havale yaz, 777’ye gönder.

Geçen gün bahsetmiştim (bahsetmiş miydim?), işte Kurt Vonnegut (Jr.), "şimdiye kadar bulabildiğimiz bir tek iyi düşünce var, o da merhamet göstermek (affetmek vs..)", işte bugün ondan değil de kötü ikizi Hammurabi’nin "göze göz, dişe diş" intikamından, adalet duygusundan, hak yerini buldusundan bahsedeyim dedim ama şimdi düşününce ondan da değil, daha çok "ödetme"den bahsedeceğim. Sanırım.

Sizi bilmem, ben ne istiyorum? İlk kertede ilahi adalet, yanlarına kalmayacağını bilmek (ölümden sonra yaşamı destekleyen dinlerin mensupları puan kartlarına bir puan eklesinler, diğerleri biraz daha sabırlı olsunlar lütfen). Bunu, başlıkta ve bu cümlenin başında belirttiğim üzere, ilahi merciye havale etmek suretiyle yapabiliriz, bakın yapıyorum, oldu. Bunu başka varyantları da var (inanışınıza ve/ya sinema/manga kültürünüze göre): mesela bütün saflığıyla ve iyiliğiyle bir köye gelip, orada her türlü (maddi und manevi) sömürüye uğradıysanız, belki filmin sonunda paşa (mafya) babanız (James Caan) gelip, bütün köyü ateşe verir (Lars von Trier – Dogville); ya da yanınızda sizi kayıtsızca seven, canınızı sıkan, size kötülük yapan, yolunuza çıkan kim olursa olsun gözünün yaşına bakmayan bir robot/deney ürünü bir şey vardır (James Cameron – Terminator 2; Adam Wingard – The Guest); hiçbiri olmadı, bulursunuz bir defter, oraya kimin ismini yazarsanız ertesi gün o kişi ölüverir (Tsugumi Ohba – Death Note). Benim kişisel tercihim sonuncunun biraz daha ince işlenmiş hali: daha evvelden de bahsetmiştim, bunun bir sanal dünya, bir simülasyon olduğunu düşünün, facebook/twitter gibi sosyal bir medya gibi bir şey: şu takdirde ben, benim canımı sıkanı "yok sayabilir" (ignore), çok da uğraşmak istemiyorsam o kişinin n. dereceden arkadaşlık çevresinde olanların da benim sayfamı ("yaşamımı") görmelerini engelleyebilirim. Problem çözüldü, çok katılımcılı cennet. Biraz daha rafine versiyonda, benim bu sistemin veritabanına (mümkünse MySQL olsun lütfen)  erişimim var, bütün parametrelerle oynayabiliyorum, aşağıdaki xkcd bantının aksine, geri de alabiliyorum (always backup! yoksa SELECT * FROM GHOSTS;):

Tabii ki en iyisi, sadece sizin olmanız (pörsınıl hivın), her şeyin size bağlı parametrelerle kontrol edilmesi, biraz yapay zeka, biraz hüzün… Neyse, ne diyorduk: böyle bir şey yok (şimdilik – olursa haber veririm tabii ki mutlaka, aşk olsun!)

Bu girişte yeni bir şey yok aslında: ilahi adalet için ilahi merci konusunu şurada (şurada = "İyi ile kötünün bahçesinde geceyarısı. (23/07/2009)"); veritabanı mevzuunu burada (burada = "Şeytanın SQL Queryleri (20/05/2008)"); sanal kişisel cennetleri orada (orada ="deja vu, oyunlar simülatörler..(ve intikam! intikamımız ne olacak?) (08/12/2010)") tırtıklamışlığım vardır vaktiyle. Banks (Iain M.) taa seneler önce Feersum Endjinn‘de (1994 mü neydi, daha Wachowski’ler matrix’e vektör diyorlardı), hele Stanislaw Lem Gelecekbilim Kongresi ile 1971’den huuu! çeker, o yüzden pek böbürlenecek bir şeyim, bir orijinalliğim de yok hani (ama xkcd’den 6 sene önce yazmışım ilahi veritabancılığı olayını har har har, ho ho ho! ühü ühü ühüüü!..)

