Hâlâ aramızda…

sevgilim sevgilim
kuzey sanrısı gibidir
geceyi beşe filan böler
sonra ayılar hüzünden ölmez
sevgilim sevgilim
açlıktan ölür onlar

T. Uyar, “Aramızdaki” şiirinden detay.

Buraya şu resmi koymanın tam vakti:

Claude Sautet, “Ayazda Bir Yürek”ten  detay.

Okumaya devam et “Hâlâ aramızda…”

“karalamalar…”

Merhabalar… Başlamadan önce, bu dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğunun yadsınamaz kanıtına buyurun, bakın:

Metin Erksan, Acı Hayat; Ayhan Işık, Türkan Şoray, Nebahat Çehre (1962)

isterseniz dönüp bir kez daha bakın, ben beklerim… Filmi seyretmek isterseniz de, benim tavsiyem öncesinde Sevmek Zamanı‘nı izlemeniz, neticede daha iyimser (spoiler olmasın diye ne kadar süre ile iyimser olduğundan bahsetmeyeceğim ama filmin afişi bile höh yani!).

Sedmikrásky (1966)
Sedmikrásky (1966)

… kime, neye yazıyorum ki ben? niye keyifsiz yazıyorum ki ben? (geç oldu, yatmam lazım artık, yoksa yazacaktım, bahane bu tripler… yazarım yine yarın.)


…yarından merhabalar. Akşam oldu, hüzünlendim ben yine. Ama hüzünlenmemek mümkün mü…. bakın, bir bakın..

sevmekzamani_x4
Metin Erksan, Sevmek Zamanı; Sema Özcan, Müşfik Kenter (1965)

Müşfik Kenter ne kadar da Yetkin Dikinciler’e benzer filmde (& vice versa)… Çok sevdiğim Çiğdem Hoca’mın öğrencilik yıllarında çekilmiş bir resmi vardı, o resmi de çok severim (izin almadığımdan burada paylaşamıyorum). Resmi sevmek derken, filmdeki kadar değil doğal olarak. Zaten filmdeki diyaloglar filmin herhalde %5’i kadar filandır toplasanız, olmasalar da olurdu (iyi anlamda hem de). Şimdi konuyu özetleyecek olsam “yarından” tezi yok, zaman makinesine atlayıp, 1965’e gidip ana karakter Halil’i psikolojik tedavi altına alırlar (ama mevzu o değil). İnsanın içine işleyen bir film. Ne kadar klişe oldu. Ayrıca Müşfik Kenter’i Hayri Esen (“ismini unutabilirsiniz, sesini asla!”) seslendirmiş, benim için iyi de olmuş zira ne zaman Müşfik Kenter’in sesini duysam, “aaa seslendirmeyi Alf yapmış!” hissine kapılırım (Alf demişken, Mr. Robot’un ilgili öte sekansı, bu tür imza sesler deyince de Yekta Kopan’ın geçen gün paylaştığı karikatür gelir aklıma — ikisi için de bkz. şura).

Kötülük bâki. Yüzüklerin Efendisi’nde (kipatta, filmde değil), yüzük Mordor’a atılır, kötüler darmadağın olur, iyiler kazanır, herkes sevinir, Frodo ile Sam’e herkes teşekkür eder. Kötülük yenilir! Mutlu günler! Musmutlu günler onları beklemektedir! …Sonra ne olur, var mı bileniniz? Sonra Frodo ile Sam köylerine, Shire’a dönerler ve bir de bakarlar ki Saruman ile Wormtongue köyde hüküm sürmektedirler, Shire’ı bölmüş ve yönetmişlerdir, yandaşları vardır. Hani kötülük bitmişti? Kötülük bitmez. Pek bir beylik deyime, bayıldığım bir modifikasyon yapılmışlığı vardır, önce lafı getirelim, şöyledir:

“Evil prevails when good men fail to act.”

İrlandalı feylesof Edmund Burke tarafından, 1700’lü yıllarda söylenmiştir. Bizdeki yansıması İsmet İnönü tarafından dile getirilmiştir (“Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.” şeklinde).

Şimdi gelelim mutlak hakikate, şu bahsettiğim değişime:

Evil prevails when good men fail to act.

Evil prevails. O kadar. Nokta. (HTML’den o kadar tag gelip geçti de, şu üzerini çiz (<strike>…</strike>) tag’i bir bold ve italik kadar kalıcı oldu).

