ÇR ya da until then…

Grant Morrison‘ı pek sevmem, Garth Ennis‘in de "Preacher"ını vaktiyle okuyup sevmiştim (ilki İskoç, diğeri İrlandalı bu arada). Ben aslına bakarsanız, öyle iyinin iyi, kötünün de kötü olduğu hiçbir şeyi sevmem. Sandman gibi, Hellblazer gibi şeyleri severim. Alan Moore’a saygı duyar, Frank Miller’ı son birkaç aydır sevmem (mesela).

Neyse. Listeleri hazırlamakla meşgulken, artık nereden depreştiysem, çizgi roman piyasasına bir göz atayım dedim, Garth Ennis’in The Boys‘unu buldum (hatta ilk olarak Butcher, Baker, Candlestick Maker yan serisini). Konu ilginç geldi, başladım, 6. fasikülde bıraktım. Açtım gene Hellblazer’ları, 4-5 sene evvel kaldığım yerden devam etmeye başladım (Garth Ennis demirbaşlardan olsa da, asıl adam Jamie Delano – bir de çizerleri Sandman’inkilerle kesişir, güzel olur benzer tat, duygular, dünya babında). John Constantine: sevmemek mümkün değil, sevmek başa bela.

Hemen bunu da yetiştireyim istedim. Listeler bitsin, uzun uzun yazışırız elbet.


Yılın Listesi: Müzik

 Bir önceki yılın müzik listesini, vaktinde, 31 Ocak’ta yapmışım, Pixies filan demişim, ardından da bildiğiniz üzere $izoSuru’larla devam etmiştim. İyi yapmışım. Şimdi de, geçen sene yaptığım gibi, last.fm’deki sayfamı açıp bir bakayım müsadenizle:

  1. Eleanor Friedberger
  2. Regina Spektor
  3. Kate Nash
  4. Cake
  5. Portishead
  6. The Concretes
  7. Therapy?
  8. Ramones
  9. She & Him
  10. Morphine
  11. Nine Inch Nails
  12. Tom Petty and The Heartbreakers
  13. The Smiths
  14. Pixies
  15. The Cranberries

 Gene tabii portatif mp3 çalarımın kayıtlarını last.fm’e gönderememe özründen ötürü, NIN aşağıda, Morphine yukarıda falan filan.

Eleanor Friedberger ile The Concretes, biri yeni, taze, diğeri eskilerden (~2000) hanım arkadaş, arkadaşlar. Bu sene bir de Lucky Soul‘u keşfettim (onlar da 2000lerin ikinci yarısından). Eleanor Friedberger’i sevme sebebim -tek başına olarak- saç modeli olamaz tabii ki, şarkıları da güzel (hele de I won’t fall apart on you tonight‘ı!). Bu sene bir sürü (bkz. adı geçen eserler + -"kontraversiyonel" Beth Orton, mesela) hanım şarkıcı ile tanıştım, az bildiklerimizle kaynaştık. Sevdiklerimizden bir tanesi ile (Florence + the Machine) bozuştuk, diğerleri (Neko Case, She & Him) ile el ele göz göze devam ettik.

Bu sene sormayın, geçen seneden beter yumuşadım. Geçen sene bir yerlerden Warbringer’ – Waking into Nightmares’ı bulup vaziyeti kurtarmıştım, diyordum, baktım şimdiŞ Mayıs 2010. Geçen sene Pixies’le durumu kurtarmışım. Bu sene fena, çok fena. Neyi desem ki: Metallica’nın hakkını vermeye çalışıp durduğum Death Magnet’ini mi (özellikle de taka taka taka taka… durmaksızın giden All nightmare long / bir de ara ara St. Anger’dan Invisible Kid dinlemek hobilerim arasındadır, ben Uygar, 24 yaşındayım, yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim)? Ara ara dinlediğim, gençliğimin favorilerinden Exodus – Impact is Imminent albümünü mü, yoksa bu sene dinlemeye başladığım Dog Eat Dog – All Boro Kings’i mi? Yadsınamaz tabii ki bunlar – Slayer – South of Heaven, Anthrax – Persistence of Time (ve dadaşlar), Bad Religion – Stranger than Fiction (Emir Ar-tur’a geldiğinde, böyle çok güzel Bad Religion’lı sweatshirt’ü vardı / Emir Ar-tur’a geldiğinde bir sürü biri sürü şey vardı olmaya bekleyen / Emir’in bir saati vardı / Hiç durmadı) sık sık, yıllardır dönüp durduğum liseniversite göz ağrılarım sonuçta.

Sert arkadaşları böyle bir kalemde geçtiğimize göre pop’a dönebiliriz. Kate Nash, Merry Happy ile tuttu, yakaladı bizi. Kendisini taa ilk zamandan, Foundations’dan tanıyoruz tanımasına ama daha bir merak etmemiz işte Merry Happy sonrasına rastlar. Do-wah-do, Kiss that grrrl, Paris, I just love you more, hele ki Take me to a higher plane, fantastik bombastik Later On, … sizin de fark ettiğiniz üzere neredeyse bütün albümü saydık döktük. İşbu nedenledir ki, bu yılın albümü açık ara ile: Kate Nash – My Best Friend is You. Buraya da vaktiyle yazdığımız üzere, ki ona da baktım az evvel, yazmamışım (en azından blog girişi olarak, dur bir de yorumlara bakayım… -Hande’nin deyişiyle/yazışıyla ncık, yorumlarda da bulamadım, e deyivereyim (gayrı): Dancing at discos / Eating cheese on toast’u kafiyeliymişçesine söyleyebilen kim olsa yılın listelerinden bir payeyi hak eder. Üstelik sanatçı kişiliğini ayrı, normal (sakat) kişiliğini ayrı seviyoruz (kendisini yakınen tanırız, yanaklarını sıktırırız her gördüğümüzde). İyi kız, bahtı da açık olur inşallah. Resim koyayım, blog şenlensin, kalbime gir bahar ol (canımı ye).

 
 
bkz. terbiyesizin önde gideni. ama seviyoruz, ne yapalım.