Neyse, boşverin şimdi bunları, bir de-… (TL;DW)

başıma gelenler hep senin yüzünden/ne istedin benimsevgimden

(sonunda twist var)

Burası (i.e., TR) ile ilgili en canımı sıkan şeylerin başında görecelik geliyor (bir görecelik, bir de keyfiyet/insiyatiflik): en profesyonel ortamda/ilişkinizde bile insanlar size onlardaki etkinize (statü, sevecenlik, güç) bağlı olarak farklı muamelede bulunuyorlar. Ne kadar da şahsi gibi gelen bu cümlelerin aslında ne kadar da resmi olduğunu açıklamak için birkaç örnek vermek istiyorum, ve akabinde veriyorum:

  • Bankaların yıllık kredi kartı masrafını tahsil edip etmemesinin sizin pazarlık gücünüzle orantılı olması,
  • Ciddi bir sorun yaşayıp diyelim ki polise başvurduğunuzda, polisin bunu rapor edip işleme koyması yerine kendince çözümlemeye çalışması (en acı örneği aile içi şiddet vakalarında polisin "arabulucu" olup, "barıştırıp" geri göndermesinde vuku buluyor),
  • Yazılı kuralların -ki tanım itibarı ile bunların anayasada geçenleri kanun olmaktalar- (örn: "burada sigara içilmez", "sokakta gereksiz korna çalınmaz", "kopya çekilmez") ihlalinde "bir daha yapma, bak yoksa fena olur, bu seferlik göz yumuyoruz" hiçbir yaptırım uygulanmaması.

Hollanda’da gri bölge diye bir şey yoktu: muhatabınızın kanlısı bile olsanız, kanun karşısında tamamıyla eşit muamele görürdünüz. İspanya’da ise pozitif ayrımcılık vardı "iyi halden ceza indirimi" misali, muhatabınız sizi sempatik bulmuşsa / o gün iyi tarafından kalktıysa, lehinize kanaat kullanabilirdi ama bu da tabii sıfırdan bire bir yuvarlama olmazdı. Burada her şey tepetaklak. Kimsenin (düzeltme: benim gibi kekleri tenzih ederim) kanunu ciddiye aldığı yok. Kanundan kastım da öyle hırsızlık, soygun, cinayet, ihale gibi büyük ölçekli ihlallere gelmeden derede boğan cinsten: arabanızla kırmızı ışıkta geçmezseniz (diyelim ki yol boş!), yayaysanız size yeşil yandığında geçerseniz, bu haklı olduğunuz anlamına gelmez. Bir hizmet için yazılı bir anlaşma yaptıysanız bu karşı tarafın o anlaşmadaki hükümlere uyacağının garantisi değildir. Mahkeme sanıyorum çok ciddi işler için kullanılan bir yer ve sonucu da galiba önceden bilinebiliyor (pek tecrübem yok bu konularda). Bu gibi durumlarda enter insiyatif.

Bu sabah yukarıda dırdırlandığım durumların çok hafif bir varyasyonundan dolayı canım sıkıldı ("sabah sabah"). Karşınızdaki insanla tartışırken (yine buralarda tartışma her zaman bir ucundan kavgayla temas eden, olmadı sesin yükseltilmesi ve en yüksek sesin tartışmanın galibini belirlediği bir olgu / eğer çok yenik hissediyorsanız, çekilirken (mesela otobüsten iniyormuşsunuz, da tam kapılar kapanacakken, az evvelki muhatabınıza kaba sözler sarf edip deşarj olabilirsiniz, böyle de bir yöntem var(mış)). Tartışmada yöntem bu, bir de içeriğin imkansızlığı var: size ters gelen şeyin muhatabınızdaki yansısı "neden oksijenle yaşıyoruz?" ya da "güneş niye sarı?" gibi alakasız bir soru önergesi olabiliyor, bu noktadan başlayınca da pek bir yol kat edilmiyor ("ortada buluşalım" deseniz, şimdi yola çıksanız nereden baksanız bir 300 yıl sürer).

Neyse, yaşadığım hafif tatsızlıktan -1. dünya problemi diyelim- kendimi ayırıp, yürümeye başladım. Öyle sinirden zangır zangır titremiyorum, biraz kızgınlık, bol miktarda da pişmanlık ("Neden geldim İstanbul’a?.."). İnsana kendisini Bizimkiler dizisinin "zabıt tutturacağım" deyip duran yönetici Sabri Bey’i ya da "Timur, niiii! niiii!" diyen Kaynanalar dizisinin Tijen Hanım’ı gibi hisettirmekte üstümüze yok, tebrik ediyorum. Çoğu zaman kendimi aralarında İngilizce, hizmetçileriyle kendi anadilleri de olan Hint diyaleğinde konuşan Hintliler gibi, ya da ellerinde kabilelerinin arasında tahtalardan uydurdukları "çatal-bıçakla" yemek yemeye çalışıp da diğer kabile üyelerini aşağı gören uzak akrabalarımız gibi hissediyorum (hiçbiri olmadı, çatalla saçını tarayıp, bir de üstüne trip atan hipster Ariel gibi). Yürümeyi seviyorum ben, beni çok rahatlatan bir etkinlik (hele de müzik çalarım yanımdaysa, şarjı varsa). Bugün uzun yürüyüşlerimden birini yaptım (10.4 km, 10940 adım, 1 saat 40 dakika), rahatladım. Yürürken, sonlara doğru, Kurt Vonnegut’un (Jr.) bir yazısı geldi aklıma: nasıl da hala Hammurabi’nin 4000 yıllık kanununa ("göze göz, dişe diş") uymakta olduğumuza, bütün filmlerimizin hayatımızın bu intikam duygusuyla, "yapılan yanlışın ödetilmesi" ilkesince şekillendiğine değiniyor ve ahkamını kesiyordu "let it go! let it goooo!" (Frozen). Ama olmaz, illaki haklı olduğumuzu kanıtlayacağız:

standart anahtar kelimelerimizi girelim tabii ki: Devlet, Leviathan (cümle içindeki kullanımı: "nerede bu devlet, nerede bu leviathan?") Hukukun öç almaması, kin tutmaması, bir tebessüm, bir kahkaha. Herkesin her şeyin en iyisini bildiği bu yerde (öyleyse) neden herkes bu kadar mutsuz (ve) yine de herkesi kurtarmaya böyle canı gönülden çalışıyor?

Neyse, yürüyüşümü tamamladığımda gene huzuru bulmuştum (wash. rinse. repeat). (Darısı başınıza). Saçma.

Kurgu

2010 yılında olması lazım, Neslihan ve Brian’la buluşup, Annelieslerin Voorthuizen’daki evlerinde masaüstü oyunlarla (Settlers of Catan & Bonanza) dolu nefis bir haftasonu geçirmiştik. O günden beridir de, masaüstü oyunları (çok vaktimiz varsa Catan, yoksa Uno, Sopa de Bichos, Polilla Tramposa, Poquer de Bichos, Piratatak, Burro (bizdeki "Papaz Kaçtı"nın sadece iki eş kartlı versiyonu)) aile eğlencelerimiz arasında yer alır. En son İspanya gezimizde aldığımız oyunlardan biri de Story Cubes oldu: yüzlerinde farklı imgelerin olduğu 9 zardan ibaret bu oyunun amacı, zarları üçerli gruplar (giriş-gelişme-sonuç) halinde atıp, çıkan imgeleri yorumlayarak bir hikaye anlatmak. 


Rory’s Story Cubes

Oyunun metodu çok da yeni bir şey değil, hatta bazı zirzoplar (Edgar Wallace & Hikaye Çarkı (The Plot Wheel)) tarafından bizzat bu şekilde yazılmış hikayeler de var.

Ciddi kipatlardan gına geldikten sonra, biraz macera kitaplarına dalayım, beynimi dinlendireyim diye BKF (şehirde geçen vampir/cadı/kurt adam kitaplarının türüne "Urban Fantasy" deniyormuş, onu öğrenmiş oldum bu vesile ile) kitaplarına dalış yapmıştım. Melissa F. Olson isimli hanım kızımızın Scarlett Bernard serisini afiyetle bitirdikten sonra, Ann Leckie’nin "Space Opera" türüne dahil edilse de, M. Banks’in ilk Culture kitabı olan "Consider Phlebas"ı ne kadar Space Opera ise bu türe dahiliyeti o kadar olan, "Ancillary Justice" kitabını büyük bir zevkle okudum (kitap bu arada Wheel of Time serisinin alacağına mutlak gözüyle bakılan Hugo ödülünü ve Nebula’yı da hak ederek kaptı; hele de Culture serisinin hayranıysanız, okumanızı mutlaka tavsiye ederim. Üçlemenin ikinci kitabı olan "Ancillary Sword" da haftaya çıkacak). Sonra nereden haberim oldu hatırlamıyorum (bir ihtimal Amazon’un "bunu sevdiyseniz…" tavsiyesi) ama, normalde pek de yanına yaklaşmayacağım bir kitaba benzeyen, Ransom Riggs’in "Miss Peregrine’s Home for Peculiar Children"ına başladım. "Young Adult" tabir edilen gençlere hitap eden kitaplar kategorisinde, gayet tempolu, bir başladınız mı elinizden bırakamayacağınız bir kitap: Bulgaristan’a gidiş yolunda bunu, dönüş yolunda da serinin ikinci kitabı "The Hollow City"yi bitirdim (üçüncü kitap 2015’in ilk aylarında çıkacak imiş – ayrıca ilk kitabın filmi de çekiliyormuş, Tim Burton çalacak, Eva Green oynayacakmış; biraz bile okuyasınız geldiyse acele edin derim (ben)).

Kitap(lar), eski fotoğrafların derlenip onlardan hikaye üretilmesine dayanıyor: biraz X-men, biraz zaman yolculuğu/geçit kapıları, bol koşturmaca, Stephen King’in "Hearts in Atlantis"ini andıran saf ve temiz duygulu aşk. Yazarın ilk amacı, bu ilginç fotoğrafların derlendiği bir albüm yayınlamakmış ama editörünün tavsiyesi üzerine hepsini bir konu etrafında birleştirmiş, çok da iyi yapmış.

