‘That’s in philosophy, too. But what you see clearly be false.’

(p453)
ama bu mevzuata ana olay demek… cık!

DG> An awareness of a number of myths or metaphors are important to fully
DG> understanding the work of Iris Murdoch (she read Classics at Oxford).
DG> These myths or metaphors are: Plato’s myth of the Cave from his
DG> Republic, the ancient Greek myth of Eros, Apollo and Marsyas. I will
yunan meselesine dair:

Of course most theatre is gross ephemeral rot; and only plays by great
poets can be READ, except as directors’ notes. I say ‘great poets’ but
I suppose I really mean Shakespeare. It is a paradox that the most
essentially frivolous and rootless of all the serious arts has
produced the greatest of all writers. That Shakespeare was ‘quite
different’ from the others, not just ‘primus inter pares’ but totally
different in quality, was something which I discovered entirely by
myself when I was still at school; and on this secret was I nourished.
There are no other plays on paper, unless one counts Greek plays. I
cannot Greek, and James tells me these are untranslatable. After
looking at a number of translations I am sure he is right.

theseax2, p36
DG> now try to highlight why these myths and metaphors are so necessary to
DG> her work, and how this may related to the first section of The Sea,
DG> The Sea – “Prehistory”.
DG> As an aside, I would like to mention that by structuring this novel
DG> around 3 sections, Murdoch is drawing the reader’s attention to the
DG> fact that this is a history, a story. Murdoch has been criticized for
DG> writing the same novel over and over again.
****Murdoch has been criticized for writing the same novel over and
over again.*** biraz adice olacak ama espri olarak arada sırada,
murdoch’ın alzheimer nedeniyle, aslında her seferinde çok farklı bir
hikaye yazıyor olduğunu düşünürüm… tamam, adiyim ama niyetim temiz.

DG> Her answer to such
DG> criticism was that her work searches for a certain form, a perfection
DG> almost (see Murdoch’s essay, published in 1964, “The Idea Of
DG> Perfection”). These three sections, Prehistory (that which came
DG> before) History (that which is in the past) and Postscript (that which
DG> came after) highlight the artifice of the writer’s art. We always look
DG> back upon our lives, structuring the past using our present values and
DG> goals. Some have said of history that it is told by the victors, and
DG> what this underlines is that any human story is selective in what it
DG> tells us. There is no whole truth, especially where human values are
DG> involved, but only vague intuitions as to where truth may lay. With
DG> history at least there is an agreement about certain events and how
DG> they occurred, but there is no absolute agreement on what these events
DG> may have meant. Given that in a novel, we have before us only what we
DG> read or are told, how are we to know which character to judge harshly.
(…) It has only just now occured to me that really I could write all
sorts of fantastic nonsense about my life in these memoirs and
everybody would believe it! Such is human credulity, the power of the
printed word, and of any well-known ‘name’ or ‘show business
personality’. Even if readers claim that they ‘take it all with a
grain of salt’, they do not really.

the sea++(p76)