Bu senenin sonlarına doğru -utana sıkıla okunacak buralar- Bengü Lady Gaga’ya (Alejandro ve Bad Romance ekseninde, yalnız mutlaka her dinleyişte Lady Gaga’ya merhamet dolu bir şekilde acınacak, "yazık…" nidaları ağızdan dökülecek 8), bense (ve gene bir Sururi-Nergis işbirliğinde) Kate Perry – Hot’n Cold’a fena halde takıldık. Siz bizi boşverin sevdicekler, kaçın, kaçın kendinizi kurtarın. Eğer Bengü’nün bir blogu olsaydı, eminim La Oreja de Van Gogh – Partilerde ağlayan kız macerası hakkında da yazardı, hatta belki de şarkıyı bile koyardı o girişe. Ah keşke, keşke bir blogu olsaydı! (Tanrım size bir salıncak).

Başka neler yazacaktım ki ben (bugün günlerden pazartesi). Listeye bir daha göz atalım… Ah tabii ya, yılın şarkısı. Yılın şarkısı açık ara Martin Solveig – Hello (Belçika’da Ece’yle marketteyken bunun böyle Nouvelle Vague tarzında bir cover’ı çalıyordu, beklenenin aksine fena da değildi, aradım sonradan (bu [Marieke de Haan – her büyük göz makyajlı hanım sheryl manson olmak zorunda değil, değil mi?] olabilirdi, olsa idi ama değil idi, hello – a – a – ah…), bulamadım internetlerde bile – Orçun Künek albüm adlarına benzedi). Yılın müzik olayı, tabii ki $izoSuru podcastlerim (Avrupa’da yankıları hala sürüyor 8P).

Benim güzel kız kardeşim the national all, John Grant – Queen of Denmark ve Morphine – Like Swimming dinlemiş bu sene, $izoSuru’dan gayrı — bir tek Morphine’i biliyorum (ama onu da iyi bilirim hani), ilahi kızılcık, ne olacak, biz de bu sene dinleriz, öğreniriz, tıpkı Room Eleven, Mark Foggo, the Unthanks, De Staat’ı öğrendiğimiz gibi kendilerinden. Aslan Brian neler dinlemiş? derseniz, o da mektubunda (ki yılın mektubu seçildi 30 Aralık tarihli ilgili mektupları), [sururi bu noktada yakın gözlüğünü takar, mektubu gözlerine iyice yaklaştırır, gözlerini de başını eğmek sureti ile mektuba] Primus – Green Naugahyde, Arcade Fire – the Suburbs, de Kift – Brik, PJ Harvey – Let England shake, ve Barry Adamson’dan Stranger on the Sofa / ya tesadüfe bakar mısınız, bu paragrafı yazarken benim pikapta da Ryan Adams – The Shadowlands çalıyordu ki, yazınca fark ettiğim üzere, Barry Adamson değil imiş ama olsun, kem küm gak guk.

Efe’yle Belçika’daki akşamlarımızdan birinde birbirimize -başka birkaç şeyin yanısıra- dinlediğimiz müzikleri de gösterdik. Onun gösterdiklerinden bir tek Carrousel – Reviendra kaldı aklımda, bir de Olivia Ruiz’in bir zenci kardeşimizle yaptığı rap bir şeysi (ki pek beğenmemiştim o ikinciyi). Ama Carrousel güzel, bizim buraların (Bask elleri) müziğini de andırıyor (akordiyon münasebetiyle, Kepa Junkera bu arada, merak ederseniz).

Bu sene Tori Amos’a üzüldüm bir de. Hem müziksel, hem fiziksel bakımdan. Öyle güzel bir kadındın sen Tori Abla, almışlar seni, basmışlar botoksu gitmiş yüzündeki her türlü ifade, anlam, değdi mi söyle? Hala ilk kocanla mısın, dağları ağaçlı İrlanda’da mısın?

Bunlardan başka da gelmedi aklıma yazacak bir şey, adım $izo, soyadım Suru, yıllar yılı beni $izoSuru bildiniz, $izoSuru’dan şarkılar dinlediniz…

Yılın Listesi: Filmler

 Ece Hanım ve İspanyolca dublajın standart olmasından bir de pause özelliğinin olmamasından ve daha bir sürü ufak tefek sebeplerden ötürü, nicedir "şu film güzele benziyor, sinemaya gideyim de izleyeyim" demişliğim yok. Ama ben bile buradan, bu oturur halimle biliyorum/duydum ki bu yıl oğlanlarda Michael Fassbender’in (Rainer Werner Fassbinder ile tabii ki bir alakası olamazdı ama yine de gittim, teyit ettim), kızlarda ise Emily Blunt’ın (Türkçe’si ile söylersek: Demet Evgar) yılı olmuş durumda, artık bu sene bizim buralara (DVD filan) da gelirler, misafirimiz olurlar. Biz o yüzden bırakalım şimdi bugünü, geçmişe bakalım… 

Geçen senenin listesini 21 Ocak’ta hazırlamışız, o günden bugüne izlediğimiz filmlerin çetelesine bakıyorum şimdi:

  • Temple Grandin (Film güzeldi ama ben daha hala güzel bir kızın (Claire Danes) oyunculuk yeteneğini ortaya çıkarması için neden ille de çirkin/çekici olmayan bir tiplemede görülmesi gerektiğini… adaletin bu mu dünya… netekim. (hımmm))
  • El misma amor, la misma lluvia (Ricardo Darin, Soledad Villamil var, konu sabun köpüğü bile olsa, El secreto de sus ojos’un üzerine ağırca yenen bir yemeğin ardından gelen kahve gibi gidiyor!)
  • Greenberg (Noah Baumbach ikidir ucundan dönüyor, bir gün patlatacak ve depresif yanı ağır basan bir Wes Anderson olacak, o güne değer! Ayrıca, bu film sayesinde Greta Gerwig’i gördük, tanıdık, hastası olduk, sevdik, siz de seviniz (Şeker Ahmet Paşa’nın resimlerini / Eski hececilerin şiirlerini bir de / Ben çok seviyorum siz de seviniz)
  • Mary and Max (son 10/20 dakikaya kadar oflayıp poflayarak seyrettim sonra bir anda ne kadar güzel bir şey olduğunu fark ettim – son 10/20 dakikanın güzelliğinden değil, filmin güzel oluşundan. O yüzdendir ki, hep bu hakkını yemişlik duygusuyla anarım kendisini (çok sık olmasa da, işte arada bir))
  • Frygtelig lykkelig (Terribly Happy) (Bu Danimarka filmine 3.5 yıldız vermişim (5 üzerinden ki benim notlamama göre hayli yüksek bir not bu), öyle süper düper bir film değildi halbuki, lakin Edgar Wright’ın Hot Fuzz’ı ve özellikle de Danny Boon’un Bienvenue chez les Ch’tis’i ile birlikte güzide bir üçlemenin ortasında yerini alabilir)
  • Synecdoche, New York (Ah Kaufman, yaktın beni. Otur 5 pekiyi, yıldızlı. Puroyu -en son- Prag’da bırakmış idim (2 ay oldu olacak, geçtik bile mi yoksa?), filmin adını bile yazmak içimdeki puro özlemini harladı)
  • The Illusionist; The Prestige; The Great Buck Howard (bir hafta içerisinde seyrettiğimiz bu üç hokkabaz filminden bir tek The Illusionist’i alalım, diğerleri sizin olsun)
  • Bottle Rocket (işte Wes Anderson potansiyeli böyle bir şeymiş demek ki – ikinci filmde Rushmore geldi ve daha ne olsun?)
  • Soul Kitchen
  • Cloverfield (4 yıldız vermişim! ama teknik, kurgu filan hak ediyordu)
  • London River
  • Inception

Yılın kekliği: Kendim. Sebep? El mismo amor, la mismo lluvia‘yı yazdıktan sonra, El secreto en sus ojos‘a bakarken listede, geri dönmeyi unutmuşum, o yüzden geçen senenin filmlerine girmişim, şimdi uyandım. Kaldığımız yerden devam ediyoruz sayın seyirciler, okuyucunuzun/tarayıcınızın ayarı ile oynamayınız reca ederim…

  • Zero Effect – 2000 senesinde, Ankara’da, Öveçler’de iken bu filmin DVD’sini Betül’den almış idim, daha o zamanlar Psych, Monk yoktu hiç öyle obsesif kompulsif, süper dikkatli dedektif tiplemesi. Bill Pulman Independence Day adlı berbat filmde gayet kötü bir biçimde Amerika Başkanı’nı da oynamamıştı henüz (baktım şimdi wiki’den, Independence Day, Zero Effect’ten iki sene önce imiş. balele-sorduk mu?)
  • Social Network – Müzikleri. Ah o müzikleri yok mu. Trent Reznor olduğunu bilmeden, isimler yazarken takıldım müziklere, tam "yahu bu ne güzel bir şeydir böyle!" diyorken Reznor/Ross yazdı, hemmm dedim. Geçen gün de Avengers’ın fragmanını seyrediyordum, orada da güzel müzikler çalıyor, Trent Reznor demiştim, bir saniye, hemen bakayım… Baktım, Alan Silvestri diye biri imiş, bozum oldum tabii, "e bir daha dinleyeyim, bakayım neresini benzetmişim anlayayım" dedim, "avengers trailer music" yazdım, "We’re in this together / NIN" dedi, keh keh diye güldüm kendi kendime keyiften ve iki sebepten (biri çok açık, diğeri, sinir olmuştum Trent’ciğim Sosyal Network ile havalara girdi, piyasa oldu, önüne gelen filme soundtrack yapıyor diye (The Girl With the Dragon Tatoo’nun trailer’ı süper bu arada, geçen gün kadim dostum Georgina ile bu konuda fikir teattüsünde bulunuyorduk, orada üzerinde anlaştığımız üzere, LedZep coverlamak her babayiğidin harcı değil, bir de o cırlayan Yeahx3s’in Karen O’su imiş, o da pek yakışmış Trent’in dehasında – misal Where the Wild Things’in soundtrack’i ne kadar berrrrbat, kulak cırmalayacı idi beri yanda)). Sonuçta öyle anlayacağınız, Trent Reznor lütfen sadece benim sevdiğim/seveceğim filmlere müzik yapsın, avengers’a filan şarkı verebilir, umrumda değil, ama yalanım yok, kıskancım, birazcık da huysuzum enter seda sayan.
  •  Buried (2010 da Ryan Reynolds’ın yılı oldu herhalde. Kaç filmde oynadı bu arkadaş yahu? Taa Two Guys & a Girl yıllarından beri bir türlü ısınamamışlığım vardır, BOSS reklamlarından da haz etmedim, Scarlet Johanson olaylarından da) Film, kurgu açısından inanılmazdı bu arada, takdir.
  • I Love You Philip Morris – Müthiş bir filmdi, Jim Carrey ve Ewan McGregor’ı Jim Carrey ve Ewan McGregor olarak değil de, iki iyi (süper) oyuncu olarak görebileceğiniz bir filmdi (gerçi Ewan McGregor her filminde bambaşka yine yeniden birini oynuyor ya!). Üstelik, bu da Temple Grandin gibi, hatta ondan daha da katmerli bir şekilde, gerçek olaylardan çekilmiş bir film (…dan yola çıkarak değil, bilakis …dan çekilmiş). Yılın filmi olabilir, listeye devam edelim bakalım…
  • Volver – Niyeyse Almodovar’a ara vermiştik Habla con Ella’dan sonra. Volver ("Bolber" olarak okunur) ilaç gibi geldi. Penelope Cruz normal/sosyetik rollerde ne kadar rahatsız edici / batıcı ise, komşu kızı / delimanyak tiplemelerinde o kadar müthiş oluyor. Volver, konu da, renkler de çok güzeldi.
  • Die Fälscher (Counterfeiters) – Toplama kampında geçen komedi olur mu? Olmaz (La Vida es bella diyeceksiniz, o çok istisna diyeceğim). Buradaki aktif anarşist amcanın Inglorious Basterds’ın Gestapo komutanı olarak hatırlamak ilginç oldu.
  • Source Code – Moon’dan sonra, Moon’dan başka, gene güzel gene referansı bol, yine de yeni bir şeylerle. Duncan Jones, sen bu yolda devam et. Michelle Monaghan’ı Boston Public’ten severdik (Kiss Kiss Bang Bang’i de severiz — o film kült statüsüne girmedi mi acep hala?), Vera Farmiga ayrı bir hikaye zaten (Up in the Air’de Alex olarak geldi gönlümüzün mütevazi bir köşesine indiydi zaten vaktiyle).
  • Win Win – Denizden Thomas McCarthy çıksa izlerim zaten. Bunda da Up in the Air’den (ve 2 and a half men’den) Melanie Lynskey vardı az da olsa.
  • The Perfect Host – Eş dost toplantısı, partiler, bir araya gelmeler için ideal bir film. Ben afişine ve tabii ki David Hyde Pierce’ine vurulmuştum. Sonu biraz löylöy olsa da, tiyatro canım, ne beklersiniz (tiyatro uyarlaması değilmiş bu arada).
  • Flypaper – Patrick Dempsey ve o haliyle bile (yani Holywood standartlarına göre çok yaşlı) alımlı ve takmayan Ashley Judd. "Eğlenceli bir seyirlik" idi.
  • Midnight in Paris – Woody’den beklediğim gibi bir filmdi, her şeyiyle yerli yerinde, güzeldi.
  • Le Petit Nicolas (Pıtırcık) – Bu sene (2011) birbiri ardına Pıtırcıkları devirdik Ece’yle, filmi de üstüne ilaç gibi geldi. Biz Ece’den daha çok güldük ama söz konusu Pıtırcık olunca, bu da doğal, değil mi?
  • Beginners – Fragmanını görüp ilgilenmiştim, fakat sonra konusunu okuyunca pek bir plastik, internet blog şeysi gibi gelmiş idi. Sonra fragmanını bir kez de Bengü’yle birlikte izledik, işte bir gün seyredecek bir şey bulamayınca, haydi dedik, hem Ewan McGregor da, Melanie Laurent de var. Beğendik, güzel film. "Beginners" bu arada Raymond Carver’ın ilk kitabına da adını veren "What We Talk About When We Talk About Love" hikayesinin (ve kitabın) ilk adı (sonra editör değiştirtiyor – elimde kitabın iki versiyonu da var, editörün manyaklığına şaşıp/sinir olup, bir yandan da hakikaten iyi iş çıkardığı için gizliden gizliye takdir ediyorsunuz). Bunun yönetmeni (Mike Mills) bir de Up in the Air’in yazarının (Walter Kirn) kitabından uyarladığı bir başka filmi var (Thumbsucker), onu da izleriz artık bir ara.
  • Bienvenue chez les Ch’tis – Micmacs’te hiçbir şey ifade etmeyen Danny Boon’un bizi kırıp geçirdiği Fransız komedi filmi. Biz çok çok güldük, size güleceğiniz garantisi vermiyoruz. Filmi Efe’den duymuştuk, o bayağı bir giriş yapmıştı, beklentimiz filan da yüksekti, ona rağmen çok beğendik. Fransızca bilmiyorken bu kadar eğlendim (eğlendik yazabilirdim ama bakınız yazmadım, niye yazayım, Bengü Fransızca bilir a! ;), bir de Fransızca bilsem ne olurdu kim bilir! Bunun Bask-Endülüs versiyonunu çekelim (Türkiye versiyonunun dram olacağı yönünde ciddi şüphelerim var).