Akla ortaçağ filmlerindeki büyücülerin baktıkları fallar, kehanetler geliyor (şimdi bunu yazınca hatırladım: Ancillary Sword’da da bu türden kehanet sikkeleri var). Vaktiyle televizyonda -herhalde Rezzan Kiraz’dı, özür dilerim- tarot açan bir falcının dediği bir şey çok ilgimi çekmişti: fal aslında geleceği göstermez, onu yapar ("set eder" desem?). Yani diyelim ki bir kutuya bir kedi ile olası öldürücü bir madde koyup (diyelim %50 aktive olma olasılığı olan radyoaktif bir malzeme), kutuyu kapattınız. Kedi kapalı kutuda yaşıyor ya da ölü ama siz kapağı açıp da bakana kadar ne yaşıyor ne de ölü, ya da bir başka deyişle hem yaşıyor hem de ölü (ve evet, gönderme yaptığım düşünce deneyinin ne olduğunu ben de biliyorum, hatta bize bunun dersini okuttular 8P). İşte çok küçük ölçekte durumumuz bundan ibaret – bir şeyin durumunu ölçene kadar, o şey belli ölçülerde (olasılıklarda) muhtemel durumların her birinde. Bu aykırı düşünce Kopenag Yorumu dediğimiz, kuantum fiziğinin temelini oluşturan kabuldür, size saçma gelebilir ama doğrudur, sonradan misler gibi saçmasapan etkileri deneylerde gözlemlenmiştir ("garip ama gerçek" ya da "saçma ama gerçek" ya da daha da ileriye götürecek olursak ahkamımızı: Credo quia absurdum (ilgilendiyseniz, bir zahmet araştırın bulun detayları, benden buraya kadar (bonus: Yahuda İskaryot’un ölümünden sonraki havari nasıl belirlendi? Azzzzz sonra…)).

Neyse, ne diyordum, evet: hikayemizi, hayatımızı, evrenimizi olasılıklar üzerine kurmak ve hikayemizden kipat, hayatımızdan hikaye ve evrenimizde de mikroskopik (mikroskopik lafın gelişi, elektronlardan bahsediyoruz) olaylardan makroskopik olayları gözlemlemek. Zevkli bir şey. 8)

Neredeyse unutuyordum: Sevgili Bahar, eğer ola ki bu girişi okuduysan, lütfen Miss Peregrine’s Home for Peculiar Children’a bir göz at, seveceğini düşünüyorum (hiçbir şeyi değilse bile fotoğrafları).

София, Kayseri, Mustafa Mehmet Batur, yolculuklar

Başlıktaki Kiril alfabesiyle yazılmış kelime "Sofya". Salı akşamı İstanbul’dan bindiğim otobüsten 9 saat sonra, çarşamba sabahı Sofya’da indim. Geçen sene tam da bu zamanlar (1 yıl öncesinin 1 hafta sonrası) gitmiştim ilk kez Sofya’ya, bu sefer aramızda tanışıklık vardı. Saat erken olduğu için oteldeki odam henüz hazırlanmamıştı, bavulumu bırakıp, şehir meydanını gezintiye çıktım, güzel bir kafede (Cafe Ma Baker) iki sandviç ve çok lezzetli iki bardak Earl Grey çay eşliğinde kahvaltımı yaptım, sonra yakındaki Ivan Vazov Ulusal Tiyatrosu’nun karşısındaki parkta oturup, bir yandan puromu içerken, diğer yandan da Haydar Ergülen’in "Düzyazı: 100 yazı" kitabından okumaya devam ettim, rasgele açtığım sayfalarda kısmetime "Rouge ile Noir" çıktı. Parkta otururken aklıma geçen seneki kalabalıkça yaptığımız ilk ziyaret, "Rouge ile Noir"ı okurken de Mustafa ile 1995’te çıktığımız Doğu gezisi geldi… O sırada yazacak bir çok şey de vardı ama şimdi elimde sadece somut bilgiler (yerler ve eylemler) kaldı malesef.


Ivan Vazov Ulusal Tiyatrosu ya da: Народен театър – Иван Вазов (09/2014)


St. Alexander Nevsky Katedrali (09/2013)


Kayseri Garı, Mehmet Batur, Emre Sururi (1995)

Bir gezi yazısı değil bu elbette, ama yine de Cemal Süreya’nın "Anımsar mısın toros ekspresinden inmiştiniz / Biletlerinizden ibaretti ikinizin de kimliği" mısraları dün gibi aklımda. Neyse. Güzel geçti her şey, sağolsunlar çok iyi ağırlandım, dün gece Ankara’ya döndüm, bugün biraz yorgunum, yazasım (ve yatasım) var…