DG> The last section makes this very clear, in the postscript we are given
DG> totally different accounts of what happened by each character in the
DG> novel.
bp’deki gibi olacak demek..
DG> Each character has a different perception, depending on how
DG> they formed their judgment and the influences that were brought to
DG> bear upon it. What is brought to our attention by the use of these 3
DG> terms is that this is a story, and that each character can only judge
DG> events from their perspective, and that such personal judgments must
DG> always be clouded by an individual’s values, emotions and goals. In
DG> the world of inter-subjectivity, there is no absolute truth that can
DG> exist independently outside of events, but only a vague understanding
DG> of what the truth may be. The only way we can come to any
DG> understanding of the situation is by attempting to see beyond the Cave
DG> of our selfish desires, motivations and prejudices. When we attempt to
DG> see beyond ourselves, and our self-centered perceptions, then we
DG> stand in the light of truth. Iris Murdoch’s novels show us just how
bunu murdoch sartre: romantic rationalist’te oldukça detaylı
belirtiyordu…
DG> difficult and rare it is for us to perceive justly and truly.
DG> For Plato, and for Murdoch, truth is a process, whereby we approach
DG> the Good; a process of breaking away from the shadows reflected on the
DG> wall of the cave. Murdoch makes it clear that most of us are lost in
DG> darkness. The darkness of fantasy and narcissism. Truth is a process
DG> of sending energy outwards away from the self and its fantasies,
DG> towards another in mutual recognition. This is love. In Murdoch many
DG> of her characters fall in love, this is because Murdoch has stated
DG> that the closest most of us every get to actually seeing another
DG> for-themselves, and not what we want them to be, is when we fall in
DG> love. Many of Mrdoch’s characters are most deceived when they believe
DG> themselves to be in love with another. What love, highlights, however,
bu saptama harbi çok iyi.
DG> is this movement of psychic energy away from the self outwards towards
DG> another. Very few of Murdock’s characters ever come close to seeing
DG> the truth of their situation.
DG> As this email is getting a bit too long, I shall leave my discussion
DG> of the myths and metaphors in Murdoch’s novels to another time. These
DG> metaphors are, however, crucial to a full understanding of her work.

DG> John Najjar

DG> —-

DG> [1] Hediyesi…

DG> Words like violence
DG> Break the silence
DG> Come crashing in
DG> Into my little world
DG> Painful to me
DG> Pierce right through me
DG> Can’t you understand
DG> Oh my little girl

DG> All I ever wanted
DG> All I ever needed
DG> Is here in my arms
DG> Words are very
DG> Unnecessary
DG> They can only do harm

DG> Vows are spoken
DG> To be broken
DG> Feelings are intense
DG> Words are trivial
DG> Pleasures remain
DG> So does the pain
DG> Words are meaningless
DG> And forgettable

DG> All I ever wanted
DG> All I ever needed
DG> Is here in my arms
DG> Words are very
DG> Unnecessary
DG> They can only do harm…

DG> Enjoy the silence
and i thank you for bringing me here, for showing me home…

beni murdoch’la tanıştırdığın için çok teşekkür ederim doğan.. bugün
thesea^2’yi okurken aklıma, senin de aynı kitaptan okumuş olduğun
geldi, gururlandım…

sevgilers,
mre s.

… johNny b. gOOdE, dOruk be bad!

===8-===========End of original message text===========


Best regards,
Emre mailto:etasci@hitnet.bbs.tr

… GUzeL BIR KadInI tum sanAtlara TeRcIh edeRIm – MaupassAnt

——————————————————————————-
Origin : HiTNeT E-Posta Listeleri – http://www.hitnet.bbs.tr

=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=

The Atonement

İngiliz Edebiyatı Profesörü ve Edinböri Düşesi olan Hande Hanım’ın İngiliş Dili ve Edebiyatı ve 5 çayı ile ilgili tavsiyelerini yüksek sadakatle dinler, izlemeye çalışırım. Kendisi bir süre evvel (25 Ekim ve 3 Kasım 2007) Atonement’ın kitabı ve kitaptan uyarlanan filmi ile ilgili bir takım fikirlerini bizimle paylaşmış idi. Özetleyecek olursak:

* Kitap eli yüzü düzgün, güzel. Başlarda bir ara sıkıcı olsa da sonradan süper düper düp düp düp.

* Filmden beklentiler düşük idi, sebebi yönetmenin önceki projelerinden P&P (TM)’ı yüzüne gözüne bulaştırmış olması idi ve ağır bir biçimde editlenmiş olması. Yine de bir şans verilir, heyhat film güzeldir, kitaptaki water sahnesi de mümkün olduğunca başarılı aktarılabilmiştir.