Demek ki neymiş arkadaşlar, bu yılın (2011) filmi, 2009 tarihli I Love You Phillip Morris imiş (roll the drums / ya da Chumbawamba – Scapegoat’ın girişini çalınız)

Hüsran listesi: 
Micmacs
Bakjwi (Thirst)

Vicky Cristina Barcelona – Woody’den beklemediğim gibi bir filmdi, bana ters geldi. Ayrıca Rebecca Hall’u yakında Everything Must Go’da görebilirsiniz (ben görmeyeceğim çünkü Carver’a olan sevgimden, filme gıcık oldum jeneriğini görüp de).

Neslihan ile Brian’ın yılın favori filmlerini yazacaktım ama lil’ sis yazsın dedim, hem yorumunu görürüm, hem de belki Pirates of the Carribean 3’ün de sıraladığı filmlerden biri olduğunun kamuca bilinmesini istemez.. 8)  (biz mesela daha seyredemedik onu ama planlar arasında var – benzer şekilde Paul’ü de Black Swan’ı da hala görmedik, hatta Paul ne ben bilmiyorum : insan isimli filmlerden Hugo ile Pina’yı bekliyorum ama mesela). Briantje ile de The Illusionist’le kesişmişiz.

Bunlar da kısa kısa…lar olsun bakalım:

  • Bir süredir Werner Herzog’un "The Cave of Forgotten Dreams"ini izlemeye çalışıyoruz ama hakikaten çok çaba sarf etmek gerekiyor.
  • Çarpık Kadraj geç keşfettiğim ama hakikaten çok sağlam bir sinema/tv blogu oldu.
  • Bir Zamanlar Anadolu’da’yı herhalde çok zor izlerim ama geçen gün de AV Club’dan çok iyi eleştiriler aldı. Biz daha hala bal ve süt bulup da izleyeceğiz.

Bu sene izlemek için not aldığım diğer filmler:

  • The Future – Miranda July
  • The Good Heart – Dagur Kári
  • Los Lunes al Sol
  • Inside Job
  • Moneyball
  • 50/50
  • The Descendants
  • A Seperation
  • Tinker Tailor Soldier Spy
  • Pina
  • In Time
  • The Secret World of Arrietty

iyi seyirler, patlamış mısırlar.

