Calvin, Prensipler, ve 20 yıl öncesi.

Ece geçen gün olası doğum günü hediyeleri konusunda bize yardımcı olabilmek için (iyi kalpli kızım benim, her şeyi düşünür!.. 8) bir liste teslim etti – birçok maddenin arasında sanal kısımda “Snapchat izni” dikkat çekiyordu.

Biz, üzerinize afiyet, biraz yaşlı olduğumuzdan snapchat’i duymuşluğumuz var, görmüşlüğümüz yok. O yüzden temkinli olarak “eğer twitter/instagram gibi özel modu varsa olur…” dedik (Nergis Hanım’a kalsa, dünyada olmazdı — onun bu gibi şeylere kronik Amiş tepkisi oluyor genelde, ben biraz daha (Mormonvari diyelim) esnek yaklaşabiliyorum. Anlamak için de benim telefona kurduk, çok komik filtreleri (orada “lens” deniyor) var, baktım, privacy modu da var, oluru verdik, Ece de sevinçle kurmaya başladı… zaten olanlar da o zaman oldu. Okumaya devam et “Calvin, Prensipler, ve 20 yıl öncesi.”

Geçmişle ilgili değişik hisler…

Bugün (13 Şubat) Hüsniya’nın (anneannem) ve sevgili Zeynep Teyze’min ortak doğum günleri. İkisi ile de uzun zamandır görüşemiyoruz (Allah rahmet eylesin). Şimdi baktım, Gönül Abla Zeynep Teyze’nin bir doğum gününde çekilmiş fotoğrafını yayınlamış instagram hesabından… Okumaya devam et “Geçmişle ilgili değişik hisler…”

Saçma düşünceler, rüyalar…

İnsanların kış uykusuna yatmaları gerektiğini düşünüyorum. Doğaya toparlanacak zaman verilmeli, hem soğukta dışarı çıkmak zorunda da kalmayız.

Bir zamanlar bir trene binmiştik, hava sıcaktı, havalandırma yoktu, çok sıcak basmıştı — az evvel, hazır İspanyolca şarkılar dinlerken, o trende sıcaktan kendimden geçtiğimi, belki de hâlâ o trende olduğumu düşündüm. Güneş Tecelli Ediyor‘daki gibi biraz da belki. Güneş Tecelli Ediyor’u göndermemişim hiç daha önce, Google bilemedi, o zaman al sana Google…

upstream-color-screenshot-2

Okumaya devam et “Saçma düşünceler, rüyalar…”

“Senin geçmişin, benim geleceğim…”

Başlığı bir süredir -çok da bayılmayarak- okumakta olduğum Dan Simmons’ın “Hyperion” romanından aldım. Bu bir tek cümle, bir hikaye içeriyor. Taslağı yazayım, sanırım başka da bir şey yazmayacağım bu konuda ileride, taslak olarak kalacak (çünkü çok bariz aslında).

Hikayenin kahramanı adamımız gizemli bir kadın tarafından birkaç defa mutlak ölümden (araba çarpması, bir yerden düşme, uçağa binme, vs..), son dakikada kurtarılıyor. Kız pek kalıp sohbet etme canlısı değil (gizemli bir şekilde adam bir anlık arkasını döndüğünde vs.. ortadan kayboluyor), ama işte adama bakışında, “elini yanağında, saçlarında dolaştırışında” diyelim, çok bariz bir biçimde belli ki adamın hiç tanımadığı bu kadın, adama çok yoğun bir biçimde aşık (ama adam merak ediyor, şüpheye düşüyor: “madem ki bu kadar aşık, niye iki dakika içinde kayboluveriyor, kaçıyor?”. Bu hayat kurtarmaların dışında adam gözünün ucuyla filan ara ara kızımızı, kendisini uzaktan kaçak izler durumda yakalıyor ama kız yine hemen kayboluveriyor. Yıllar geçiyor, hikaye kahramanı adamımız kızın böylesi yabanıl varlığını yavaş yavaş özümsüyor, yavaş yavaş da aşık oluyor, sonra artık dayanamıyor, kıza ulaşmaya uğraşıyor, aralarda yine -hep kız insiyatifli olarak- temaslar, yakınlaşmalar, ziyaretler olmuyor değil, ama kız ne konuşuyor, ne de “bu gece de burada kalayım, sabah kahvaltıyı birlikte yaparız” diyor. Sonra bir gün ortadan tamamıyla yok oluyor.