Acıklı filmleri seyretmiyorum, -önceden biliyorsam- sonu kötü biten filmleri seyretmiyorum, romantik komedi favori janrım (jan jan). Yine de, bizim hanım için, ne yapalım deyip, Atonement’ı izlemeye koyulduk. Keira Knightley hanımdan -herkes gibi- ben de hiç hazzetmem oldum olası. Ona rağmen çok takdir ettim filmi, ben bile şaşırdım. Çocuk düşünce tarzı çok doğru verilmişti zannımca, çocuklar hakikaten öyle şeyler – bilmiş, çözmüş bitirmiş, en yetişkinden daha yetişkin ve çocuk değiller kesinlikle gerçek hayatta. Bir de, film (kitap) hakkında tek bildiğim “bir çocuğun iftirası bir çiftin mahvına sebep olar” mealinde bir tıkırtı idi. Hal böyle olunca, yönetmen/yazar da beni her köşede ters köşeye yatırdı. Önce havuz sahnesini gidip ispitleyecek sandım, sonra mektubatı, sonra da küpüthaneyi meğerse başka bir şey tutuyormuş elinde, floş royal oldu bir anda. O oğlan da yakışıklı – Russel Crowe’un iyi zamanlarındaki gibi – bir de sanırım Penelope ile Dune’un mini-dizisinde de oynayan oydu. Şu Brion’un 18 yaşındaki halini oynayan kız da çok çok iyiydi yahu, haydi o da bana BSG’nin Starbucks’ını hatırlatmış olsun. Amaan neyse ne, biz yine Atonement’a dönelim..

Bir kitabın yazarının o kitabı yazan kişiyle aynı olmaması güzel bir düşünce, buradan 2 artı veriyorum arkadaşa. Ama, ben o kitabı yazsam hakikaten utanırdım ya. Yani kelli felli bir aile babasının (diyelim) kalkıp öyle bir kitap yazıyorsun. Yani bir şey değil, artık kahveye filan gidince bir garip bakarlar adama (ve evet, film kız filmi idi, C’mon yani). Bir de şöyle bir detay var: buradaki arkadaşlardan Frederik’le bir gün sohbet ederkene, bana Atonement’ı okumakta olduğunu söyledi de, “Ya o kız kipatı değil mi?” dedim, “Yok,” dedi, “filmi öyleymiş duyduğuma göre ama kipat ağırlıklı olarak savaş hakkında.” Peki dedim ben de. Kitaptaki 77. yaşgünü bölümünün filmde TV röportajına dönüşmesi de çok şık ve başarılı olmuş zannımca (ve ekliyorum, kitabı okumadan). Hakikaten eli yüzü düzgün bir film idi, emeği geçen tüm arkadaşlara teşekkür ederim.

Musiki: Biryanımkarşıkoyarbiryanımister-serserimbenimdelidol

Bu aralar normal müzik güzergahımda ilerlerken, yolda yeni gruplarla tanışıyorum: Editors, Mission of Burma, The Chameleons, Interpol (gerçi Interpol’ü Joy Division araklarından dolayı ancak uzaktan seviyorum (guilty pleasure). Yani 25 yıl öncesinin müziğini bugün de dinlenebilir şekilde yapmak başarı ama özgünlükleri yok (onun arabası var)). Zaten Chameleons ile Interpol’ü çok yeni duydum, Editors’ü Neslihan salık vermişti, Mission of Burma “kendi” keşfim. 8)