Yılın Listesi: Diziler

 Bu sene bol dizili bir yıl oldu, güzel dizilerdi, güzel olmayanları da ilginçti üstelik. (Baştan belirtelim ki, "Up all night" bütün bu söylediklerimin dışındadır, kötü bir dizidir, bir de bana nispet yapar gibi Community’nin yerine koydular ya, eh ben daha bir şey demeyeyim)

Yılın dizisi Community. Tabii ki Community – hem de eski pırıltısını iyice yitirdiği, ilk sezondaki her biri kendi başına birer dünya, leb-i derya, cihannüma ve camera obscura olan karakterlerini acınası karikatürlere dönüştürmesine rağmen. Efendim, bu dramatik girişten sonra sebeplerimizi sıralayalım müsadenizle: geçen senenin yılın listeleri: diziler girişinden sonra sevgili Sui sağolsun, birkaç dizi de kendisi önerdi: Community’den başka hatırlayamadım şimdi (birkaç ay evvelki önerisi Episodes’ı karıştırmıyorum şimdilik). Community daha ilk bölümünden itibaren bizi bizden aldı, kattı karıştırdı. Çerez gibi her gün 3-4 bölüm seyrettik (o sıralarda ikinci sezonundaydı), kısa sürede de günceli yakaladık. Hasta dizimiz Arrested Development’la akrabalık taşıyan, oldukça uzun bir süre için her bölümünde bir janrı ele alıp suyunu çıkaran ve gerek öz, gerekse geek referansları ile ne kadar da seçkin bir kitleye (geeks & freaks) hitap ettiğini bize göz kırpan bir dizi oldu. Bu noktada bir ara verip, bir kez daha yılın dizisi ilan edelim şöyle ortaya resimli filan:


Chang’in kendini tereyağlayıp havalandırma tüneline sıvıştığı sahneyi sizleri sevdiğimden es geçtim

Sonrası bildiğiniz üzere, Community ratinglerde düşük çıktı (ah bu torrentler azizim — halbuki ne diye Nielsen ratinglerinde mevcut torrent sayısı da kıstas olarak kabul edilmez? Psych mesela, iç reklam olayıyla yıllardır kıvırıyor benim bildiğim), bu sezon kalan bölümleri buza kondu (gösterilecekmiş bir ara ama 4. sezon pek ihtimal dahilinde görünmüyor). Sonuçta 3. sezon "meh" bir sezondu ama yine de ilk iki sezonun -en azından- bir 4 yıl hatrı olurdu yahu..

İptalden söz açılmışken, bak yine hatırladım, Free Agents ya! Yazıktır, günahtır. Daha bud’ında budadılar (özenti ingriş kreativiti).

Yeni diziler: Threesome, New Girl, Episodes, Wilfred (Wilfred yeni miydi, 2. sezon mu bitti yoksa, aman neyse). Biz bu sene bir de the Sarah Silverman Program’a başladık, onu da 3. sezonun ardından 2010’da bitirmişler, çok bile (yanlış anlaşılmasın, seviyoruz kendisini, programını ama… yeter yahu o kadarı).  Raising Hope seyretmeye başladık, Earl’ü iptal edip de niye buna tamam demişler, onu anlayamadık (başlarda ortanın üstü, iyi, vaatkar başlıyor, iyi de gidiyor ama çok çabuk tüketiyor yakıtı. Halbuki Martha Plimpton’la Garret Dillahunt (imiş adı, gittim baktım da yazdım wiki’den) ne kadar süper oyun koyuyorlar. Geçtiğimiz hafta aklıma şu sahne geldiydi de 4 saat düşünmüştüm nerede vardı diye: Marlee Matlin’in canlandırdığı sağır-dilsiz avukat yıllarca uğraşıp didinip konuşmayı becermiştir ama işte müvekkili olan mahluklar onun her ağzını açışında gülmekten yerlere yatarlar… sonrasında hatırladım tabii: My Name is Earl’ün Joy’u idi. My Name is Earl white trash olayını sonuna kadar kullanıyordu, ileriye de gidiyordu ama Raising Hope artık moronluk mertebesinde ilerliyor bu aralar…

Threesome ile Episodes’a (bir de Wilfred’a) yukarıdaki Free Agents’ı bağladığımız bağlantıda değinmişiz, New Girl’ü atlamışız niyeyse azıcık bir değinmeyle. Halbuki bu yılın en iyi çıkış yapan dizisi (it’s jess). Gerçi Zooey Deschanel’i arzu nesnesi‘nden şu bizim şaşkın ördek mertebesine indirdi ama olsun. Bir de pilotla dizi arasında arap oğlanı kaybettiler ya, o biraz battı (bana). Dizi iyi ama çok kolay dağılabiliyor yan zevzekliklere. HIMYM’ın ilk sezonlarının şeysi var (geist) tavsiye edering ama siz biliyorsunuzdur zati (o-hoooo!).


böyle durduğuna bakmayın (ki bu duruşu da tercih sebebidir aslında), hakikaten Katy Perry’ye benziyor

Bu sene bir de çok uçurmayan fakat hayli yaratıcı bir dizimiz vardı, Dee’nin tavsiyelediği: Web Therapy (her therapy yazışımda, irlandalı canavarlarımın sayesinde sonuna bir de soru işareti eklemek geliyor içimden ama therapy var, therapy? var sonuçta, değil mi efenim?). Lisa Kudrow, zaman mekan ve kadro üçlemesinden mürekkep bütçe sorunsalına hakikaten nefis bir konuyla gayet alternatif bir çözüm getirmiş idi. Öyle ahım şahım bayılarak izlemesek de, izlemeden de edemedik, hele son bölümlerde kopuyorsunuz, kopmamak elde değil. Onu demişken, 30 rock yeni sezonuyla da poffidi poff (Alec Baldwin bu sezon gidiyormuş temelli olarak televizyondan), House izlemedik hiç (bu sezon son sezonuymuş, he mi?), tBBT’nin de işte 100. bölümünü Neslihancığım sobeledi, bir de genel kanı da iyi yöndeydi, indirdik, seyredeceğizdir büyük ihtimalle belki yarın, belki yarından da yakın. Onun dışında Leverage, Hustle ve bol bol Castle vardı kendini ciddiye almadığından ötürü eğlencelik diziler kuşağında (tabii bu kuşağın kralı Psych gene gönül telimizin tepelerinde endam eyliyordu, onlar da artık yorulmuş olsalar da). Mike & Molly’de Molly ile Mike’ın annesini seyretmediğimiz bir diziye (mesela tBBT yahut Glee)  postalasalar ve Carl’ın sahnelerini 10’la çarpsalar ne kadar iyi olacak. Modern Family’ye de devam ettik, her bölümde en az bir kere güldük ama o da ciyuvvvv boom yörüngesinde. Ben Bengü ile Ece’nin yokluğunda Fringe’e başladım, gene Sui’den tavsiye ile Warehouse 13’e baktım. Fringe’ı bu sezon bitireceklermiş (deyyolar), Warehouse 13 de çok önemli bir gerekçe olmadıkça seyredilmiyor.

