Dead man walking.

SeNe 1999, EMre sururi in NGC 1637, kucuk prens ziyaretinde.Bundan yıllar önce (yıllar dediysem, 10+ yıl, şaka değil yani), girdiğim bir laylaylayın ertesinde, pek çok şeyi yadsıyıp, artık insan ne kadar sünger çekebiliyorsa o kadar çekip, artık o yaşlarda ne kadar münzevi olunabiliyorsa, o kadar münzevi bir hayatı yaşamaya başlamıştım. Doğu Almanya’nın değil de, SSCB’nin yıkılışını andırır bir şey olmuştu benim cephemde: hani Gorbaçov olmasaydı da eninde sonunda dağılacaktı (1), sonra da suyu çıktı iyiden iyiye, ortaya çıkan şey öncekinin o kadar anti bir şeyi haline geldi ki (tabii ki Putin değil, Yeltsin yıllarından bahsediyorum), öncekinin azameti de payını aldı bundan, yıprandı bitti gitti, hiç olmamış gibi bile değil de, bir şaka gibi oldu (2). Tıpkı eskiden insanların uçtuğu bilgisinin, büyülerin, ejderlerin zamanımızda aldığı hal gibi.

Bundan yıllar önce, işte öylesi bir zamanda, bir hikaye yazmıştım o anki halet-i ruhiyemi anlatan. Bu hikayemin adı “Bir Ölünün Güncesinden” idi ve şimdi sonundaki twisti açıklayıp spoiler edecek olsam da, bir ölünün güncesini anlatıyordu. Şakayı (latifeyi) bir yana bırakacak olursak, gerçekten de ölmüş olduğunun ne kendisinin ne de çevresindekilerin farkına vardığı bir fizik profesörü hakkında idi hikaye. Hikayeyi okuyan biri, doğal olarak oradaki aforizmaları sistemin çürümüşlüğü, kokmuşluğu ile ilişkilendiriyordu, anlatıcı da onun bu şekilde düşünmesine zemin hazırlıyordu sürekli olarak sistemden şikayet ettikçe. Hikayenin benim açımdan sembolleri ise farklı idi: orada, benim yaşadığım değişim ve aslında artık eski ben olmasam da, beni tanıyanların bunu fark edemeyişlerinden dolayı eskiyi devam ettirmeye çalışmalarıyla daha da karmaşıklaşan yaşamımı anlatmaktaydım (böyle yazınca fıkra açıklamaktan bile beter oldu, özür dilerim. Merak eden varsa http://www.emresururi.com/page.php?page=docs adresinden gerek bu hikayeye, gerekse diğer birkaç seçtiğim hikayeye ulaşabilir).

Geçen aylardan birinde, Charlie Kaufmann’ın Synechdoche, New York‘unu izledim. Filmi izleyip, hayran kaldıktan sonra, oraya buraya baktım kim neler demiş, neler görmüş diye de, link linki açtı, Cotard’ın Sendromu (Cotard’s Syndrome) diye adlandırılagelen, nam-ı diğer “Yürüyen Ceset Sendromu”ndan (Walking Corpse Syndrome) haberim olageldi. E bu kadar girişten sonra, bariz olan açıklamayı yapmayayım müsadenizle ama ne kadar tanıdık ve bir o kadar da sıradışı!

Eğer bir insan, aklını yitirdiğinden şüphe duyabiliyorsa (standart misalim, Solaris), pekala hayatını yitirmiş olabileceğinden de şüphe edebilir, etmelidir. Sadece kendisinin gerçek, diğer her şeyin algısının üretimi olduğunu düşünen insanlar nasıl varsa, diğer her şeyin gerçek fakat kendisinin sahte olduğunu da düşünen birileri çıkmalıdır. Sadece Descartes yetmez (Ze Weld is geen enough.). Ama bu başka bir hikayenin (“Dünyanın En Güzel Şems’i”) konusu. Adım Emre, soyadım Sururi, yıllarca beni böyle bildiniz, Emre Sururi’den reklamları izlediniz.


[Resmi aparttığım kaymak: AOÇ Dondurmaları Tesisi, K. Maraş]

o sırada, paralel evrende…

Öncelikle iyi bir haber vererek başlayayım: şimdiye kadar yaptığınız bütün seçimler en doğru seçimdi! (bunu yazışımın akabinde işte bu (a.k.a işbu) parantezi açıp, “aynı zamanda en yanlış seçimdi!” de diyebilirim tabii ki ama şimdi tadınızı kaçırmanın ne anlamı var?).