Biraz önceki birinci paragraftı. Şimdi biraz başka bir şeye geçelim: Paul Rodgers ve Queen olayına. Geçen haftaydı galiba, patronun aklını Led Zeppelin’le çelmeye çalışıyordum (“All My Love” – onda başarılı olamayınca bu sefer Supertramp – “Give a little bit”le şansımı denedim, onu da yemeyince, alttan vurdum: “Freud – Freudiana” ile ama biraz zorlansa da, savurmayı becerdi), o da bana karşılık olarak Free ile salvoda bulundu. Ben Free bilmem, pek hipi olmadım (patronun da, o sohbetimizde belirttiği üzere, ona fonetik olarak yakın bir şey olduysam da). Baktım neymiş bu Free diye, oradan Paul Rodgers’a geçtim, oradan da Queen+Paul Rodgers’a (Türkçe’ye Dadaşlar ve Cem Karaca olarak çevrilebilir nitekim). Merak ettim, youtube’e dadandım videoları için, ya var ya, içim kurudu, böyle bayat bir şey yemiş gibi oldum.. Çok fenaydı, çok. Bir kere Paul Rodgers Cenk Eren gibi bir şey, ayrıyeten Brian May’in de, Roger Taylor’ın da mumyalanma vakitleri gelmiş, insan hakikaten üzülüyor onları bu halde görünce (John Deacon hiç beklemediğim halde en akıllıları çıktı bak!). Hele Roger Taylor’ı görünce, Allah benzetmesin ama aklıma Simon LeBon ile Paul MacCartney geldi (bir de John Lithglow ama o hep öyleydi). Ya yaşlılık tamam iyi bir şey değil, olmayabilir belki ama farklı bir şey, o yüzden sınıflandırıyoruz “yaşlı” diye. Çok acınası ya. Sonra “We will rock you”nun orijinal klibini açtım, ahh ahh, eski günleri yad ettim. (Bir de, Paul Rodgers lütfen alınmasın, kendisini pek tanımışlığım yoktur, ve hakikaten de iyi bir insan olduğuna eminim ama bu yaşta sen o pembe gömlekle şarkı söylersen, hele de o sakalla al sana Cenk Eren al sana).

O da ikinci paragraftı, bitti. Esas perhiz-turşu suyu olayına şimdi girmekteyim: Son bir haftadır, death ve speed aşkım depreşti. Trash derseniz, her zaman arka planda çalar (Metallica ile Anthrax arasında gidip gelir playlist) ama Slayer müstesna diğer aşırı uçlara pek gittiğim olmaz (for practical reasons). Ama şimdi? Napalm Death, Death, Deicide, Kreator, Judas Priest. Gelin çıkın işin içinden. Bu arada, Napalm Death’in Live Corruption’ını dinliyorum, kendisi bir konser albümü olur, işte çocuklar hazırlanmışlar, heyecanlanmışlar, konser kaydımız yapılacak diye, ama gel gör ki, izleyicilerin arasında bir sarhoş var, daha ilk dakikadan başlıyor laf atmaya, sonuna kadar da istikrarını sürdürüyor, hakikaten çok acıdım gruba. Tamam, sonuçta anne-babalarına dinletmeyecekler, anneleri de gün yaptıkları zaman, “bakın bizim oğlanların konser albümü çıktı teyzeleri” diye gururla söylemeyecekler belki, yani öyle olur ya, işte oğlunuz önemli bir olayda yer alıyordur, onu kameraya çekersiniz ama tatsız bir olay vuku bulur, (misal münasebetsiz bir izleyici ona laf atar) tadı kaçar bu başarısının. Neyse, gereksiz yere uzattım. Komik işte. Bir de şarkı aralarında normal konuşup “…and our next song is called (brutal vocal mode on) Bröö Bröö Bröö (b.v.m. off)” ilginç oluyor..

Ya bir de bir de, şimdi aklıma geldi: Neden bu adamların klipleri bu kadar ama bu kadar korkunç kötü? Misal için bkz. Candlemass – Bewitched : http://www.youtube.com/watch?v=-3uvf0cn0jo

Yorumlar RSSler ve daha neler

Özellikle Dee için, nihayet yorumlar da artık RSS okuyuculardan takip edilebilecek. Windows’da iseniz ve SharpReader -ki kullandığım en iyi RSS Reader idi- kullanıyorsanız ya da Linux dağıtımınızda Liferea güzel çalışıyorsa bu mesajı daha fazla okumanıza gerek yok zira wfw formatını (protokolünü? keyword’ünü?) desteklediklerinden bu sitedeki takip ettiğiniz bloglardan bir yere bir yorum yazıldığında otomatikman haberdar oluyorsunuz. Fakat gelin görün ki, benim gibi Akregator kullanıcısı iseniz… Neyse. Menü sütununda, mesaj RSS linkinin hemen altında göreceksiniz ilgili yeniliği. Çav çav! (Dee, başta da dediğim gibi: öncelikli olarak senin için yazdım kodu – hem de yıllardan sonra 8).