4 albüm

Bilmiyorum ne kadar zamandan sonra, yabancı müzik CD’si aldım. Hem de 4 tane.

The Eels - Beautiful FreakThe Eels – Beautiful Freak : Bengü’nün de doğru tespit ettiği gibi, ilkin kapağa vuruldum, sonra gittim baktım grup bilgisine Shrek’ten filan dinlemişliğim varmış zaten. Tiki müziği.. tiki müziği değil de, başka bir şey deniyordu buna hani şapkalı filan bir şey.. neydi, bakayım bir saniye, bulabilecek miyim…

Çok sonradan edit O arada biz göle pikniğe gittik, eve döndüğümde anahtarımı bulamadım, tekrar geri göle gittim yine bulamadım ama çok şükür Bengü onu çantamın dibinde buldu, mutlu son. Sonra, geldikten sonra yani, bu sefer bilgisayarın başına oturdum, neydi o müzik türü neydi neydi, bulamadım bir türlü. Sonra sonra aklıma xkcd geldi, orada da ele almışlardı, baktım emo‘ymuş ama emo değilmiş aslında benim aklımdaki. Hani kültürel tikiler dinler böyle az enstrümanlı, bir ucunda portishead filan var, fusion diyeceğim geliyor, değil.. (Zero 7 tadı var kimi zaman tıpa tıp dum dum dum) downtempo herhalde, wiki’den kurcaladım biraz.. hah, chillout, chillout! Theremin‘li filan… Neyse, ne diyorduk?..

Lee Morgan - indeed!Beni bilenler, cazdan nasıl köşe bucak kaçtığımı da bilirler.. Ona rağmen, bir şans daha vereyim deyip, Lee Morgan – Indeed! albümünü aldım. Albüm 1956 tarihli, o sırada 18 yaşında olan Morgan’ın ilk albümü. O sırada henüz Dizzie Gillespie ile çalmaya başlamış, birkaç ay sonra Dizzie grubu dağıtmak zorunda kalacakmış. Kapakta Lee Morgan’ı Gillespie tarzı bükük trompeti üflerken görüyoruz. 33 yaşında da ölmüş – wiki’ye göre uyuşturucu satıcısı ile maraz çıkmış, (common law) karısından silahını getirmesini istemiş, yanında da karısını onun için terk edeceğini söylediği kadın varmış, karısı silahını getirmiş, o da tekme tokat karısını dövmüş dışarı atmış, karısı unuttuğu paltosunu almak için geri dönünce tekrar kavga çıkmış, karısı da onu vurmuş, öldürmüş.

Woody Guthrie - Ultimate CollectionBunu Gürer Bey için aldım, annem gelince onunla göndereceğim. Gürer Bey sever Woody’yi de, içli beyaz country’cileri. Ben de arada sırada dinlerim, Guthrie’yi de ondan öğrenmiştim zaten.

Beach Boys - Live at KnebworthBengüm sever Beach Boys’u. God only knows pa pa pa pa pa pa paa!.. 8)


Ya mesela aynı sebepten ötürü (tikilik contenti) Belle & Sebastian da sizin olsun, 3 doors down, white stripes, arab strap… sayayım mı daha? sevemiyorum sevdiceğim.. (bir tek belle & sebastian’ı dayanamayıp dinliyorum aralarda)

Japonya’ya iki güzelleme…

Kyou nitemo
kyou natsukashi ya
hototogisu

Kyo’dayım ama yine de,
Gugukkuşu’nu duyduğumda
Kyo’yu özlüyorum

Basho

ile

Japonya’da olduğumdan çok Japonya’da olduğumu bilmek beni asıl heyecanlandıran, ah imgelem, ah imgelem, senin içine gömülelim biz!.. Roland Barthes, kulakların çınlasın, toprağın bol olsun geveze Fransız!..

Eğer imkanım olsaydı, imkan değil de lüksüm diyelim, bütün Japonya’yı bu otel odasında geçirmek isterdim. Havaalanından buraya gelene kadar gördüklerimden Japonya’da olduğumu anladım ya, yeterdi bu kadarı (da).

rbrbrb

Gürer’in peşinde..