Doğa bize, pek çok şeyin yanı sıra, genelde en ucuza satılan şeyi alacağını söyler (enerjiyi para birimi olarak seçtiğimizde. Aslında bu da çok doğru değil, enerjinin de (iç/internal denileni) mesela pekala entropiyle çekiştiği durumlar olmakta ama o zamanlarda da bu ikisini içeren bir sistem özelliği tanımlayıp, buna da bilmemne enerjisi deyip, yüzsüzce işin içinden sıyrılabilmekteyiz). Eğer bir sistemin bir A başlangıç noktasındaki hali ile bir B noktasındaki halini biliyorsanız ve kim bilir neden ama, aradaki yolu/güzergahı merak ediyorsanız, oturur olası bütün yolları hesaplarsınız (integral denilen şey bu dünyadaki en güçlü leke çıkarıcı deterjandan bile daha güçlü bir şeydir, inanamazsınız) en düşük enerji hangi yolda harcanıyorsa, dersiniz ki, tamam buldum, işte budur. İstatistiki olarak da en olası yolun sonsuz büyüklükte bir sistemde seçileceğini ispatlayabilirsiniz, ki bildiğiniz üzere istatistik ne kadar yalancı bir kardeşimiz olsa da, bilimseldir (100 sisteme sorduk, yalan, bize verilen anketleri haftasonu arkadaşlarla toplanıp doldurduk, anketör parasıyla da kolonyayla portakal suyu aldık).

Tabii bu anlattığım, şu en temel soruyu cevaplamaktan çok aciz: bu kadar zırvayı ne için yazmaktayım, yine nasıl bir alaka kurmaya çalışıp, yüzüme gözüme bulaştırma çabasındayım? Ehem, anlatayım:

Öncelikle kader meselesini hemencecik, şıpın işi çözümleyeyim de, sonradan ayağımıza dolanmasın: Efendim, size biri, yapacağınız her şeyin önceden bir yerde yazılı olduğunu söylediğinde pek inandırıcı gelmeyebilir, bir kere gözlem yaptığınız anda çoğu kez sistemi etkilersiniz — Ursula LeGuin’in -ki sevmemekteyim bir süredir kendisini / yaşlandığından beridir – vardı böyle bir hikayesi diye yazdım, sonra gittim internetten bizatihi aradım böyle bir hikayesini vefakat bulamadım, belki de uydurmaktayımdır o yüzden: işte kahinler bir krala diyorlar ki şu ayın şu günü öleceksin, o da önlem olarak kendini bir kuleye kapatıyor ama hikayenin sonunda da asıyor kendini (adet yerini bulsun diye 8P). Buna panzehir olarak, bilenin bildiğini kendine saklamasını vermekteyim: evet, sizin bu yazıyı okuduktan sonra ve dahi hayatınızın geri kalan kısmında neler yapacağınızı -misal- biliyorum diyeyim, bu şeyi bildiğimi de söylemeyeyim, bu sizi nasıl etkileyecek? Hımm?

Gelelim, diğer şeye: o kadar seçimleri yapıp bu noktaya geldiniz ya, işte o seçimleri farklı farklı yapsaydınız da, bundan daha iyi ya da daha kötü (define kötü – hadeleyn!) olmayacaktı, daha farklı olacaktı (evet, geçen hafta mesela, o son kullanım tarihi geçmiş mantarları yememekle aslında iyi etmediniz, uzun vadede bir şey değişmeyecekti) evet saçma oldu şimdi bu örneği verince. Ama, ama Metin Üstündağ’ın çok sevdiğim bir karikatürü vardı, bir kadınla bir erkek yıllar sonra karşılaşıyorlar, ikisinin de elinde migros poşetleri, kadın şaşırıyor — sen beni zengin bir kızla evlenmek için bırakmamış mıydın, e hani ne oldu, bak senin de elinde migros poşeti… adam düşünüyor (düşünce balonu) seninle evlensem ne fark edecekti, yine aynı hayatlar, yine ellerimizde migros poşeti (bunu da bulamadığıma göre bugün uydurma potansiyelim hayli yüksek, ben diyeyim 5, siz deyin…)… Yani, demek istediğim, ne kadar uzağa düşecektin be gülüm? Evrenin kralı mı olacaktın o seçimleri başka türlü yapsaydın, yoksa diyelim 60 yıl erken mi göçecektin buralardan? Altı üstü dörtte üçü mavi bir gezegenin yüzeyindesin işte, bu cakan, bu pişmanlığın kime, neye? Ben gördüm bütün paralel evrenleri de, dikey evrenleri de hepsinde de aynı adamsın, üç aşağı beş yukarı, daha ne konuşuyorsun?

