erdim ereceğim eriyorum ya da kaynama noktam…

Oldu epey, Vonnegut’un… — baktım şimdi, 18 Ocak’taki girişte bahsetmişim (Bebek Jane’e ne oldu? (Haberler, havadisler… atlı süvari) başlıklı giriş):

Bir sürü şeyden bahsedecektim, yine unuttum, aklımda bir tek David Lynch’in ‘İkiz Tepeler’e 2016’da tekrardan (ve baştan) başlayacağı haberi kaldı; bir de Bahar’ın müzik/resim blog girişi üzerinden kendi hakkımda yazacaklarım, bir de Kurt Vonnegut’un beni hakikaten sarsan bir mezuniyet konuşması ("How Music Cures Our Ills (and there are lots of them)", Doğu Washington Üniversitesi, Spokane, Wahsington – 17/04/2004 // Bunun çevirisini de aldım (April Yayınları, çev. Algan Sezgintüredi, 2014) ama hiç beğenemedim, o yüzden bir de ben çevirecektim ilgili konuşmayı); Doris Lessing’in "To Room Nineteen"deki hikayeler ve kendimin şimdiki hali hakkında yazacaktım sonra… listeledikçe hatırlıyorum ama sanki bir tane daha vardı. Neyse, işte vardı bir sürü şey, onları da başka bir girişe yazarım, blog benim değil mi a!

demişim en son, bugün bir kitap (bir ihtimal "anachronism" terimini bulurum diye Fransız Teğmeninin Kadını’na dikkatimi çeken "Postmodernizm ve Sinema" kitabını arıyordum — bunun muhabbetini de Bahar’ın ilgili girişinin yorumlar kısmında bulabilirsiniz) ararken, gene Vonnegut’un çevirisiyle göz göze gelirken hatırladım.

Ben iyi bir insan değilim, kendimi iyi bir insan zannetsem de bazı bazı, değilim (yok ısrar etmeyin, teşekkür ederim, gelmeden önce arkadaşlarla bir şeyler yemiştim). Vonnegut gibi bir adam bile içindeki iyimserliği kaybetmemiş. "İnsanlık bunca yıldır sadece bir güzel düşünce üretebildi, o da ‘affedin’ oldu.." diyor. Hayır, böyle demiyor, doğal olarak daha güzel, daha etkileyici söylüyor (geçen girişte çeviriye o kadar laf etmişiz, şimdi gecenin bu saati mecbur kaldık, iyi mi, böyle olur işte Sururi Efendi..):

(Spokane konuşmasının metnini daha sakin, dingin, çevirmeye yatkın bir günüme bırakıp, şimdi işin kolayına kaçıyor ve doğrudan Dan Wakefield’in sunuşundan ve başka konuşmalardan ilgili yerleri apartıyorum/biraz da kolaj)

Öyle akıllıyım ki, dünyanın sorunu nedir, biliyorum. Herkes savaşlarımız sırasında ve sonrasında ve dünyanın her yanında sürüp giden terör saldırılarında, "Nedir mesele?" diye soruyor.

Mesele, lise öğrencileri ve devlet başkanları dahil hemen herkesin, neredeyse dört bin yıl önce yaşamış Babil Kralı Hammurabi’nin yasalarına boyun eğmesidir. Aynı yasaların yankısını Eski Ahit’te de görebilirsiniz. Peki, hazır mısınız?:

"Göze göz; dişe diş."

İzlediğiniz bütün kovboy ve gangster filmlerinin kahramanları da dahil, Hammurabi Yasaları’na boyun eğerek yaşayan herkes için verilmiş kati emir, gerçek yahut hayali her türlü zararın intikamının alınması gereğidir.

İntikam intikamı, intikamın intikamı, intikamın intikamının intikamını getirir ve bugünün uluslarını binlerce yıl öncesinin barbar kabilelerine bağlayan, kesintisiz bir ölüm ve yıkım zinciri yaratır.

Liderlerimizi ya da başka ulusların liderlerini her hakaret veya zarara intikamcı, şiddetli karşılık vermekten hiç caydıramayabiliriz. Bu Televizyon Çağı’nda şovmenliğin, köprüydü, karakoldu, fabrikaydı vesaire patlatarak filmlerle rekavate dalmanın çekiciliğinden uzak duramayacaklardır.