Özetle diyeceğim odur ki, Community bitmesin ama onlar da silkinip kendilerine gelsinler porfi.


you big cat, you! (S01E2)

Yılın Listesi: Kipatlar!

Kaç zamandır hesapta yılın listelerini hazırlayacağım, istiyorum, istekliyim, azimliyim, doğruyum ve çalışkanım… gel gör ki, Godot geldi, listeler gelmedi. Ben de bugün Hande’ye mail’de ve Nergis’e doğrudan çıtlattığım üzere "Kipatlardan başlayayım, kipat listesi ne de olsa en kolay hazırlanası şey!" dedim.

 

İşte az evvel de oturdum, bir bakayım dedim, en son ne zaman yılın listesi: Kipatlar’ı yayınlamışım da, oradan itibaren alıverecektim ele okunmuş listemdeki kipatları. Al sana Karakan al sana! 14 Mart 2010! E höh ama yani Sururi Bey kardeşim, akşam akşam iş çıkardın. Hemen yazayım, seçeyim de yatayım bir zahmet. Hem haftasonu Georgina gelecek (inşallah), o zaman da vaktim olmaz pek. Buyrun o halde, haylaytlar ve haylayflar.

 

C.S. Lewis / A Grief Observed: Güzel kitaptı. Hesapta bu Belçika ziyaretimizde Barış’a götürecektim, unuttum kabak gibi. Bugün Bengü başlamış, beğenmiş, beğenilmeyecek gibi değil (sonundaki teslimiyet biraz karizmayı çizdirse de).

 

John Steinbeck / The Winter of our Discontent: Beni yerden yere vuran bir kitap oldu. Daha geçen ay mıydı neydi, ikinciye okudum (ilk okuyuşumda 3.5, ikincisinde ise helalinden 4.0 yıldız vermişim). Bu kitabın The Chameleons filan babında zaten çok hikayesi vardır bende.

 

Ian M. Banks / The Feersum Endjinn – Surface Detail – The Algebraist: Surface Detail, Matter’dan (çok) daha iyi olsa da, sonuçta (boş) bir defterin kapağına Ian M. Banks yazsam o bile Matter’dan çok daha iyi olacağından fazla detaya girmeyeyim. Abinin yokluğunda (çok kitap okudum) okuduğum non-Culture M. Banks kitapları arasında Algebraist hakkaten Culture’dı be annem! olsa da, The Feersum Endjinn, işte o zügeldi. Hem anlatım tekniği, kurgu, hem konu, twistler filan. Bir Use of Weapons olmasa da, olmasına da gerek yoktu zaten, öyle olduğu gibi sevdim ben onu.

 

Haruki Murakami / THBWATEOTW: 5 sene sonrasında tekrar canım çekti, ben de aldım yine okudum, oh mis gibi. TWUBC ile birlikte yegane el üstünde tuttuğum Murakamilerdendir. Twistini ve sonunu bilmek de değerinden hiçbir şey yitirtmedi, bilakis gücüne güç kattı. Bu sene, yılbaşına doğru bu amcanın ikinci hikaye toplaması olan BWSW’ı aldım, ilk hikaye seçkisi TEV de pek matah değildi ama BWSW çok entel dantel çıktı. Amaan bana ne.

 

W. Sommerset Maugham / Collected Stories Vol 2: Fransa’dan, Bordeaux’dan almış idim bu kipatı. İyi ki de almışım. The Razor’s Edge’in beyefendi hergele yazarı (hergele demeyelim de, halden anlar/hale gelir diyelim o zaman) çoğu Malay’da geçen hikayelerinde yine eski topraktan niyeyse hiç beklemediğim duygu ve düşüncelerle takdirimi topladı.

 

Neil Postman / Amusing Ourselves to Death: Bu da başucu kipatlarımdan biri oldu. Amca haklı, ama en acısı kendisinin de kayıp giden bir zamanın ağıdını yakmakta ve no future for you olduğunun sonuna kadar ayırdında olması. E sonuçta bir belgeselci gibi biraz dikkatlice baktığınızda hep kendi işine gelen tarafları gösterdiğini fark ediyorsunuz ama benim gibi internet aşığı bir adamı bile televizyon/pop kültür yükselişine sevinmek yerine üzülünebileceğine de (öyle bir potansiyel olduğuna) inandırdı. Her zaman derim, Emre, dünyanın senin gibi adamlarla dolmasını ister miydin? Alternatifim Kafka değilse, hayır, sağolun, almayayım.

 

 

 

 

End of part one, yarın devam ederiz artık (direkt buradan editler, ayrı bir girişe geçmem, merak etmeyin).

 

İmza : Sizi seven, yılın listeleri bittiğine hepinizin yorumlarına yorum katacak olan, Azimli Kipat Tenyası.