Rouge ile Noir

Haydar Ergülen, Düzyazı: 100 Yazı

Kırmızı ile Siyah desem olmaz, Kızıl ile Kara demek de olmaz, ille Rouge ile Noir olacak. Şahin öyle isterdi, biz Şahin’le Fransızca okurduk, daha da okuyacaktık, o ölmeseydi! Şahin benim en ölülerimden, 20 yılı geçti, bu kadar çok zaman olduğuna göre, belki de aramıza dönmüştür, Fransızca bir ruh olarak şöyle uzun boylu, yakışıklı bir gövde bulmuştur; belki de eskiden görmeyen tek gözü de yeni hayatında açılmıştır. Şahin dünyada bulunduğu 19 yıl boyunca beni pek şaşırtmadı, kılıktan kılığa girmedi ama, en eski, en sevgili ve en ölü arkadaşım olarak, doğrusu ilk kez beni şaşırtmasını istiyorum: Ey Şahin, ey ruh, döndünse Fransızca üç lâf et.

Fransızca henüz itibarını yitirmemişti, Almanca pek revaçtaydı, İngilizce ise sürpriz yapmaya hazırlanıyordu. Benim Fransızca’ya çok hevesim vardı. Şahin’in de varmış ki, ortaokulun ilk sınıfında buluştuk. Yıl 1968 ve Prag’a bahar gelmek üzereydi. O zamanlar, Prag’da bahar olunca, Türkiye’de dalları kiraz basardı. Kavak yelleri daha sonra, o lise sıralarında esmeye başlayacaktır. Fransızca’ya aşinalığımız yeniydi ya, Türkçe’ye tutkunluğumuz tamdı. Galiba öğretmenlerin de büyük katkısı vardı bunda, matematik de öğretseler; müzik de, Fransızca da öğretseler, tabiat bilgisi de, öncelikle Türkçe’den sorumlu sayarlardı kendilerini. Hâliyle biz de sıkı öztürkçeci idik, ortaokulun duvar gazetesini çıkarmaya başladık. Üç sınıf arkadaşı: Şahin, Selçuk ve ben. Haftalıktı ve adı “Ekin”di. Kültür anlamına gelen ekin. Biz artık gazeteciydik ve “yazı işleri müdürü” diye çağrılıyorduk. Ekin’de neler vardı? Neler yoktu ki, şimdi hatırlamaya çalışıyorum: Türk Dil Kurumu uzmanlarının o zamanki adıyla Eskişehir Maarif Koleji’nde yaptıkları söyleşiden izlenimler, onlarla konuşmalar, Hasan Âli Yücel’in bakanlığındaki Maarif Vekaleti’nce yayımlanan Tercüme Dergisi’nden alıntılar, Villon’un şiirleri, Eskişehir Sinema Kulübü’nde gösterilecek “Hiroshima Mon Amour” filminin duyurusu, dilde özleşmeyi savunan yazılar, Mustafa Kemal ve Bağımsızlık Savaşımız üstüne Ceyhun Atuf Kansu Şiirleri, o yıllarda ithal edilen ve büyük tartışmalar koparan Meksika buğdayına karşı yazılar, görüşler, şehrin kitapçılarıyla yaptığımız söyleşiler, gazetelerden kestiğimiz karikatürler, Doğu Anadolu’nun uzak ve yoksul köylerine kitap, defter, kalem gönderme kampanyası ve o köylerden bize gelen duygu yüklü mektuplar…
 