Ama hiç değilse şahsi hayatlarımızda,iç dünyamızda hastalıklı eğlenceden, şu ya da bu kişiyle veya bilmem hangi grupla yahut ırk ve ülkeyle hesaplaşma coşkusundan uzaklaşmayı öğrenebiliriz.

İşte o zaman, bize karşı işlenen suçları bağışladığımız için kendi suçlarımızın bağışlanmasını dileyebiliriz. Çocuklarımıza ve torunlarımıza aynını öğretebiliriz, böylece onlar da kimseye tehdir oluşturmazlar.

Tamam?

Amin.

Merhamet göstermek, şimdiye dek aklımıza gelen tek iyi fikir gibi görünüyor bana. Belki günün birinde bir başka iyi fikir daha gelir aklımıza, o zaman iki iyi fikrimiz olur.

——————-

Vonnegut dönemin, gençlik kültüründe dişe dokunur hiçbir şey bulamayan yetişkinlerinden değildi. "Sanatçının işlevi, insanların hayattan daha fazla hoşlanmalarını sağlamaktır," yazmıştı ve "peki, bunu yapanı gördünüz mü?" sorusuna, "Evet, the Beatles," yanıtını vermişti.

Emir sever Vonnegut’u, benim de ondan öğrenmişliğim vardır. Geçen gün de Emir’le yazıştık, oh ne güzel, ilaç gibi geldi. Neyse, ne diyordum, evet, ben pek iyi bir insan sayılmam. Başka ne diyecektim? Doris Lessing ODTÜ’de şimdi, ondan ilgili kısmı alıntılayamam (ama The Temptation of Jack Orkney seçkisine kıyaslayınca, To Room Nineteen çok sönük kaldı hakikaten), ah, Bahar, Resim/Müzik: 

(geç oldu ama hiç olmayacak bu gidişle, o yüzden iki kalem yazıp çizivereyim)
Kendimi ne zaman anket vs. okuyor bulsam, hemen ben de kendimce cevaplamak isterim soruları, kendim sorarım, kendim cevaplarım, gül gibi geçinip giderim. Geçenlerde Bahar, müzikle arası iyi olan bir arkadaşından rica etmiş: ona (sanal ortamdan) bir dolu  tablo yollayıp, hangi müzikleri hatırlattığını sormuş, o da bir güzel yanıtlamış. Yazının sonunu getiremedim kendime kızgınlığımdan, o derece diyeyim, sebebini de sormayın, kalbinizi kırarım. Zaten geçen gün Turan yüzünden Chinawoman’ın gerçekten de bir bayan olduğunu öğrenip dumurlara uğradım; ben de onun çocuksu naifliğini Tindersticks’in Chocolate’ını dinletip bozguna uğratarak intikamımı aldım (halbuki iyi bir insan olsam "Another Night In"i dinletirdim, misal, değil mi?).

Resim koymak çok mu şart? Dün yılda bir bağlandığım Facebook’a resim bombaladım, içim dışım resim oldu, imgelem imgelem… Kemal de lise mezuniyet partisinden bir dolu resim göndermiş, bir tanesini çok beğendim (very like, thumby up)…


1994, solda Burçin, sağda Kemal, ortada ben(17)

Dükkanı kapatıp gitmiştim ki, Bahar’a söyleme sözü verip de, sonra tutmadığım bir şey geldi: Goya’nın "El Sueño de razón produce monstruos" lafı… Şöyle bir şey hatta, buyrun, göstereyim:

 

şekil bu. (Herhalde) İlk olarak, Bahar’ın blogunda Espanyolca’sı ile alıntılanırken görmüştüm. Geçen gün Tivaytır (Laynuks’un küçük kız kardeşi olur kendileri), "aaa, bak Bahar’ın envai çeşit hesabından bir de kendi adıylasanıyla bir hesabı da varmış" dediydi de, orayı açınca bir baktım İngilizce’si karşımda duruyor: "The sleep of the reason produces monsters". Bir garip oldum, bir garip oldum, şöyle bir yutkundum. Nitekim:

Espanyolca’da (aslında "İspanyolca" derim ama şimdi artistlik yapayım estedim) ‘sueño’ kelimesinin iki anlamı var: biri ‘uyku’; diğeri ise ‘rüya’. Uyumak fiili "dormir" (mesela "Uyuyorum" : "Duermo"). "Uykum var" için "tengo sueño" diyorlar, buradaki "tengo", "tener" fiilinin 1. tekil şahsa çekilmiş hali, anlamı da İngilizce’deki "to have" yani "sahip olmak", yani neredeyse Türkçe’yle birebir anlam çıkıyor: "uykum var". Martin Luther, "Bir hayalim var"ı İspanyolca söylemek isteseydi, "uykum var" zannedilmesin diye, "Tengo un sueño" diyecekti. Gündelik konuşmada "uyku", nesne olarak hemen hiç kullanılmıyor — ya uyuyorsunuz ("dormir"), ya da uykunuz var ("tener sueño"). Hal böyle olunca, ben de İspanyolca’yı aman efendim çok bilince, Goya’nın o lafını ilk gördüğümde "Aklın rüyası canavarlar yaratır" diye algılamıştım, hoşuma da gitmişti. Halbuki aynı şeyi "aklın uykusu canavarlar yaratır" diye okuyunca, anlam ne de çok değişiyor, değil mi! (keşke tek derdimiz bu olsa bu arada!). Ben akıl gibi gerçekçi bir şeyin hayallerinin gerçekdışı şeylere yol açtığını, işte diyalektik, işte taraftar, ying-yang (yok, ying-yang benzetmesi doğru olmadı, geri aldım), gölge/ışık falan filan… Halbuki Bahar ve Bengü ve bütün internet: "aklın uykusu" (yani "lapse of reason", yani "aklın o bir anlık/bir sürelik yokluğu…") olarak algılamışlar, yani kötü bir şey gibi. Bahar’a bunu belirttim, Nerea’ya da bilirkişi olarak danışacağımı da ve kendisine hemen döneceğimi de. Nerea’yla her gün yazışıyoruz, pek de ipucu vermeden sordum, o da benim gibi düşündüğünü gösteren bir yanıt verdi, Bahar’a Nerea’nın da benim gibi düşündüğünü yazmadım, bilmiyorum neden, büyük ihtimalle benim tembelliğimden, bir ihtimal Nerea ile bu konudaki ilerleyen tartışmamızın sonucunda, algı cinsinin (mavi üzerine siyah mı yoksa beyaz üzerine altın mı — şimdi bunu yazdım ya, kesin iki hafta sonra baktığımda ne demek istediğimi unutmuş olup şaşıracağım, o yüzden müsadenizle göndermeyi açık edeyim: http://xkcd.com/1492/ ) – siz hala okuyor musunuz kuzum bunları bu arada? neyse, işte algı cinsinin kişi bazlı su boyası olduğundan falan dem vurduk (yine düşürdüm cümleyi, değil mi?). 8P Ama Goya bizim gibi düşünmemiş zira ileride benim böyle düşüneceğimi bildiğinden, Woody Allen / Marshall MacLuhan misali, açık açık açıklamasını yapmış: "La fantasía abandonada de la razón produce monstruos imposibles: unida con ella es madre de las artes y origen de las maravillas." bu da bana kapak olmuş ("La fantasia abandonada de la razón…" : "Aklın terk ettiği hayal…"). İşte Bahar, böyle böyle… Bir de üç (4?) hafta İstanbul’dayken Bengü’yü cuma günü 14:00 gibi, o toplantıdayken arayacaktım, üç cumadır ıskalıyorum, ona canım sıkılıyor…

“Senin geçmişin, benim geleceğim…”

Başlığı bir süredir -çok da bayılmayarak- okumakta olduğum Dan Simmons’ın "Hyperion" romanından aldım. Bu bir tek cümle, bir hikaye içeriyor. Taslağı yazayım, sanırım başka da bir şey yazmayacağım bu konuda ileride, taslak olarak kalacak (çünkü çok bariz aslında).