Yani çok da üzülmeyin onu öyle diyeydim, bunu böyle yapaydım, hayatın tekrarı yok diye diye, başka yerlerde tekrar ediliyor olsa da, hayat aynı hayat.

Anneler elma yedirmek istedikleri zaman “elma yer misin?” diye sormazlar, “3 dilim mi yersin, 4 dilim mi?” diye sorarlar, siz de seçim yaptığınızı sanırsınız. Seçim yaptığınızı sandığınız anda da özgür olduğunuzu, potansiyelinizin daim olduğunu, her şeyin değiş(tiril)ebileceğini düşünürsünüz. Anne-elma örneğinde, yine de avantajdayız: seçimi/soruyu reddedebilme lüksüne sahibizdir (bir ihtimal) ama hayatta soruları biz birbirimize soruyoruz, seçimleri de birbirimize yapıyoruz ya da yapmıyoruz, dünya kazan biz sazan, kendi yağımızda pişip gidiyoruz. Halen anlayamadığım fakat hayli akıllı olduğunu bildiğim/-a inandığım bir adam, vaktiyle “Eğer biri bir konu hakkında konuşamıyorsa, o vakit susmalıdır” demiş, ben de 1-2-X-U de-ar L-Witt-gen-stein! diyorum (eser Wire’ın, benim kullandığım kuple de Elastica’nın coverından arak).

teknolojik ilerlemeye son lütfen.

[Yasal uyarı : Derlenmemiş, düzenlenmemiş, karman çorman bir bilinç akış salatasıdır, çiğdir, ileride “ben taa o zamanlardan demiştim” diyebilmek için gönderildiğinden şüphe edilmektedir]

Kendime ait bir müzik zevkim olabileceğini fark ettiğimde ilk okuldaydım. O zamanlardaki çift kaset çalarımı gerek arkadaşlarımdan aldığım kasetleri kopyalamak, gerek hoparlörleri LINE IN girişine bağlayıp akabinde televizyondaki müzik programına doğrultmak ve radyoda şarkı yakalamak (hak verirsiniz ki, o zamanlar (sene ’85-’86) televizyon, radyodan daha istikrarlıydı) için sıklıkla kullanıyor olsam da (o zamanlardaki çift kaset çalarımı), bu küçük kazanımlar yine de, her yapılan ödemeyi (dışarıda yemek, harçlık, okul taksitleri, kıyafet) kafamda kaset adedi ile kavramama engel olmuyordu. 1995 miydi, 96 mı, İdris’e mp3’ün ne demek olduğunu sormuştum. Patronun SCSI 2x cd yazıcısı vardı 1999 yılında, gecede 3/4 cd yazardım, Ankara’dan mp3 dolu bir sürü CD ile dönmüştüm, bahtiyardım.

Yine ben çocukken, Alfa yayınları vardı (Alfa’ydı, değil mi?), Örümcek Adam ve Conan basardı, ben onları okurdum, babam Karaca(?) yayınlarının bastığı Zagor, Mister No, Atlantis, Ken Parker (Alaska) maceralarını. Örümcek Adam’da özellikle, bir sürü orijinal sayıyı birleştirirler, devasa kitapçıklar halinde basarlardı. Siyah-beyaz olurdu, biri aydıngeri dayayıp çiniyle üstünden geçmiş gibiydi (yazıya başladığımdan beri ilgili şahsiyetin adını hatırlamaya çalışıyorum, beceremedim, Yüzbaşı Volkan anahtar kelimesiyle internet alemine dalacağım, görüşmek üzere .. döndüm ben, Ali Recan). Hem doyurucu olurlardı, hem de fiyatı makul olurdu (efordıbıl). ODTÜ’deki ilk kışım (2001), dışarısı bembeyaz, ben asistan asistan (vasistan?) lab 218’imde oturuyorum, çayımı Arçelik Tiryaki’de demlemişim, hiç kapanmayan p218b bilgisayarım DC++’dan .cbr, .cbz ne varsa indiriyor bünyeye, çizgi romanlar, okuyucular ve ben, mesudum. (İleride ağabeyim bana laptop alacak, o laptop’u kitap gibi dikine tutup, servis gidiş gelişlerimde Sandman, Watchmen, V for Vendatta, Preacher, Hellraiser ve Frank Miller’ın Batman’leri ile Sin City’leri özümseyeceğim.)