Geçen gün yazacaktım bunu aslında, Lady Violet’ten o defeatist alıntıyı da bu minvalde yapmıştım doğrusu ama araya / kafama on bir türlü tilki girdi, arada kaynadı gitti. Hem zaten Postman filan yazarken yanından yörecinden geçmiştim bu olgunun, o yüzden burada durayım.

Çok film seyrettiğimizden herhalde, her zaman için bütün insanların bir anda doğru yola girdikleri bir anın geleceğini ve her şeyin kurtulacağı inancıyla yaşıyoruz. Kutuplardaki erime, CO2 seviyesinin artık geri-dönülemez seviyelere ulaşmış olduğu gerçeği (bağlantı ararken aradığımı değil bunu buldum ama okumadım — TL;DR). Adamın teki puro içmeyi çok severmiş ama uzun yaşama ihtimalini arttırmak için vs vs.. içmezmiş. Bir gün doktora gitmiş, doktor da tütünle alakası olmayan bir araz yüzünden malesef, diyelim ki üç aylık bir ömrü kaldığını söyleyince adamın yüzü gülmüş, “artık,” demiş, “istediğim kadar puro içebileceğim yani doktor!”. (yazdım yazdım bir şeyler de, neyse, sildim).

Bunlar olup bitiyor, sonra bir gün internette/wiki’de şöyle bir sendromla karşılaşıyorum: Zalım Dünya Sendromu (Mean World Syndrome): özetle dünyanın aslında göründüğü kadar kötü bir yer olmadığı, ama özellikle medya yoluyla haberdar olduğumuz kötülüklerin, haberdar olduğumuz iyiliklerden -oluş sıklığına bağlı olarak değil de, sunuş sıklığı baz alınarak- kat be kat fazla olmasından ötürü öyle zannetmemiz falan filan. “Haaa, tamam o zaman!” diyorum, gülüyorum, gülüyorum… 8)

–“Fransızca’mın kusuruna bakmayın ama, benim de bir terimim var: Misanthropy (Schopi kadar başıma taş düşecek bir gün ya, neyse…)

O zaman dans! Renk!

Sonradan Not: O kadar yazdım ettim, kaydettim gönderdim, sonradan aklıma geldi, kapıdan döndüm, kusura bakmayın — aklımdaydı şu şiirle bitirmek (“Sevmek Zamanı”na panzehir), neredeyse unutup gidecektim:

Sait Faik Abasıyanık – Şimdi sevişme vakti

(umutla bitirelim, kendimizle çelişelim)

Kış Uykusu

Kışı yazdan daha çok seven arkadaşlarımız var (aralarında Düşes başta gelir), onları anlayamam. Benim sevdiğim tek bir mevsim vardır, o da yaz. Ankara’da sonbahar’ın başlangıcına da katlanabilirim (çok turuncu ve kızıl olur, havası da fena değildir; elmalar ve elmalı turtalar da cabası).

Bu kış çok tatsız bir kıştı, şimdi gidenin arkasından konuşmak gibi olacak ama 2015 de hiç iyi bir yıl değildi hani. Havaların soğumasıyla, derin bir kış uykusu özlemine girdim: kışın evden hiç çıkılmasa, ev dışı iletişimde bulunulmasa – sonbaharda makarnaları, turşuları, reçelleri ve unu stoklayıp, uyuyup uyuyup uyansak, bir şeyler atıştırsak, bir şeyler okusak, seyretsek, sonra yine sıcak yataklarımıza dönsek. Yapılmamış bir şey değil, bitkileri de katarsak hesaba, dünyanın çoğu bu düzene böyle ayak uyduruyor.

Bu dönem, üzerimde -kendi kaşınmamdan ötürü- epey bir ders yükü vardı, bütün dönemi ağlayarak geçirdim ama bir tek gün yoğunluk dışında başka bir şeyden şikayet etmedim: derslerin içeriği zevkliydi, öğrenciler de müthiştiler sağolsunlar ama çok büyük bir koşturmacam vardı: her dersi ilk defa veriyor olduğumdan ötürü, ders notlarını hazırlamak, derse hazırlanmak, çakışmalarla didinmek beni çok yordu. Ama tabii her masalın sonunda olduğu gibi, her şeye değdi (bkz. Figür A)

"FİZ409 – Maddenin Yapısı ve Özellikleri" dersinin final hatırası, bir dolu güzel insan ("& ben" 8)