-Geçen bölümün özeti: Bir ninja olan Gürer-san, Sururi’nin bir anlık gözlerini kaydırmasını fırsat bilerek dumanlar eşliğinde kaybolmuştur. Emre de, onu ilk seferde bulup çıkardığı Japonya’ya doğru yola koyulur.

Aktarmayı Heathrow’dan yaptım, vizem yok tabii İngiltere’ye, biraz paranoya yapmadım değil ama çok gerekli değilmiş paranoya. Terminallerin ayrı olmasına rağmen bizi otbüslerle aktardılar. Aa, ondan önce: Londra’ya BMI ile uçtum, bilmediğim bir şirket, ama İngiliz hostesleri var, pek de yoğun aksanlılar sağolsunlar. Buraya yazmadım, hep yazacaktım, biliyorum ama bir türlü yazamadım – bu seneki doğum günümü en çok damgalayanların başında üç kişi var idi : birincisi benim bir tanecik Ece Böceem, ilk defa olarak doğum günümü kutlayabildi, ikincisi İngriş kankam Andy bana Beatles’tan Happy Birthday’i söyledi (hayır, onun doğum günü too, değil, facebook’taki status update’ime bu şarkıyı yazdığımı görmüş), bir de Japonya’dan has be has bir Japon tarafından doğum günüm kutlandı, o da çok beklenmedik bir sürpriz oldu. Neyse, Andy geçen haftayı İngiltere’de geçirecekti de, konu siparişlere gelince, İngriş kızlarından mevzu bahis açıldı (artık nasıl oluyorsa!), Andy benim tarifimi dinledi, dinledi, sonra dedi ki -her zaman diyor- “Emre, biliyorsun, bizim oralarda kızlar genelde 100+ kilo oluyorlar..”. Hostesler de chubby olmakla birlikte, pek bir güleryüzlüydüler. İçecek olarak, Andy’nin kulakları çınlasın, klasik sütlü çay söyledim, ahanda bkz. şekil A, Lipton filan hikaye, Twinnings’ten başka hiçbir markanın esamesi okunmuyor:

Sütlü Çay Twinnings
as clean as a whistle…
(please use this bag to tidy any rubbish)

Çayı işte böyle hazır kupada veriyorlar, yanında da üç küçük kapta süt. Şimdi üç tane süt pakedi verince, normali ikidir herhalde deyip, ikisini ekledim çaya, üçüncüyü de doğrudan lüplettim, güzel süttü, yağı filan yerindeydi. Ve inanır mısınız çay, sütlü çaydan çok, başka çaya benziyordu, hiç sırıtmadı yani. Ama bunun sebebinin çay mı yoksa çayı içmekte olduğum coğrafya ve fauna/florası mı olduğu tartışılabilir, ona bir şey diyemem.

Uçak alçalırken önce Thames’i, sonra Millenium Eye’ı ve onun karşısında Big Ben’i gördüm. İngiltere’yi seviyorum ben yahu!

İşte oradan aktarma yaparken havaalanında sorun çıkmadı lakin, Japonya uçağına girerken biraz işlem yaptılar – malumunuz Japonya vize istemiyor ama ben de İngiltere’den öyle elimi kolumu sallaya sallaya geliyorum yani.

Japonlar nazikler. Japonlar inanılmaz derecede nazik ve güler yüzlüler. Şimdi diyeceksiniz ki doğal olarak, ben de hostes olsam ben de öyle olurum — nein davut, sadece hostesi değil, uçaktaki Japonları da güler yüzlü idi bu milletin. Yani 12 saat geçirdim o uçakta, az uyudum ama güzel geçti artık nasıl oluyorsa, öyle kakara kikiri de yapmadık kimseyle, memleket nire, yolculuk nereye muhabbeti de.. Sonuçta Japonları da seviyorum ben yahu! Bol bol yeşil çay içtim sıcağından da soğuğundan da (soğuğu / yani ice-tea kıvamında olanı pek bir şeye benzemiyor bu arada). İki bölüm Frasier vardı uçağın deposunda, onları lüplettim, bir de Fleetwood Mac dinledim, beğendim (Dreams), patronun da kulaklarını çınlattım Sibirya üzerinde bir yerlerde…