Ve filmler. ve filmler. Ulaş sayesinde Barış ve Levent’le gece mesaisi yapıp, bir gecede 150 filmi çektiğimizi bilirim (“film çekmek” dedim ya! 8)..

Kitaplar kolaydı, kütüphaneler hep vardı ne de olsa, ama kütüphanenin olmadığı, kütüphanede olmadığı vakitlerde de Nina’cığıma (Nokia 770’im) yüklediğim e-kitaplar (tercümesi OCRlenmiş, tercihen HTML kitap dökümleri) yetişti imdadıma.

Google “dilimin ucundaki şeyler”de, Wikipedia “acep ne ki ve nereden nereye nasıl?” soru(n)larımda beni kurtarıyor, bloglardan biliyorum ne yaptığınızı, ne ettiğinizi (yalan, bir tek ben blog yazıyorum sonuçta ki ne ki ne).

Öyle bir çağda yaşıyorum ki, daha fazlasını istemiyorum. Lütfen duralım, araştırmayalım daha fazla.

(vites değiştirildiği sezinletilir)

Şimdi, vaktiyle bir adam çıkıp demiş ki: “Şimdi siz böyle bütün sisteminizi tüketim çılgınlığına dayandırıyorsunuz ya, güzelim, bir gün gelecek herkesin her şeyi olacak, alacak bir şeyi kalmayacak, o zaman da sistem size dayanacak, benden söylemesi.” (Sonra bu adam gidiyor, hizmetçisini mi ne hamile bırakıyor, karısı da nemrut mu nemrut, cadı mı cadı, bizim sakallının ödü patlıyor ondan, bunun en yakın arkadaşı (fabrikatör) diyor ki, dur ben üstlenirim, zaten ne yapalım, adımız çıkmış 70’e inmez 60’a (o tabii bu deyişin doğrusunu söylüyor, ben şimdi tam hatırlayamadım)). Fizikte bir olay vardır, biri ne zaman çıkıp bir şeyin olmayacağını ispatlayan bir makale yayınlasa, ertesi sene onun yapıldığı haberi gelir. Şimdi örnek isteyeceksiniz, ben de veremeyeceğim ama onun yerine blockout maceramızı anlatayım: Sene 1995, deli gibi BlockOut oynuyoruz, skorlarımız 50000 – 60000 arası gidip geliyor. Sonra bir gün Taksim’deki evde bir bakıyoruz skor tablosuna, Emir 100000 küsür yapmış (skor kısmına da bir soru yazmış). İki gün sonra bu soruyu rekoru kıran Bera cevaplıyor, ardından zaten en son 1750000 miydi, o civarda bir hayvani skora kadar ulaşılıyor ilerleyen yıllarda. Sonrasında öğreniyoruz ki, Emir o ilk seferde skor dosyasını hex editörle açmış, atmış, tutmuş, bunun gibi bir şey. Aslında bunun tam aksi yönünde bir şeydi örnek vermek istediğim, neyse, fazladan bir anekdotumuzu okumuş oldunuz, yine bekleriz (perde aceleyle iner). Ne diyorduk, işte bu sakallı bu kehanette bulunduktan sonra oturup beklemeye koyuluyor ama bir türlü o gün gelmiyor. Neden? Because. (¿Por que? Por que.) İnsanlar bir eşya aldıktan sonra o eşyanın daha ileri modeli çıkınca, onu da alıyorlar, sonra onun da ileri modeli çıkıyor (Apple kafalar iyi bilirler bu olayı).