Adamımız (esas oğlan) aklını kaçıracak gibi oluyor, her yerde, her anda kızı bulmak için delicesine dolaşıyor, arıyor, soruyor… Bir gün çok sıcak bir havada, çok ıssız bir yerde dolaşırken, çok susuyor, bir ev görüyor, bir bardak su rica etmek için oraya gidiyor, kapıyı çalıyor, kapıyı açan bütün hayatını alt üst eden kızın ta kendisi değil mi! Şoka giriyor, kız onu tanımıyor (tanımazlıktan gelmiyor, hakikaten de tanımıyor), adam kızın, onu tanıdığı halinden epey daha genç göründüğünü fark ediyor (belki kızı, belki kardeşi?…). Kendisini toparlıyor, “ben sizi tanıyorum…” filan diyor, “işte şuranızda şöyle bir beniniz var, falan filan…” kız biraz bir şeyler anlıyor gibi oluyor, “benimle gelin lütfen..” diyor, adamı içeri buyur ediyor, üst katta içinde garip aletlerin olduğu bir odaya çıkarıyor, “bu,” diyor, “üzerinde çalıştığım zaman makinesi… ama henüz çalıştırmayı başaramadım.”

Hikaye bir yana, beni iki ekstrem uçtaki durum çok etkiledi: ilk durumda kızın adamı çok iyi tanıyıp, ona sırılsıklam aşık olup da, adamın kızı tanımadığı durum ile; sondaki adamın kıza aşık olduğu fakat kızın adamı tanımadığı durum. Klişe paradoks ama hoşuma gitti, sonuçta bu ikisi hiçbir zaman doğal şekilde tanışıp “karşılıklı, eş zamanlı” aşka düşemeyecekler, hep bir taraf diğerine 1-0 aşık olarak başlayacak. Beynimin arkalarından bir yerden Feynman’ın “Coupled mode approach” metodu gelir gibi oluyor ama bir cümle üzerinden bu kadar geyik yeter.

Amaya Belen

[Turgut Uyar, Carl Gustav Jung, Enis Batur, Lale Müldür, Ursula K. LeGuin ve A.S. Byatt için]

28/9/2010

Adam bir gün yürürken yerde kısa –bir parmak kalınlığında ve uzunluğunda bir dal parçası buldu. "Bundan sonra bunu çiğneyeceğim." dedi kendi kendine, ağzındaki puroyu attı, katranını tükürdü, ağzının kenarında artık o dal parçası, yürümeye devam etti. Otları, taşları, kayaları tepeleri ezdi, bir mağaranın önüne geldi. Mağarada ak sakallı, yaşlı bir adamla bir kadını gördü. Kadın adamın kızıydı ve kördü. Yaşlı adamın da gözleri pek iyi görmüyordu. Onu görmediler. Mağaranın önünde durup, uzun süre onları seyretti.

Kadın sonra adamın olduğu tarafa döndü ve ona seslendi ve dedi ki: Burası ölüler ülkesi ve bizler ölüyüz. Benim adım Belen, benim adım Amaya ve benimle kal, seni hep severim, bizimle kal. Adamı içeri, mağaranın içindeki evlerine buyur ettiler, onu masada oturttular meyvelerden yemek verdiler. Amaya elini uzatıp adamın omzuna koydu. Görmese de ona dönüp dedi ki: sen benim beklediğim değilsin ama ben seni sevdim. Kısmetim değildin ama kısmetin sen oldun.

Evlendiler o gece. Adam o evde 3 ay kaldı, kış geçti.

Bahar gelince Amaya ona dedi ki "uyan artık, gitme zamanın geldi". Ona çam dikenciklerinden bir kolye verdi. Bunu tak ve canınla birlikte beni hatırla. Kış gelince sen de gel.

Adam hatırlayamadı kendini, gidemedi. Hep oralarda dolandı, oralarda öldü. Kış geldi, o gelemedi.

Rüyasından uyandı. Yüzünü yıkadı, bütün gün ve gece Amaya Belen’i düşündü.

5/11/2010

Madrid – Bilbao