Muhaliftik, azılı değilsek de hatırı sayılır miktarda muhaliftik. Fakat burup kırmaya, yakıp yıkmaya da o ölçüde muhaliftik. Belki Eskişehir gibi mutedil bir coğrafyada yetişmiş olmakla ilgili bir şeydir bu. İnsan iklimi açısından söylüyorum bunu özellikle. Bir tür sakinlik vardı her şeyde, hemen hep öyle kaldı Eskişehir. Yerini bildiğinden olmalı. Belki de nasılsa kimse kimseye sesini duyuramıyor, derdini anlatamıyor, içini dökemiyor diye düşünüp, sesini fazla yormamayı seçmiştir, kim bilir. Sakinliği keşfetmeye hâlâ Eskişehir’den başlanabilir bence. Edip Cansever yazmıştı ya, İnsan yaşadığı yerin suyuna, toprağına benzer” diye, Şahin de, Selçuk da, ben de hem Eskişehir’e, hem birbirimize benziyorduk. Benzemenin iyi bir şey olabileceğini ben hem o şehirden, hem de arkadaşlarımdan doğru düşündüm. Pek heyecanlı bir şey olmasa da, doğrusu bu farklılık ve aykırılık çağında insana insan olduğunu hatırlatması açısından, kimse ikizini bulamıyor hem, benzerlikler bulmak iyi geliyor bana. Şahin şimdi hayatta uzun boylu kalsaydı, benzerliklerimiz azalır mıydı, çoğalır mıydı, klasik cevap, bilmiyorum, ben şimdi Şahin’in vedasıyla beni bıraktığı yerdeyim, 7-8 yıl kadar süren o hummalı arkadaşlığın hayalindeyim. Canım arkadaşım benim, hâlâ 19 yaşını süren arkadaşım! Arkadaşlığı ve bunun ne kadar hakikatli bir duygu olduğunu birlikte öğrendik, birbirimizle öğrendik! O zaman Cemal Süreya Her ölüm erken ölümdür” dizesini henüz yazmamıştı ve ölümün bu kadar da erken olanını sende gördüm. Bağışlayın, eski yaralar sık sık açılmaya başladı, yokluklar, yoksunluklar iyice fazlalaşmaya başladı, neler yitirdiğimizi düşündükçe daha da neleri yitireceğimiz korkusu iyice büyümeye başladı. (Aklıma ilk gelen şey, ne tuhaf şu oldu: İlk çalıştığım reklam ajansında reklam yazarları olarak ölüm ilanlarını yazmama kararı almıştık, yazmadık. Pek naifmişiz meğer, sanki böylece huzurlu olacakmışız, rahat uyuyacakmışız gibi!)
Fransızca’yı çok iyi öğrenecektik, çevriler yapacaktık, pek sevdiğimiz romanları, şiirleri asıllarından su gibi okuyacaktık! Hayatta bir kez olsun daha görebilmeyi en çok istediğim biri Fransızca öğretmenimiz, demek ki 27 yıl olmuş onu görmeyeli, Gül Hoca, bize Gazi Eğitim’de aldığı terbiyeyi ve doğduğu yer olan Avşa Adası’nı anlatırdı. Bir gün Şahin’le Avşa’ya gidecektik ve o zamanki Gazi Eğitim’de Fransızca okuyacaktık. “Muhalif olmak kadar, Türkçe’yi de, Fransızca’yı da iyi bilmek önemlidir” derdi. İkimiz de ona hayrandık, okul çıkışı üçümüz Fransızca konuşarak yürürdük. Sonra bize gider Şahin’le Fransızca çalışırdık ve ertesi gün Gül Hoca bizi sözlüye kaldırırdı. Bir yarışmaya dönüşürdü sözlü sınav ve birimiz 10, birimiz 9.5 alırdık. Hayatı tam sökemediğimiz o yıllarda, tam sökemediğimiz Fransızca ile “Taşralı İki Çocuk” olmak ne güzelmiş! Cahit Külebi’nin o güzel şiirinin tam yeri değilse burası neresidir? “Kamyonlar kavun taşır / Ve ben boyuna onu düşünürdüm / Anladım bu şehir başkadır / Herkes beni aldattı gitti / Anladım bu şehir başkadır / Fakat içimde şarkı bitti!” 21 yıldır Şahin’i, 21 yıldır Gül Hoca’yı görmedim, ikisini de çok özledim. İkisi de var oysa, “Özlenirsin / alabildiğine varsın da ondandır” denildiği gibi ikisi de yaşıyor bende.
Çok okurduk evet, elimize ne geçse okurduk, benim babam Almanya’ya çalışmaya gitmişti, Şahin’in babası marangozdu, onlardan gelen harçlıklarımızı biriktirir, ortak kitaplar alırdık. Yaz tatilinde onların marangoz atölyesinde hem dükkânı bekler, hem de alacağımız kitapların listesini yapar, sıraya koyardık. İstanbul’daki yayınevlerine mektup yazar, kitap kataloglarını isterdik, onlar gelince sanki kitaplarımız da çoğalmış gibi olurdu, küçük kitaplıklarımızdaki kitapları her hafta sayar, numaralandırır, defterimize kaydederdik. Kararlıydık, eski-yeni demeden bütün Türk edebiyatını okuyacaktık. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal‘ından Türk’ün Ateşle İmtihanı‘na, Ömer Seyfettin’in Efruz Bey‘ine, Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü‘ne, Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları‘ndan Yalancı Dünya‘sına, Kemal Tahir’in Devlet Ana‘sından Kurt Kanunu‘na, Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü’nden Amerikan Sargısı‘na kadar pek çok kitabı birlikte veya değişerek okur, sonra üzerine konuşurduk. Türk Dili, Varlık dergilerini alır, bir gün bizim de, buralarda şiirlerimizin yayınlanacağını düşlerdik. Şahin tek gözüyle okurdu, yıllar sonra liseye giderken, nerden öğrenmişse “Kör Yaşar gibi” demeye başlamıştı kendine. Yaşar Kemal için yapılan anekdotu anımsatarak, sağ gözü görmediği için, her şeyi sol gözüyle gördüğü söylenir ya Yaşar Kemal’in.