Hikayenin kahramanı adamımız gizemli bir kadın tarafından birkaç defa mutlak ölümden (araba çarpması, bir yerden düşme, uçağa binme, vs..), son dakikada kurtarılıyor. Kız pek kalıp sohbet etme canlısı değil (gizemli bir şekilde adam bir anlık arkasını döndüğünde vs.. ortadan kayboluyor), ama işte adama bakışında, "elini yanağında, saçlarında dolaştırışında" diyelim, çok bariz bir biçimde belli ki adamın hiç tanımadığı bu kadın, adama çok yoğun bir biçimde aşık (ama adam merak ediyor, şüpheye düşüyor: "madem ki bu kadar aşık, niye iki dakika içinde kayboluveriyor, kaçıyor?". Bu hayat kurtarmaların dışında adam gözünün ucuyla filan ara ara kızımızı, kendisini uzaktan kaçak izler durumda yakalıyor ama kız yine hemen kayboluveriyor. Yıllar geçiyor, hikaye kahramanı adamımız kızın böylesi yabanıl varlığını yavaş yavaş özümsüyor, yavaş yavaş da aşık oluyor, sonra artık dayanamıyor, kıza ulaşmaya uğraşıyor, aralarda yine -hep kız insiyatifli olarak- temaslar, yakınlaşmalar, ziyaretler olmuyor değil, ama kız ne konuşuyor, ne de "bu gece de burada kalayım, sabah kahvaltıyı birlikte yaparız" diyor. Sonra bir gün ortadan tamamıyla yok oluyor.

Adamımız (esas oğlan) aklını kaçıracak gibi oluyor, her yerde, her anda kızı bulmak için delicesine dolaşıyor, arıyor, soruyor… Bir gün çok sıcak bir havada, çok ıssız bir yerde dolaşırken, çok susuyor, bir ev görüyor, bir bardak su rica etmek için oraya gidiyor, kapıyı çalıyor, kapıyı açan bütün hayatını alt üst eden kızın ta kendisi değil mi! Şoka giriyor, kız onu tanımıyor (tanımazlıktan gelmiyor, hakikaten de tanımıyor), adam kızın, onu tanıdığı halinden epey daha genç göründüğünü fark ediyor (belki kızı, belki kardeşi?…). Kendisini toparlıyor, "ben sizi tanıyorum…" filan diyor, "işte şuranızda şöyle bir beniniz var, falan filan…" kız biraz bir şeyler anlıyor gibi oluyor, "benimle gelin lütfen.." diyor, adamı içeri buyur ediyor, üst katta içinde garip aletlerin olduğu bir odaya çıkarıyor, "bu," diyor, "üzerinde çalıştığım zaman makinesi… ama henüz çalıştırmayı başaramadım."

Hikaye bir yana, beni iki ekstrem uçtaki durum çok etkiledi: ilk durumda kızın adamı çok iyi tanıp, ona sırılsıklam aşık olup da, adamın kızı tanımadığı durum ile; sondaki adamın kıza aşık olduğu fakat kızın adamı tanımadığı durum. Klişe paradoks ama hoşuma gitti, sonuçta bu ikisi hiçbir zaman doğal şekilde tanışıp "karşılıklı, eş zamanlı" aşka düşemeyecekler, hep bir taraf diğerine 1-0 aşık olarak başlayacak. Beynimin arkalarından bir yerden Feynman’ın "Coupled mode approach" metodu gelir gibi oluyor ama bir cümle üzerinden bu kadar geyik yeter.