Ben de tam bu noktada çıkıp diyorum ki, sakallıya dönelim, teknolojik gelişme son bulsun, elimizdeki bize yeter, daha nemize gerek. İnsan aynı insan, mutluluk aynı mutluluk. Hep denir ya (deniyordur herhalde) kelime-işlem programları çıktı da daktiloyla 1 günde yapılan işleri 10 dakikada yapmak mümkün oldu, yok veri tabanları sayesinde eskiden saatler süren bilgiye ulaşma aşaması şimdi 2 saniyede tamamlanıyor. Oldu canım. Zira sekreterler artık günde sadece 10 dakika çalışıp kalan 7 saat 50 dakikada internette gazete okuyorlar (hımmmzzzzz), kayıtların önemli bir ağırlığı olduğu resmi daireler de günde yarım saat iş yapıp, kalanında boş oturup çay içiyorlar, sen de öyle kuyruklarda bekliyorsun boş yere (layn?).

Bakın, bu dünyadaki gelmiş geçmiş en mutlu insan olan (misal) Goethe hiç telefon kullanmadı, kıtalar arası seyahat yapmadı (yapmamıştır herhalde), fosur fosur elektrik kullanmadı, kayıttan müzik dinlemedi. Yaşama sevinciyle dolup taşan Yunanlı bilgin Theognis elektrik ne, onu bile bilmedi, (bildiğimiz anlamda) kitap kolleksiyonu olmadı, kışın bizden daha çok üşüyüp, yazın bizden daha fazla terledi, patatesin cipsini bırakın, kendisini bile yemedi, tütün kullanmadı. Bütün bunları geçtim, ne Fatih Sultan Mehmet, ne III. Richard, VIII. Henry ne de I. Elizabeth canları istedikleri anda sıcak suyla yıkanabildiler ya da yaşadıkları mekanın bir ucundan diğerine kışın tir tir titremeden geçebildiler. Seyrettikleri film sayısı 0 olup, karanlıkta mum ışığı ile aydınlandılar. Huysuz ihtiyar Schopenhauer’dan alıntılayacak olursak:

Eski zamanlarda bir kimsenin zar zor güç yetirebildiği şeyler şimdi düşük bir fiyata ve bol miktarda elde edilebilmektedir ve hatta en mütevazı sınıfların hayatı bile rahatlık ve konfor açısından şimdi çok daha iyidir. Orta çağda bir İngiliz kralı bir zamanlar, Fransız elçisini kabulü sırasında giymek üzere aristokrasinin bir üyesinden bir çift ipek çorap ödünç almıştı. Hatta 1560’da Kraliçe Elizabeth Yeni Yıl hediyesi olarak bir çift ipek çorap almaktan çok hoşnut olmuş ve şaşırmıştı (Disraeli, i.332); bugün her tezgahtar böyle şeylere sahiptir. Elli yıl önce hanımefendilerin giydiği pamuklu dokumaları bugün hizmetçiler giymektedir.

A. Schopenhauer, “Parerga und Paralipomena” (1851) ‘dan çev: Ahmet Aydoğan, “Hukuk, Ahlak ve Siyaset Üzerine” Sel Yayınları, 1. Baskı 2009, s.97-98.