Harçlıklar kitap almaya yetmemeye başlamıştı, ben de yaz tatillerinde bulduğum işte çalışıyordum, berber çıraklığından çaycılığa, kitabevlerinden karpuz satıcılığına kadar yaptığım her işte aldığım haftalığı harcamıyor, cumartesi akşamları ortak listemizden sırası gelen iki kitabı satın alıyordum. Hemen Şahin’le buluşup, kitapların birini ona veriyordum. O ara ikimiz de kitapları okuyor, Pazar günü erkenden buluşup değiştiriyorduk. Güzel günlerin bir sonu olduğunu öğrenmem için çok zaman geçmesi gerekmiyormuş meğer! Şahin’in babası işleri bozuluğu için İstanbul’a göç kararı almış! Hatırladığım en eski hayal kırıklığı, unutamayacağım ilk şok bu oldu! Üstelik tam da o günlerde Panait Istrati okuyorduk ve Baragan’ın Dikenleri” romanı çocuk ruhumuzu dağlıyordu. Asrî Sinema’da ise yine Istrati’nin “Kodin” adlı romanının uyarlaması olan “Arkadaş” filmini seyrediyor, gözlerimiz dolu dolu çıkarken, bir yandan da arkadaşlığımızın iyice pekiştiğini hissediyorduk. Aradan çok geçmedi, bir hafta mı ne, Şahin’i görmek üzere marangoz dükkânına gittiğimde dükkânı bomboş ve kapısında bir yazı ile buldum: “İş değiştirme sebebi ile İstanbul’a taşınıyoruz. Mehmet Usta.” Güle güle usta, benim ilk hakiki arkadaşımı da götürdün ya, yolun açık olsun yine de! Evlerine koştum, babaannesi karşıladı beni, dün geceki trenle gitmişler! Ne zaman gitti tren? Ne zaman gittiyse tren, gitti gider dahi gider! Ve dahi gidiş o gidiş! Hayal kırıklığını bir haftadır yaşıyordum yaşamasına da dünyanın yıkılabileceği aklıma gelmemişti. Dünyada nasıl parçalandığımız, ayrılıkların insanlara yaptığı fenalıklar, koskoca kâinatta bir tek ben kalmışım, herkes beni terk etmiş duygusu, uzatmak neye yarar, 13 yaşındaydık ve ortaokulu henüz bitirmiştik. Birbirimizden başka arkadaşımız, birbirimizden başka kahramanımız yoktu, kitaplarla yaşıyorduk, onlarda sevdiğimiz, hayran olduğumuz pek çok kahraman buluyorduk, fakat bizimki kahramanlıktan da öte, ondan da değerli bir şeydi: Biz arkadaştık.
Gül Hoca bir yol önce ikimizi de terk edip, başka bir şehre gitmişti. Şimdi de Şahin terk ediyordu beni. Haziran filan olmalı demek ki, okullar kapanır kapanmaz, sınavlar biter bitmez çekip gitmişlerdi, on gün kadar sonra mektubu gelmeseydi, ona değil, arkadaşlığa küsecektim. Mektubu geldi, Pendik’te oturuyorlarmış ve beni çağırıyordu. Bir ay sonra ve hayatımda ilk kez İstanbul’a gittim. Pendik o zamanlar güzeldi, sayfiye yeri gibiydi, açıkhava sinemaları vardı, Cem Karaca konser veriyordu ve ikimizin de çok sevdiği o şarkıyı söylüyordu: “Aldırma be kalender / Bu da geçer / Geçer amma birader / Deler de geçer!” O yaz hem çok kötüydü, hem de çok iyi. O zamanlar Beyazıt’taki sahaflar, sahaftı. Oraya gidiyor, Yeditepe’nin, Dost’un şiir kitaplarını kapışıyorduk, Metin Eloğlu’ndan Asaf Hâlet Çelebi’ye, Dağlarca’nın Fransızca’ya çevrilmiş şiirlerinden Edip Cansever’e, Turgut Uyar’a, İlhan Berk’e henüz sevmeye başladığımız şairlerin kitaplarını topluyorduk. O bir hafta içinde biz, “Taşralı İki Çocuk İstanbul’da” oluvermiştik. Eski arkadaşlıklar resimlidir, hatırası azizdir, ilk kez o yaz dönüşü bana bir resmini verdi Şahin, arkasına şunu yazdı: “Duvarın dibinde resmim aldılar / Ak kâğıt üstünde tanıyın beni.” O resimle ayrıldım İstanbul’dan. Lise için Ankara’ya gittim. Yaz tatillerinde Eskişehir’de buluştuk, ben 1-2 kez daha İstanbul’a gittim.
 