 

 

*** Ansızın, ertesi gün oluverir ***

 

Patricia Highsmith / The Talented Mr. Ripley: Bu kipatın filmini seyretmişliğim vardı, taa ne zamandan.. Hatta o zamanlarki bende önemli bir yere sahip olan Gwyneth Paltrow da oynuyordu ama işte öylecesine bir filmdi. Kitabı burada kelepirde bulmuştum, 1 Euro’ya almış idim yanlış hatırlamıyorsam. Bask ülkesinde İngilizce kitap bulmuş olmam bile almak için yeterli bir sebep olduğundan, alıp dolabın bir köşesine koymuş idim. Sonra, galiba eldeki kitaplar bitmişti de, bir göz atayım demiştim, zaten ne olduysa o zaman olmuştu. Çok hızlı bir sahneyle açılır kitap, olaylar siz daha nedir, ne yapıyoruz demeden gelişir, bir bakmışsınız Ripley Avrupa’ya gelmiş bile. Kitabın en sevdiğim yanı, Highsmith’in Ripley’e hiç acımadan, ters gidebilecek her şeyi ters götürüşü oldu. Düşünün bir, bir yandan deli gibi blöfler yapıyorsunuz, yalanı yalanla örtüyorsunuz, diğer yandan normal hayatta fizli saklı kalacak şeyler, asla olmayacak tesadüfler, karşılaşmalar birbiri ardında oluveriyor, çıkıveriyor. Ripley’in kıvırışları beni hep bir sonraki sayfaya attı. Tabii bir de aidiyetsizliği var. Bir de bir de daha iyi bir yaşamı hak ettiğine olan sarsılmaz inancı. Go Ripley go, kim tutabildi ki seni! Bu arada, filmine eklenen ekstra karakteri (ki Coupling’in Steve’i oynar – kaldı ki, halen Coupling’den referans verebiliyor muyuz, yoksa The Boat that Rocked ile Karayip Korsanları’nın hedesi ile Leverage’ın Sophie’si filan mi demek gerekiyor?) ve onla sağlanan farklı bitiş bence filmin sonunu kitaptan daha iyi bağlıyor. Kitabı, İtalya’yı pek güzel barındırdığı, anlatıya sindirebildiği için, İtalyasever OBM’ye vereyim diyordum ama iki üç ay kadar önce, polisiye romanlar üzerine sardırdığımız bir sohbet sonucunda neredeyse zorla Nerea’ya verdim, iki üç ayda okuyacağını düşünerek, o da okumadı, ben de Barış’a götüremedim (hem/hoş belki elimde olsa bile onu da C.S. Lewis’le birlikte unutacaktım).

Sarah Silverman / The Bedwetter: Stories of Courage, Redemption, and Pee: Yılın bombasıydı. O aşamaya (kitabın gelişi) geldiğimde, işte az çok ne menem bir şey olduğunu biliyordum Sarah Silverman kardeşimizin, kitap onu on bin kat pekiştirdi, kah güldürdü, kah daha güldürdü, kah insanlığımdan utandırdı (bir yandan gülerken). İşin "komiği" bu kitapla aynı amazon pakedinde asıl almak istediğimiz Tina Fey / The Bossypants ne kadar patlak, hem nalina (=komik) hem mihina (=profesyonel ciddiyet) vurmaya çalışıp da sonuçta ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamayan bir kitaptı. Sarah Silverman komik (k ile).

Neil Gaiman / The Graveyard Book: Bir Coraline olmasa da, bir romandan çok hikayeler bütünü olsa da, Gaiman’a karşı, popüleritesiyle doğru oranda artan ön yargılarım, kötü beklentilerimi fos çıkaran zevkli, heyecanlı ve güzel bir kipattı Mezarlık Kitabı. Ece’yi pek açmasa da, bunu -henüz- ilk düğümü atacak güzel bir filminin yokluğuna veriyorum. Silas da ne kadar güzel, iyi seçilmiş bir karakter ismidir bu arada.

Robert Charles Wilson / The Spin: Bu bilimkurgu kipatını o kadar ödülü vermişler diye seçip okudum, okumasam çok da bir şey kaybetmezdim ama çoktandır okuduğum kitaplarda pek karşıma çıkmayan ezik oğlan / cool kız (+kızın kafa ağabeyi) klişesi güzel geldi. Konu orijinaldi ama novella yeterli olurdu, 400+ (500+) sayfa (+ iki kipat daha) zorlama olmuş biraz..

Harold Pinter / The Betrayal: Senenin en iyi kipatlarından biriydi, hem de ciddi, yetişkin filan oluşu cabası. Fark ettirmeden yedirdiği anlatım tekniği olsun, üçgenin kaç köşesi, kaç kenarı dünyanın kaç bucak olduğu gibi temaları olsun, ve bunları tiyatro oyunu ile verebilmesi, e vallahi bravo.

Nurullah Ataç / Günlerin Getirdiği – Sözden Söze – Karalama Defteri – Ararken: Serin berrak su gibi geldi Ataç’ın denemeleri de, eleştirileri de, anıları da. İnsan her şeyin kendi zamanında keşfedildiğini, her düşünceyi iik kendinin düşündüğünü sanıyor (burada "insan" ben oluyorum), çok fena yanılıyor (söyleyin kendisine).Gürer’den yorum, Eki’den tweet, Emir’den takdir aldım, daha ne olsun. (Bu arada ilgili yorumda Gürer, N. Ataç’ın Sabahattin Eyüboğlu’na takılmasından bahsetmişti ya, geçen gün fark ettim, sevgili berberimiz de öyle bir "hayran çelebi", ne kadar güzel bir insan böylesine iyi kalpli, sevecen olabilmesi, tanıklık bile bir hediye gibi! (Yılın blogu tabii ki, tabii ki guzelonlu bu arada, ne sandıydınız a!)

Walter Kirn / Up in the Air: Filmi beni yerden yere vurmuştu, kitabı aşkı, ilişkileri, Alex’i bırakıp, daha ciddi başka yerlere eğildiğinden (tüketici toplumu, sürü psikolojisi, herkesin harcı değil bunlar ağır konu, etc…) kafamı duvarlara vurmadı ama sanki aynı Ryan’la (illa ki Clooney’nin filmi olarak canlanacak, cuk oturmuş idi çünkü) işte ağır konularda takılıyorsunuz gibi oluyor, hani hürmetten Alex Yenge meselesini açmıyorsunuz, o da karizmayı yukarıda tutacağım diye çabalamıyor.