Dersler -en azından benim için- çok zevkli geçiyor, her sorana memnuniyetimi dile getiriyordum; onlar da bu pembe tabloyu benim yeni oluşuma, motivasyonuma, kısaca "gençliğime" veriyorlardı (doğrusunu isterseniz bende de birtakım şüpheler yok değildi hani…) ama sonra bir gün, şimdi hangi bölüm / hangi ders olduğu lazım değil, misafir olarak 1. sınıf öğrencilerinin bir dersine katıldım da, memnuniyetimin sebebinin benim gençliğimden/motivasyonumdan değil de, öğrencilerimden gelmekte olduğunun tam olarak ayırdına varıp, ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha takdir ettim. Bugün de öğrenci anketlerinin sonuçlarına baktım, bütün derslerimden beni geçirmişler sağolsunlar (90’dan düşük notum yok! 8), sevindim durdum.

Ama ne diyorduk? "Yine kış, yine kış / Bütün emelleri bir ağlayan duman sarmış" (A. Haşim) ya da daha da damardan gitmek gerekirse: 

Buğulandıkça yüzü her aynanın
Beyaz dokusunda bu saf rüyanın
Göğe uzanır -tek, tenha- bir kamış
Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.
(Ahmet Muhip Dıranas)

Eliot’a, "Journey of the Magi"ye hiç girmeyecektim, ama şu satırlara bir bakın, insanın içini dipten derinden nasıl üşütür şu giriş:

A cold coming we had of it,
Just the worst time of the year
For a journey, and such a long journey:
The ways deep and the weather sharp,
The very dead of winter.
(T.S. EliotLancelot Andrewes diyecek kadar iyi bilenler beni bu seferlik mazur görsünler lütfen)

Bu sene de Ece 3 Kral’a (Los Reyes Magos) yine muhteşem bir mektupla seslenip, mavi bir ışın kılıcı istedi:

Bu isteğinde geçen ay 1.den başlayıp, tamamladığı (7.yi hem de IMAX’de izledik, çok beğendik) Star Wars’un da büyük etkisi var tabii ama bütün dünya da Ece ile aynı heyecanı paylaştığından, üç kralın mavi ışın kılıcı bulmaları biraz zaman aldı ama mutlu son (hem de bir değil, iki tane getirdiler!). Bu aralar Ece bizi sağolsun, çok ama çok sevindiriyor! (Bu dönem bir de yaptıkları Schlieren Optik deneyleriyle aslan Proje 475 grupları sevindirdiler beni çok — 3 kral acaba onlara da bir şeyler getirmiş midir?)

Başka neler yapıyorum? Bugünlerde epey keyifli bir kitap okuyorum: Alex Schvartsman’ın "Explaining Cthulhu to Grandma and Other Stories"ini – 2-3 sayfalık SF/F flash-fiction hikayelerini birbiri ardına deviriyorum: kitaptaki hikayelerin bir kısmı Nature’ın "Future" bölümünde yayınlanmış; vaktiyle ben de birkaç tane hikayemi göndermiştim oraya da, bir tanesi direkten dönmüştü (Stargazing all alone by myself). Sonra yakın zamanda keşfettiğimiz, ailecek her gün defalarca dinlediğimiz Linzey Rae var (mesela daha geçen gün cover’ladığı, gene bir aile klasiğimiz olan, Shut Up and Dance‘i ile, yemek tarifi ki, zaten bu tarif sayesinde kendisiyle "tanıştık" — çok sert gelirse, hemen pes etmek de istemezsenizi bir de şu blog girişime bakınız efendim… şaka maka bir sene olmuş bu arada!).

Link, link, link. Saat sabahın 2’si oldu, uykum hala yok. Bir şeylerden daha bahsedecektim sanki ama mürekkebim bitti (bu yılbaşı yıllarca arzuladıktan sonra nihayet Adana’ya, Mehmet ile Almıla’yı ziyarete gidebildik topluca, (3) krallar gibi ağırladılar bizleri sağolsunlar).