Liseyi bitirdiğimiz yazdı, 1973 yazı, üstelik bir bayramdı, sözleşmiştik, yine Eskişehir’de buluşacaktık. Şahin hemen çalışmaya başlamıştı, Denizcilik İşletmesi’nde. Bekledim, arife günü yok. Bayramın birinci günü yok, ikinci günü yok, nihayet dayanamadım ve gidip babaannesine sormak istedim. Annem o zaman ağladı ve bana söyledi: Şahin ilk maaşını aldığı gün, eve dönerken acele edip, rayların üstünden geçmek isterken, sağ gözü trene kapalı, sol gözü ölüme açıkken, şimdi merak ediyorum trenleri sever miydi, ben hep sevdim de onu bilmiyorum, son seferine çıkmış. Ne o treni görmüş, ne tren onu görmüş, toprağı İstanbul olmuş. Benim bir daha hiç hatırımdan çıkmayacak ve hep unutmak istediğim ilk ölüm bu oldu.
 
Yıllar sonra üniversitede yeniden şiir yazarken, Şahin’in ölümünün üstüne 5 yıl, 5 yıl da yokluğun üstüne, acının, yalnızlığın ilk arkadaşı yitirmenin üstüne de 5 yıl, ilk şiirimi ona adamıştım, “Giden” oydu görünüşte, onunla birlikte çocukluğum, ilk gençliğim de gitmişti gerçekte, giden bir yolculuk bırakıyordu şehirde, hayat gibi pek zor, pek yorucu bir yolculuk. Bu acemi ölümün şiiri ise acemi olacaktı elbette: “Bana yüzünü mü gösterdin ey çocuk / Umarsız iç sızısıyla yürüğümüz akşamlarda / Açıldı göz gibi yüreğinden kayan deli su / Şaşırmış bir düşün ayak sesinde / İrkilip toprağa karıştığın gün / … / Susardın / Anlardım ki susmak konuşmak gibidir sende / … / – Nasıl ayırmalı bunca telâşı / Tüccar avazlarla dolu her yan / Kurtarmalı onu çünkü / İçli bir çocuk sevincidir insan / … / Sesin duyulmuyor artık yüreğinse sıcak / Her ölüm kırgınlığı sende bir ses bulacak.”

Bu yazı her şeyin yarım kaldığı üstünedir. Yarım kalan arkadaşlık, yarım kalan gençlik ve yarım kalan Fransızca üstünedir. Bir de asıl, taşra yarım kalmıştır, iki çocuğu başka kentlere süren taşra yarım kalır. Hayat kaç yerinden bölünüyor, bıçak, hançer, gurbet ve bizzat hayatın kendisi kaç kere iniyor üstümüze? Hatıra yarım kalmasaydı, hayat unutmaktan mı ibaret olurdu? Hatıra perdeliyor belki de hayatın kötü yüzünü. Ben unutamadıklarımı özlemek değil, onları hiç unutmamak, hiç özlememek isterdim. Keşke burada olsaydın! Keşke burada olsaydım! Keşke burada olsaydık! Diye de uzatmak isterdim. Ne yazık, bana yarım kalmanın güzelliği bir şey anlatmıyor, şiirsel bir değeri olabilir, artistik, plastik, esteki bir hükmü de olabilir, ama yarım kalmak hükümsüzdür. Zayidir, zarardır, ömre ziyandır. Yitirmemek, yarına bırakmamak, iyidir beraber olmak.
 
Şahin öldü, Fransızca’m yarım kaldı. Sevgili Gül Öğretmenim, senin taşralı öğrencilerinin yarısı öldü, yarısı kaldı. Kalana yası kaldı. Eski Fransızca güzeldi, yenisini bilmiyorum. Eski Fransızca’da züppelik yoktur, yenisinde var mı bilemem! Zaten bütün bu yarımlardan kala kala bir ‘Rouge’, bir de ‘Noir’ kaldı! Zaten hem derdimizi anlatmak için de bu kadar Fransızca yeter, değil mi?


tweet…

Birini (bir oyuncuyu) bir tanıdığınıza benzetiyorsunuz (1). Sonra, ortak tanıdıklarınıza (ki bu kişiler, benzettiğiniz kişiyi sizden daha iyi tanıyorlar) bu fikrinizi söylüyorsunuz, onlar pek size katılmasalar da, sizi de gereksiz yere üzmemek, kırmamak için bir "eh, yani, biraz…"la karşılık veriyorlar (2). Sonra bir gün o benzettiğiniz kişiyle karşılaştığınızda, bu benzerlik düşüncenizi kendisine de söylemeden edemiyorsunuz, o da kendisinin hiç benzediğini sanmadığını söylüyor (3).

3 adımda kafamdan geçen olası etkileşimler (an itibarı ile kimseyi kimseye benzetmemiş olsam da).

Bu arada, bir de: Ellen Page. Shailene Woodley, and Brie Larson. (Oxford comma – I’ve seen that English dramas, too, they’re cruel 8P)

Ellen Page – Julide Kural + zaman makinesi; Emily Blunt – Demet Evgar. (145/145)