Efendim, yılın kitabını seçmemiz gerekirse (hazır şimdi vermiş olduğum yıldızları da unutmuş iken)… çok zor öyle bir kitabı öne çıkarmak. O yüzden yılın kitapları bu üstteki kitaplar olsun (Spin hariç – Banks’lerden de Feersum Endjinn bir tek, diğerlerini boşverin), her biri kendi kategorisinin yıldızı… (çocuklar kardeş oldu mu…)

 

 

Hüsran listesi (bahsetmeye bile değmez, lafı olmaz):

Mark Haddon / The Curious incident of the dog at night time (20100419) 2.5*

Kiran Desai / The Inheritance of Loss (20110224) 0.0*

Tina Fey / The Bossypants (20110821) 2.0*

Arthur Schopenhauer / Aşka ve Kadınlara Dair – Aşkın Metafiziği – (20111018) 2.5*

Patti Smith / Çoluk Çocuk [Just Kids] (20111011) 1.5*

Bera & Cure

 Dün rüyamda Bera’yı gördüm, bugün Cure dinliyorum (Head on the Door). Adam gibi bir tweet hesabım olsaydı oraya yazardım, olmadığından buraya yazdım. Hayat garip. Sabah üç bilgisayarı ana bilgisayara gösterebildim diye mutlu oldum (dünden beri uğraşıyordum – anahtar kelimeler (çok lazımsa) Rocks, CentOS, qstat, insert-ethers falan filan).

Bakın mesela bunu (şunu) adam gibi olmayan tweetim‘e de yazabilirdim pekala:

ne geçmiş var ne gelecek 
dem bu demdir barışalım 
 

(Mazhar Alanson, God Save the Queen)

Bir yılın ardından

 Herkese merhabalar, bugün ocağın 8’i, geçmiş yeni yılınızı (yeni yıl ne zaman geçmiş sayılır? ilk buluşma öpüşme, üçüncü buluşma 3rd base olmak zorunda mıdır?) kutlarım öncelikle! Geleneksel listeler yapasım vardı (var) ama öncesinde bir sürü bir sürü dosta e-posta atasım olduğundan bu güne değin bekledim (hala da kesin değil listelere başlayıp başlamayacağım ama göreceğiz artık).

 

Geçen yeni yılda Barış ve Efeler bizim buralara gelmişlerdi, Madrid, Endülüs derken epey bir yolları arşınlamıştık. Bu sene geleneği devam ettirelim dedik, Barış’ın Liege’deki konağını 7.5 kişi 10 gün boyunca işgal ettik, merkezi Liege alarak daha evvelden görmüş/görmemiş olduğumuz birtakım Belçika köy ve kasabalarını gezdik ama en güzel bonus şüphesiz kendimize bile sürpriz yapıp gittiğimiz iki günlük Delft ziyaretimiz oldu. Epey duygusal anlar yaşadık, İstanbul’da da, Ankara’da da böyle olmamıştı, niye şimdi burada oldu diye merak ettim, düşündük, taşındık, Bilbao’da da olmayacağına kanaat getirince, olayın (ah şu bizim sentimental blue heartımız şekerim) büyük ihtimalle Delft’in küçüklüğünden ve buna bağlı olarak metrekare başına düşen anılar silsilesinin yüksek mevcudiyetinden olduğunu anladık. Delft’te Deniz ve Nadiya’lar ile, Tongeren’de ise benim hayali arkadaşım Liliana ile buluştuk. Liliana, gerçek bir şatoda yaşamasıyla, gerçekten de hayali bir arkadaş olduğunu kanıtladı.

 

Liliana’ların Şatosu (Ben şato gördüm) 

 

 Belçika akşamlarına Settlers of Catan damgasını vurdu: Neslihan en Brian’ın bize sardırdıkları oyunu biz de Barış, Efeler ve Sezen’e bulaştırdık, yetmedi o bir gecelik Delft molamızda Nadiya’lara da aşıladık. Ece şu anda yol, köy, kasaba, gelişme kartı için gerekli kaynakları ezbere biliyor, sanki sınavda bundan soracaklar, hıh! Akşamları ayrıca projektörden film seyrettik (biraz Woody, biraz Sarah Silverman, Black Books, bolca SW) hakikaten hakkını yemişim ben vaktiyle bu projektör olayının.

 

 "You big cat, you!"

 

 

 Kim demiş Catan iki kişiyle oynanmaz diye? 

 

 Yeni yılın modası: Eat meal yum. Tamam da ne yiyoruz arkadaşım? Kabahat faslı, mozaik pasta. 

 

 

 Turnemden görüntüler. Bol olmasa da, alkış almadık diyemem. Suzy ile performansımızın videosu da var, belki bir gün. O arkamızdaki arabada da Ece dönüyor. Çocuk eğleniyor, büyükler eğleniyorlar, işte yeni yıl yeni yıl. Böyle de bir şovmen aktif interaktif insanıyımdır, çok pis, ben bile bilmem hani.

 

Belçika’dan pazartesi günü (2 ocak) öğlen döndük, 3 ocak gecesi de otobüse atlayıp sabah 6’da konsolosluk işleri için Madrid’e vardık, gece yolculuğu Ece’yi fena çarptı, yol tuttu, uyku tutmadı öyle biraz hırpalandık… Konsoloslukta hem benim askerlik işim için gereken birtakım ek işlemler vardı (maşallah diyelim, her şey yolunda gidiyormuş, yani parada eski hesaptan (5K EUR), uygulamada yeni hesaptan (21 günlük eğitim yok) faydalanabileceğim gibi görünüyor… Ailecek de pasaportları yeniledik – bu ağustosta bitiyordu süreleri, öyle bir şeyler işte.

Ebru & Banu forever!

 

Brüksel = Starbucks. Madrid = Starbucks (beni bilmeyen biri okusa yani şu satırları der ki ah tikiye bak, memleket güme gidiyor, şunun krem döla krem (krem döla yala) haline bak. Hoş beni bilen biri de aynı şeyleri söyleyebilir, şimdi fark ettim.

 Oradan da çarşamba gecesi döndük, dinlenme sürecine girdik (bu noktada Coraline’ın koza içinde "dinlenen" Bayan Spink & Forcible’ını ya da Mezarlık Kitabı’nın sandukası içinde "uyumakta" olan Silas’ını gözünüzün önüne getirebilirsiniz)