Fizikte (aslında matematikte ama fizikçiler daha çok kullanıyorlar) komütasyon denilen bir hadise var: iki operasyonun önce biri sonra diğerinin uygulanmasıyla, önce diğerinin sonra birinin (8P) uygulanması arasındaki farkı verir. Diyelim ki 5’i önce 4’le çarpıp, ardından 2’ye bölünce de, önce 2’ye bölüp ardından 4’le çarpınca da 10 bulursunuz, çünkü çarpma ile bölme işlemleri birbirleriyle yer değiştirebilme özelliğine sahiptirler (yani Çince söyleyecek olursak komüt ederler) ama 5’e 4 ekleyip 2 ile çarpmakla, önce 2 ile çarpıp ardından 4 eklemek aynı şey olmaz. Kuantum fiziğindeki o belirsizlik ilkesi buradan çıkıyor, pozisyon ile momentum operatörleri birbirleriyle komüt (commute) etmediklerinden, önce biriyle bakınca, diğeri alıyor başını gidiyor (komüt etmeyen operatörlere karşılık gelen gözlemlerde sıraya bağlı olarak gözlemlenen değer de değişir). Ama bu örnekleri ben veriyor olsaydım (ki ben veriyorum), “öpücük”/”ayrılmak istediğini söylemek” operatör ikilisini örnek gösterirdim (ki gösteriyorum). Öptükten sonra ayrılmak istediğini söylemek mümkün olsa da (hayvansınız, orası ayrı), ayrılmak istediğinizi söyledikten sonra öpücük beklemek safdil ve filmler/diziler dışında (ki House 7’nin 1’i ne berbattı yahu) pek olası değildir. Buradan biraz daha yukarı çıkıp, eşek kaybettiriliş/bulduruluş operatörlerini de hatırlatmak istiyorum. Mutluluk da kanımca böylesi bir kavram. Bir şeyin varlığından haberdar olmayıp ona sahip olmama mutluluktan bağımsız olsa da, bir şeyin varlığından haberdar olup ona sahip olmama mutluluk için zararlı bir faktör (maddiyat açısından iki durum aynı olsa da). Özetlemek gerekirse: “Bizden 2500 yıl önce yaşamış adamdan çok mu daha mutluyuz allasen, şu halimize bak bi..'”
Teknoloji (teknolojik gelişme) ne işe yarar? Dünyayı birkaç bin kez yok edecek silah gücüne sahip olduğumuz gibi, herkesi doyuracak gıda üretimi sağlayacak araçlara ve tekniklere de sahibiz. Şimdi teknolojik gelişmeyi durdursak, dünya daha mı iyi bir yer olma yolunda ilerler (Al Gore) yoksa daha mı fena (rekabet ve it dalaşı). Evet, sonuç malum, ben haklıyım tabii ki, al işte ispatladım (Schopenhauer yapıyor böyle muhabbeti “ödüllü denememde de ispatladığım gibi…” tamam, amcaya saygımız sonsuz ama bir noktadan sonra ödüllü denemesinden bıktırtıyor).

Gelelim benim teklifime, hayalime, dualarıma: Bana kalırsa, yarından tezi yok, katı halmiş, sibernetikmiş, uzaymış, tıpmış, … bunları bırakıp, tek bir hedefe kilitlenelim haydi(n) gelin – beyne giriş/çıkış (I/O) bağlantılarının matrix misali çözümlenmesi işine. Yani ondan sonra herkes kendi dünyasında yaşasın, istediği şeyleri yapsın, imagine her yer cennet. Böylelikle herkesin her istediği olur, sonsuza kadar.

Bu aralar, bu konulu hikayeler yazıyorum: sanal dünyanın algı açısından “gerçek” diye bildiğimiz dünyadan farkının algılanamadığı bir düzenekte (setting) geçen hikayeler… Bonus olarak zaman hızlanmasını katıyorum, yani sanal dünyadaki 100 yıl diyelim, gerçek dünyada 1 saniyeye karşılık gelmekte. Cennette ne olmasını istiyorsanız oluyor, istediklerinizi de cehenneme yollayın, hiç fark etmez, siz hep haklısınız. Enerji korunumuna da kafayı takmanıza gerek yok, ben yaptım oldu, yoktan var da edebilirsiniz, zamanda ileri geri de gidebilirsiniz, istediğiniz bir noktada kaydedip, bütün olasılıkları da deneyebilirsiniz tekrar tekrar. Diyeceksiniz ki, bu yaşam oyununu böyle “God mode on” oynamak sıkmayacak mı? Beni sıkmaz. Sims’de mesela, Rosebud yapıyordum, sonsuz para ile evimi dayayıp döşüyordum, daha da oynuyordum, hem de daha zevk alıyordum. Sorun/Çözüm de burada zaten (derman arardım derdime, derdim bana derman imiş) — God mode’un oynama zevkini öldürdüğü oyunların hepsi de bir hedefi olan oyunlar — halbuki alın işte mis gibi Sims’i, yaşayıp gidiyorsunuz. İstediğiniz eşyadan/kişiden istediğiniz kadar kopyalar yapın, fizik kurallarına, eşyanın tabiatına takmayın kafayı. Soğuk geldiyse bir güneş daha ekleyin, insanlardan sıkıldıysanız, akıllı uzaylıları çağırın. Daha ne istiyorsanız, açın yazılmış kitapları, çekilmiş filmleri, yaşanmış hayatları okuyun, izleyin, yaşayın. Samimi söylüyorum, budur benim cennetten bütün beklentim (cennetin bireysel olması). Ve bu umudun en iyi yanı da artık düşünülebilir olması. Ben belki göremeyeceğim ama torunum çok çok büyük ihtimalle görecek. Şimdi diyebilirsiniz ki “e ama o sahte bir şey olacak, sanal bir şey olacak” ben de diyeceğim ki “güzel kardeşim, Sims oyununda bilgisayarında Sims benzeri bir oyun oynayan bir karakteri düşün, bu dünyanın senin tasavvurun olmadığının bir kanıtı var mıdır? Derseniz ki “e ama bunda her istediğim olmuyor?” ben de derim ki, “e bunlar da senin başta koymuş olduğun kurallar/kısıtlamalar olsa gerek. İlle de anarşik, spontane bir oyuna başlamak zorunda değilsin ki, tut ki, kendini zorlamak istedin, koşulları iyice kısıtlayıcı hale getirdin, üstüne de bir timeout (zamanaşımı) koyup, bizim 1 ömür dediğimiz şey biçtin bunu da. Ölünce/yanınca, ana menü ekranına döneceksin nasıl olsa, gelecek sefer de curcuna bir şeye başlarsın, sıkma canını.”