Narita Havaalanı’na indikten sonra bir müddet bürokratik kuvvetlerle görüştük, malum resim çekiyorlar, parmak izi alıyorlar. Bir de gümrükçü amca ile biraz oyalandık, sonra gelsin Japonya! Ben burasının elektrik / priz standartlarını Avrupa ile aynı sanıyordum, değilmiş, havaalanından adaptör aldık. Narita’dan Tsukuba’ya geçtik, yaklaşık 1.5 saat tuttu minibüs ile. Hava güzeldi bugün (şimdi saat 21.00), hava durumunda şimşek fırtına görünüyordu oysa ki.

İşte böyle arkadaşlar. Pek gezmeye fırsatım olmayacak – sunumlarım yarın değil, öbürsü gün (perşembe), onları tamamlamam gerekiyor ama gördüğüm, hissettiğim çok güzel. Yeşil memleket bir kere, elfler filan… Yemekleri de hakikaten lezzetli, samimi söylüyorum – untempered yedik damardan, tavuk, çorba, pilav güzeldi, hayli yenebilirdi.

Bunları yazarken Erasure dinleyegeldim, oh olsun, şimdi söyleyeyim de üzerinize bulaşsın!

Not: Gürer’i hala bulamadım, saptayamadım..

Looking for Gürer Winger

that joke ain’t funny anymore or let me tell you how I feel

(right here, right now..)

You and me we were the pretenders
We let it all slip away
In the end what you don’t surrender
Well the world just strips away

Girl, ain’t no kindness in the face of strangers
Ain’t gonna find no miracles here
Well you can wait on your blesses my darlin’
But I got a deal for you right here

I ain’t lookin’ for praise or pity
I ain’t comin’ ’round searchin’ for a crutch
I just want someone to talk to
And a little of that Human Touch
Just a little of that Human Touch

Ain’t no mercy on the streets of this town
Ain’t no bread from heavenly skies
Ain’t nobody drawin’ wine from this blood
It’s just you and me tonight

Tell me, in a world without pity
Do you think what I’m askin’s too much
I just want something to hold on to
And a little of that Human Touch
Just a little of that Human Touch

Oh girl that feeling of safety you prize
Well it comes at a hard hard price
You can’t shut off the risk and the pain
Without losin’ the love that remains
We’re all riders on this train

So you’ve been broken and you’ve been hurt
Show me somebody who ain’t
Yeah, I know I ain’t nobody’s bargain
But, hell, a little touchup
and a little paint…

You might need somethin’ to hold on to
When all the answers, they don’t amount to much
Somebody that you could just to talk to
And a little of that Human Touch

Baby, in a world without pity
Do you think what I’m askin’s too much
I just want to feel you in my arms
Share a little of that Human Touch
Feel a little of that Human Touch
Give me a little of that Human Touch

Boss, Human Touch

…Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık / Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı / Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü… (CS,Aşk)

sonra Ghost in the Machine‘i koydum, Spirits in the Material World başladı, Every little thing she does is magic geldi arkasından haliyle, hala iyiyim, hala güzelim, sonra Invisible Sun aklıma patronun Human Touch‘ı getirdi, onun peşine The River‘ını taktım, gözlerim sulandı her seferinde olduğu gibi. Tom Waits, Muriel‘le bir detour yaptık (…And the diamond twinkle in your eye / is the only wedding ring I’ll buy you…). Sonra yine döndük köyümüze, Hungry Heart koydu bebeği bu sefer (Got a wife and kids in Baltimore Jack / I went out for a ride and I never went back / Like a river that dont know where its flowing / I took a wrong turn and I just kept going…) ondan sonra bir Atlantic City hatırlıyorum hayal meyal (TW – Frank’s wild years‘ı düşünemedim bile (never could stand that dog…)).

Durduk yere kanserojen yaptık. Oralarda bir yerlerde, en son G. ile onun bir şekilde Nathji’nin dansını seyretmesini bekliyorduk halbuki, ki o da çok hüzünlü geliyor son iki/üç gündür. Lokal bir tanrının böylesine mütevaziliği ama sonra yazacağım onun hakkında da. G. bir taraftan beklentilerini yükseltirken, ben de güzelce kod yazıyordum.