Bugünlerde güldüğüm şeyler…

Bir – iki ay kadar önce, Bing Crosby’nin klasik yeni yıl şarkıları yorumuna tepetaklak bir bakış getiren… aslında tanımlamaya çalışmanın çok da bir alemi yok, buyrun, aşağıdan bakın:

 
evet, ne diyordum, işte o çok hoşuma gitmişti (arada Christopher Lee’nin "A Heavy Metal Christmas"ı da var, ama konudışı olduğundan onu pas geçiyorum), ama dün Mary Poppins’in "supercalifragilisticexpialidocious"ını görünceye kadar, çok da yazılacak, paylaşılacak bir şey değildi, ama Mary Poppins, ama supercalifragilisticexpialidocious!
Devamı geliyor zaten:
Louise Armstrong – What a wonderful world
Judy Garland – Somewhere over the rainbow
yine bir başka favorim, Bee Gees – How Deep is Your Love:
oy vey! Tabii bunların tersi de var, olmak zorunda (enerjinin korunumu ilkesi):

Metallica – Enter Sandman
KISS – Detroit Rock City

Bunları Andy Rehfeldt diye bir arkadaş toparlamış, iyi de yapmış. Tersinir durumda benim favorim, bu işi geyiğine değil de, ciddi ciddi yapan Postmodern Jukebox (misal "Sweet Child O’ Mine" yorumları, ya da "Careless Whisper" ile adına anachronism dediğimiz (ve benim son yarım saattir yana yakıla aradığım) bu olguyu — "anachronism" terimini aramaya giderken cümle yarıda kalmıştı, şimdi bulup dönünce de toparlayamadım, parantez durumlarını bile bilemiyorum. Neyse, zaten bu konuya geçen sene değinmişim.

Başka şeyler de vardı, gitmişler şimdi aklımdan…

Hacettepe, Hacettepe

Şimdi sevgili kız kardeşim Neslihan’ın dürtmesi üzerine şöyle bir silkelendim, kendime geldim, yazmaya başladım (hoş, taslak girişlere göz attığımda taa 11 Şubat’ta -görünüşe göre- ıspanaklardan başlayıp akademik durumuma ulaşmayı planladığım bir yazıya başlamış, sonra da bırakmışım, şimdi de bağlantıyı kuramadım, ama ne gam, yeniden başlarız. Nereden başlayalım? 2007’de ODTÜ’den doktorayı aldıktan sonra Hollanda’ya gidiş olabilir; 2009’un aralığında binbir vize badiresini atlatıp İspanya’ya gidişim olabilir; 2012’nin aralığında İspanya’dan (hem onlar, hem biz) ağlaya ağlaya ayrılışımızın ertesi olabilir, ama ağlak şeyleri sevmiyorum, onu da geçelim, mesela 2014 Nisanı civarına konalım (evet, bu iyi). O halde,

Nisan 2014
TÜBİTAK bursu vesilesiyle ODTÜ’deki doktora sonrası çalışmalar devam ediyor, ODTÜ’de tanıdık hocalar, çok sevgili öğrencilerim, hayat devam ediyor ama o sıralar artık ODTÜ’nün olamayacağı kesinlik kazanmış gibi (insan bildiğinden ayrılmaya korkuyor). Aklımda birkaç üniversite var, hepsi Ankara’da, Ankara büyük öncelik. İspanya’dan, sağolsunlar, teklifleri devam ediyor ama dönersek yine büyük sıkıntılara gireceğiz (özet: tek maaş, bir sürü belirsizlik); bir de sağolsunlar başka şehirdeki bir üniversiteden gayrı-resmi teklif aldım bu arada ama sonuç itibarı ile elimde hiçbir şey yok. Aklımda sürekli şu analog canlanıyor: sarmaşıktan sarmaşığa atlayan Tarzan – elimdeki sarmaşığı bırakmışım, "Aaaaaaaa!" diye havada ilerliyorum, bir sonraki sarmaşığı bulurum umuduyla, yoksa yok. Kafamda bir B planı yok, Bengü ile konuşuyoruz, C planı olarak "İspanya’ya döneriz" ağırlık kazanıyor ama dahasına gelmeden bırakıyoruz, "hele bir o noktaya gelelim, o zaman düşünürüz".

Hacettepe, geçen seneye kadar benim için bilinmedik bir üniversite idi, bunun birçok nedeni var, benim için en ön plandaki sebep -sanırım- bölümün (Fizik Mühendisliği) deneyci ağırlıklı bir bölüm oluşu idi: benim gibi bir teorikçi/modellemeci/hesaplamacı/simülasyoncunun yolu malesef pek deneyle kesişmiyordu (henüz). Bu arada, evvelki sene Bulgaristan’daki kristallografi okulunda Damla ile, onun sayesinde de Hacettepe’den Süheyla Hoca ile tanışmışız, hatta onunla tanışma vesilesi ile Hacettepe Fizik Müh. bölümüne ilk kez gitmişim.