Bunu (nesnel bir şeyin olmadığını, bildiğimiz her şeyin algılarımızın beyne ilettiği bizim tasavvurlarımız olduğunu, nesnel bir şeyin bilinemeyeceğini) Kant söylemiş, Locke söylemiş, Berkeley söylemiş, Schopenhauer söylemiş (Locke ile Berkeley aksi yönde söylediyseler de, kurtuluş önerdiyseler de), bir de ben söyleyeyim dedim. Öteden beri (Sartre adisinden beri diyelim) şüpheleniyordum zaten bu dünyanın ben-dünya olduğundan/olduğumdan
(Herkes biliyor ki ölünce bitecek, yok
olacak bütün dünyam, ben uçarken siz
ölmüş, yok olmuş olacaksınız, yalan mı?
siyah-beyaz film seyredenlere acırım
belki, beni beğenmeyen şair müsveddelerine
de bir ihtimal. orhan veliyi çıkarırım belki
düştüğü, hayatını incittiği o çukurdan,
belki bir onu yaşatırım, belki bir de ağaçları.
her şey ama hepsi mümkün, ben uçabildikten
sonra:
ilkin pencere ölecek, akabinde ben,
koydum adını ölüm,
uçmaksan eğer!

14.15 ocak ’96
B.En.
— Eda’bi Mektuplar #3 ) artık inanıyorum da iyiden iyiye, inanmasam da cennetim böyle bir şey işte, bekliyorum bir ihtimal görürüm o mutlu günleri diye.

Daha yazmama gerek yok, temcit pilavından öteye gitmeyecek ama, Groundhog Day var ya mesela, işte onun, nerede, ne zaman, ne kadar istenirse versiyonu.

Eğer bu dünya -yine de- gerçekse, o zaman teknoloji gelişsin gelişsin, şu ayırt edilemez sanal dünyalar çağı başlasın, herkes kendi cennetine çekilsin. O vakit en revaçta olacak meslek/zanaatkarlık ne olacak dersiniz, tahmin edebilir misiniz? Evet, bir tanesi yazılım olacak (donanım değil çünkü işlemci olarak beyin kullanılıyor olacak ideal durumda), diğeri tıp olacak (bakım(maintenance) lazım millet sanal dünyalarında yaşarken burasını şey götürmesin diye, ayrıca üremek de lazımdır belki), ama üçüncüsü yazarlık, hem de bilim kurgu yazarlığı olacak. Hayal gücü kısıtlı insanlar, bütün fantezilerini tükettikten sonra, yenilerini denemek isteyecekler, işte o zaman böyle tanrı meclisi gibi bir şey olacak, insanlar “bu gerçek dünyada” birbirleriyle iletişim kurarak yeni olasılıkları paylaşacaklar. Hem belki sonra birbirlerinin cennetlerinden birbirlerine boyut kapıları da açarlar, sonra kim bilir, belki hepsi sıkılıp, gelip ortak bir sanal dünyada, sıradan insanlar gibi yaşamaya başlarlar, öyle çok yaşarlar ki, sonra işin böyle olduğunu unutup, o sanal dünyayı gerçek dünya bile sanmaya başlarlar, her şey olabilir, her şey mümkün.

EST, 21-30 Eylül 2010