Sonra bunlar oldu, bunlar çaldı.

Not: Bu giriş yukarıda bitti. Ama arka plandaki bu Lale Müldür halen devam ediyor..

Sen yolun aydınlık tarafından
gideceksin
Ben gölge

Sen Van Morrison dinleyeceksin
Ben Peter Paul & Mary

Sen Madrid’e gitmek isteyeceksin
Ben Barselon

Sen ağaçları budayacaksın
Ben çayı

sen yağmur yağınca içeri
gireceksin
Ben kapıları

Sen yelpaze gibi açılan yaprakları
seveceksin
Ben kirazları

Sen köpekleri şımartacaksın
Ben kedileri

( Ben bir jet uçağında gideceğim
Ne zaman döneceğimi bilmeyeceğim )

Sen Ferrari’li beyefendi olacaksın
Ben karanlık bir münzevi
ta ki iyileşene kadar
ta ki iyileşene kadar

Sen bir ardıç kuşu olacaksın
Ben su

( Ben bir jet uçağında gideceğim
Ne zaman döneceğim bilmeyeceğim )

Yaşadığım hiçbir şey önemli olmayacak
yüzüğümü yeniden takana kadar
yüzüğümü yeniden takana kadar

ben aşkı mineraller, bitkiler
ve melekler olarak düşüneceğim
sen kozmik bir metin

sen Kanun eşliğinde vizyoner
resitalleri vereceksin
ben un çorbası ya da
kemanımla bir ses

sarı & zamansız
sarı & zamansız
sarı & zamansız balad

sen “kaderini uzayda ara”
ben karnabaharlara bakacağım

Lale Müldür, Sarı ve Zamansız Balad
aynısı ve kaynak detayları için

GLEBS forever.

glebsŞimdi normal bir insan olsam, “anlayanlar anladı” der, bu noktada (hatta bu noktaya gelmeden) bu girişi bitirirdim. Ama uzun yıllardır birlikte yaşıyor olageldiğimden olsa gerek, biliyorum ki, yaklaşık iki hafta sonra bu girişi görüp, “ben FRIENDS sevmem ki, niye bunu koymuşum buraya?” diye soracağım kendime. O yüzden senin için geliyor Sururi Efendi (Wherever you are, tonight, I’m wishing you the best of everything you lucky you (ha ha charade you are)):

–buraya teker teker 5 SMS’i de geçirmiştim ki, sonra utandım, bir de nazar değer diye korktum, ne mutlu bana–

Geçen bölümün özeti: Kendi halinde küçük bir düzyazar olan E.S.(++) bir grup sevilesi tikinin (~Friends izleyicisi) tacizine maruz kalır, pek de mutlu olur ayayay. O bunu fark ettiğinde vakit geçtir o yüzden oturur bu girişi döşenir. Utanmadan da ekler: en çok da G.’nin mesajına sevindim (o-la-la, vous le vous danser avec moi?)

Hakikaten iyi ki varsınız, birden siz gelseniz aklıma, bir gelincik açar ansızın, bir kuş gelir yüreğimin ta ucuna konar, bir gelincik, sinsi sinsi kanar (sonlara doğru Bedri Rahmi Voltranoğlu).

Böyle. asururi_kucuk

Filmler

Futurama – The Beast with a Billion Backs
Half Nelson
Definitely, Maybe

Futurama kötüydü, Brittany Murphy güzeldi, 1977’liymiş. Tek espri Bender’ın çocuğu idi.

Half Nelson iyiydi, Ryan Gosling‘i beğendik (Bengü daha çok beğendi), Lars and The Real Girl’de de iyiydi, hele şu bir şey söyleyince/sorunca cevap vermek yerine önce yere bakıp sonra yine size bakması yok mu (var). İyi adam, hakikaten sıkılgan ama bir yandan da rahat. Half Nelson, kurt kapanının bir varyantı imiş güreşte. Kurt kapanı Full Nelson oluyormuş, anlayınız işte. Bora seyretse sever sanırım bu filmi, ben Ryan Gosling’i de Bora’ya benzetiyorum zaten. Ryan Gosling 1980’li imiş. Film sömürü yapmadan anlatıyordu anlatmak istediği şeyi. Hep derim, karakter kendine acımıyorsa, ağlak muhabbet açmıyorsa, ben niye üzüleyim, birlikte takılırız pekala..