22 Nisan’da (Ece’nin doğum günü) Yiğit Hoca’ya (bölüm başkanı) görüşme ricamı iletip, mail’e ek olarak CV’mi, ve birkaç belgeyi daha iliştirmişim (şimdi e-posta arşivimden teyit ettim). Sonrasındaki yazışmalarda 28 Mayıs’a seminerimi ayarlamışız.

Seminer, ne mutlu ki çok güzel geçti. Sağolsunlar, ODTÜ’deki öğrencilerim, arkadaşlarım (–mon semblable,–mon frère!) beni yalnız bırakmadılar: filmlerdeki düğün sahneleri gibiydi: sol taraf ODTÜ, sağ taraf Hacettepe tarafı. Seminer, ne mutlu ki, çok güzel geçti. 

 

Sonra yaz geldi, Ece ile Altınoluk’a, Ar-tur’a, İstanbul’a, Bilbao’ya gittik, güzel bir yaz geçti, ben bekliyordum… Bu işlerle ilgili bir sürü yeni site öğrendim, "memurlar.net" bunların başında geliyor! Ben memurlar.net’e ve Hacettepe’nin akademik personel alımına ilişkin duyuru sayfasına bakadurayım, ekimde Hacettepe toplu ilana çıktı (haberini de sağolsun ilk Müge’den aldım). Zar zor başvuru dosyalarımı hazırladım (bürokratik işlerde hakikaten çok zorlanıyorum — oturma/çalışma vizesi sıkıntılarımdan kalma bir fobi olsa/oldu gerek), bavula koydum, Beytepe yollarına koyuldum. Yine bekleyiş ("…bekleyişin zaferdi…" gibi bir şiiri son 20 dakikadır boşuna aradım… Edip Cansever? Turgut Uyar? bulamadım). Çok vakit geçti, işler ama hep iyiye gidiyordu, yine de hep kaygı vardı, neyse, sonunda oldu, sonuçlandı, nihayet, 2 Şubat’ta resmi olarak işe başlama imzamı attım, 3 yard doç başladık göreve (Bora, Sercan ve ben), dün "hoşgeldin" partimiz vardı, ne güzel geçti, haftaya ODTÜ’de / ODTÜ’ye veda partisi.

Bu dönem açmak istediğim derslerin başvurularını yetiştiremedim. Makine/Otomotiv ve biraz da İnşaat Mühendisliği bölümüne genel fizik dersine gidiyorum, bir tane lisans bitirme projesi yaptığımız öğrencim oldu, Nadire ile doktora tezine devam ediyoruz, ODTÜ’de gayrıresmi DFT kursu yapmaktayız (yüzümün akıyla halledebilirsem, onu da gelecek dönem Hacettepe’de derse dönüştürmeyi istiyorum). Bu yaz bir kristallografi yaz okulu düzenlemekle koşturuyoruz (Tolga sağolsun, hayatımızı kurtardı!), İTÜ’de olacak, Mois, Manu, Massimo, Rosica ve daha kimler kimler gelecekler de hasret gidereceğiz inşallah. İşler yoğun, işler güzel ama niye bu giriş devrik?

Özetle: Hacettepe’deyim, mutluyum, beklerim.

Notlar…

Edge of Tomorrow’u izledim, Bu noktada "akıl notları defterime" 23 Eylül 2014 tarihinde yaptığım giriş:

Oyun fikri: Normalde, bir oyuncu ile oynadığı karakter farklıdır. Karakter bir sürü şeyi öğrenip, oyunun yarısında öldü diyelim, baştan başladığında her şeyi yeniden öğrenmeli, ilişkileri yeniden kurmalıdır (oyuncu o kapının şifresini bilse de, anahtarın şu taşın altında olduğunun farkında olsa da, karakteri -henüz- bilmediğinden, bu bilgiyi kullanmasına izin verilmez). Bu sıkıntının önüne geçmek için tabii ki save/load var ama diyelim bunu engelleyip, onun yerine yardımcı bir karakter verdik. Bu yardımcı karakter, oyuncunun karakteri ile birlikte öğreniyor olsa da, oyuncunun ölüp geri gelmesiyle onun artık "bilmediği" şeyleri hala biliyor. Oyuncuya şifreyi de söylüyor, anahtarı da gösteriyor. Bu durum tekrarı da kırabilir: diyelim ki karakter zorlu bir araştırma ve ikna turundan sonra bir NPC’yi önemli bir kılıcı satmaya ikna etti ve sonra öldü – yeniden başladığında yan karakter doğrudan ona kılıcın yerini söyleyebilir fakat bu karakterin kılıcı gidip hemen alabileceğinin garantisini vermez: Belki de kılıcı tutanın değer verdiği bir yakınını bir ejderhadan kurtarmış idi? Bütün ilgili maceraları baştan oynamak yerine karakter şimdi gidip doğrudan kılıcı çalabilir.

Yardımcı karakteri oyuncunun kendisinden nasıl ayırabiliriz (sonuçta ikisi de aynı şeyleri biliyorlar, o zaman yan karaktere ne ihtiyaç var?): Yan karakter gerçeği gerçekten başka söyleyebilir ve gerçekler onun dediği gibi olur (kılıç bir önceki oyunda A kişisinden temin edilmişti ama yardımcı karakter şimdi B’den alındığını söylüyor ve bu oyunda da kılıç gerçekten B kişisinde).

İşte Edge of Tomorrow, bu yukarıdaki blah’ların paralelinde, oyundan gerçeğe ilerliyor: Karakter filmin 2/3’ünde bir Halo benzeri bir bilgisayar oyunu kahramanı (aslında öyle değil, o yüzden bu yazdığım spoiler değil) ve yaratıklar eski bilgisayar oyunlarındaki gibi hep aynı yerlerden çıkıyorlar, tetiklenmeleri sabit (FRP oyunlarında mesela, bir tetikli karşılaşmalar, bir de rastlantısal karşılaşmalar vardır (triggered vs. random encounters)) – hal böyle olunca karakterimiz de her seferinde buraları ezberleyip, kendi uydurduğu bir koreografi eşliğinde ("koreografi" böyle mi yazılıyordu, bilemedim şimdi), dans ediyor. Giderek ustalaşıyor (aynı bölümü ısrarla, sabırla, tekrar tekrar oynayıp sonunda ustası olan bir oyuncu misali). Gidip gidip de büyük canavara (big boss) son dakikada yenilince en baştan başlamak biraz can sıkıcı olsa da, pes etmiyor (1 kez hariç). Bill Murray de Groundhog Day’de buz heykeli yapıp, piyano çalmayı öğreniyordu ama onda bu oyun havası yoktu. Farkın ne olduğunu düşünüyordum da, sanırım bunda (Edge of Tomorrow) doğru yerde doğru yere namluyu çevirip tetiği çekmek herkesin yapabileceği bir şeyken, Groundhog Day’de ne olursa olsun ustalık, deneyim, vs.. gerekiyordu – ya da hiçbir bilgisayar oyununda bölümü geçmek için sanatsal bir şeyler yapmanız beklenmiyor (aşağı yukarı) — bunu yazınca, bir farkı daha buldum: Groundhog Day bir adventure oyunu olur olsa olsa: her şeyi doğru yapmalısınız; halbuki Edge of Tomorrow’da son canavarı öldürmeniz yeter şart (action) (Markov’un Zenciri). Source Code ikisinin ortası gibiydi (action adventure): aksiyon bölümlerinden topladığınız bilgileri kullanıp, büyük bilmeceyi tamamlıyordunuz (falan filan…).

Neyse, sonuçta, Edge of Tomorrow, Lego Filmi’nin sonu gibi bitsin demiyorum ama o son 1/3’te Holywood’a bağlamasalar daha iyiydi, aman ben de pffft — Tom Cruise bunları okuyunca bu gece uyuyamaz artık. 8P