Two Guys, a Girl (and a Pizza Place) dizisi rastladığımda seyrettiğim ama öyle pek de takılmadığım bir dizi idi (yanlış hatırlamıyorsam Patron severdi), zaten sonra(?) Friends çıkınca EkinMekin Bey de şiftırmıştır herhalde (işkembeden sallıyorum). Oradaki kızı severim (Traylor Howard imiş adı), şimdi Monk’da oynuyor, bir de benzer bağlamda Numb3rs’ın ilk sezonlarındaki profiler’ı da sevmiştik biz (Sabrina Lloyd imiş, ona da baktık şimdi).

Definitely, MaybeŞimdi Elizabethtown ile How I Met Your Mother‘ı alınız, birleştiriniz. Ana karakteri two guys a girl and bilmemne bilmemne’den Ryan Reynolds‘a oynatınız, bir de aşırı derecede gereksiz biçimde bunun kızı rolünü de Little Miss Sunshine’daki kızı ile No Reservations’daki kızı (Ratotuille’ün gazıyla seyretmiş idik) oynayan rahatsız edici bilmemkime veriniz. My Summer With Des‘te hastası olduğumuz ve o ünlendikçe şiddeti azalsa da hala daha sevdiğimiz Rachel Weisz’ı, Scrubs’tan bayılageldiğimiz, 40 year old virgin’le hasret giderdiğimiz Elizabeth Banks‘i ve yeni tanıyıp, haydi onu da sevdik diyelim, Isla Fisher‘ı da adaylar olarak oynatalım.

Şimdi, film, HIMYM diye bir dizi olmasa imiş, zannetmem ki yine çekilirdi, sonuçta evet, arak. Ama batmıyor, çünkü öyle devrimsel nitelikte yeni bir şey getirmiyor. Yani Matrix de Ghost in the Shell ya da Blade Runner olmasa belki çekilemezdi ve bu önemli bir şey çünkü oradaki düşünceleri yeni bir şey gibi pazarlıyor. Filmimiz ise kendi halinde, hayli eli yüzü düzgün, size de acaba bu mudur, bu mudur şeklinde sorular sorduran ve birkaç kere de ters köşeye yatıran bir film idi, teşekkür ediyoruz kendisine. Müzikler beklentilerin altında kaldı, filmi keşke Cameron Crowe yönetse idi şeklindeki düşüncemi yönelttim kendime. Bengü de süper bir saptama ile Ryan Reynolds’ın ne kadar da Will Ferrel’imsi olduğunu işaret etti, yerine de Ryan Gosling’i oynatsalardı keşke dileğini paylaştı sonra da, katıldım.

Bu giriş çok uzadı, tanıtım mahiyetli bir şey olmuş olsun bu, sonradan belki ana konuya da gireriz. Bu arada siz de filmi izleyin, tavsiye ederim, beklentinizi normal tutun ve HIMYM holiganlığı yapmayınız pls.. Ve evet, film hakikaten Almost Famous ile Elizabethtown tadı taşıyor ki, Cameron Crowe çekseydi daha da iyi olacaktı (böyle de güzel, yanlış anlaşılmayayım).

Tezer Özlü – Yaşamın Ucuna Yolculuk
Tarkovsky – Solyaris
Iris Murdoch – Black Prince
Iris Murdoch – The Sea, the Sea
Jim Jarmusch – Broken Flowers
BD as ES, DG – İlgili Haytnet Muhabbetleri

Hamiş: Kevin Kline’ı iki saat tanıyamadım. Yani tanıdığım biri, görüyorum ama kim, çıkartamıyorum bir türlü… Herhalde Bill Murray in Wes Anderson oynadığı için. Ama yaşlılık yakışmış, rol yakışmış.