Anahtar Kelimeler: 3 Kral, 3 Kral.. Voltran!


fi tarihinde bizim takım (soldan sağa: Barış, Bengü, -kırmızılıyı çıkaramadım-, ben, Efe)

 


Normal zamanlarımda ben

Ceza Kolonisi

Çok uzun bir süredir bu hayatın, her şeyin aslında sanal bir şeyler olduğunu düşünüyordum ama içinden çıkamadığım bir soru vardı: neden yapıyorken daha iyisi yapılmamıştı, neden bizler daha iyisini düşünebiliyorken daha kötüsünü yaşıyorduk? Tabii bir de Banville ile Lem’in sayıklamaları vardı (geçen bölümü kaçıranlar için tekrarı: "Given the world that he created, it would be an impiety against God to believe in him." — Banville & "For moral reasons I am an atheist — for moral reasons. I am of the opinion that you would recognize a creator by his creation, and the world appears to me to be put together in such a painful way that I prefer to believe that it was not created by anyone than to think that somebody created this intentionally." — Lem. Yani anlayacağınız işler bildiğiniz gibiydi. Aksi gibi, bu haftaki dersin konusu hücresel otomatlar (cellular automata) idi, açtım ağzımı yumdum gözümü, dijital fizik, kukla falan filan, çocukların da içini kuruttum. Neyse.

Geçen ayların birinde bu sorunun cevabını buldum. Düşünün ki "işlemediğiniz bir suçtan ötürü" (tabii, tabii) hapse girmişsiniz, hapis de tasavvur ettiğiniz kadar kötü bir yer: sular akmıyor, adalet yok, mantık yok, yemekler kötü, size sırf enerjinizi harcayın da pasifleşin diye taş kırdırıyorlar ve daha bir sürü anlamsız iş yapmak zorunda kalıyorsunuz. Eminsiniz, müdürü bir görüp durumu anlatsanız, birlikte el ele verip hapishaneyi daha verimli, daha yaşanabilir, daha amacına uygun bir yere dönüştürebileceksiniz. Ama müdür hala görünürde değil…

Biraz daha başa saralım: Hapistesiniz ama hapiste olduğunuzun farkında değilsiniz. Bir anda her şeyi, bütün bu yoklukları, adaletsizlikleri (çocuk ölümlerini, açlığı) öyle kapsayıcı şekilde açıklayabilmeye başladım ki…

Bu çözüm önerisine nasıl ulaştım? Biri söylemişti "dünya evrenin tımarhanesidir" diye, işte oradan. Tımarhaneyi hapishane yapınca bir anda çözülüveriyor. Sonra, şükranlıkla, o "dünya evrenin tımarhanesidir" vecizesini eden kişiyi araştırdım, bilin bakalım kim çıktı?…

hem de nerede söylüyor? Şurada ve şurada bahsettiğim efsane 2004 Spokane konuşmasında (Doğu Washington Üniversitesi’nin mezuniyet töreninde yaptığı "How Music Cures Our Ills (and there are lots of them)" konuşma).

İngiliz matematikçi ve düşünür Bertrand Russel bu gezegene ne derdi, biliyor musunuz? "Evrenin Akıl Hastanesi." Ayrıca hastaların hastaneyi ele geçirdiğini, birbirlerine işkence edip her yanı yakıp yıktıklarını söylüyordu. Mikroplardan yahut fillerden bahsetmiyordu. Bizden bahsediyordu.

You want to know what the British mathematician and philosopher Bertrand Russell called this planet? He said it was "the Lunatic Asylum of the Universe." And he said the inmates had taken over, and we were tormenting each other and trashing the joint. And he wasn’t talking about the germs or the elephants. He meant we the people.

Bu dönem epey ders veriyorum, bu sayede epey de çok öğrenciyle birlikte güzel güzel vakit geçiriyoruz; tahminim odur ki, onların az da olsa bir kısmı bu blogu çoktan keşfettiler, buraya kadar da okumuşlarsa şayet, rica ediyorum, lütfen Vonnegut’un bu kitabını (Türkçe’de April Yayınları’ndan çıkmış: "Daha ne olsun" adıyla, ama ben "hey ahbap, n’aber moruk? Adamım senin derdin ne?" Türkçe’sini pek/hiç beğenmedim, o yüzden okuyabiliyorsanız orijinal dilinde edinin derim (If this isn’t nice, what is?) — buradan bu konuşmanın orijinal metnine ulaşabilirsiniz (kitap, bunun gibi 8 konuşmayı daha içeriyor)).

Teşhis kondu, elimizdeki bulguları da doğruluyor, o halde Occam’ın keskisi ("ya öğrenciler okuyorsa?" kaygısıyla pek bir ağır takıldım, farkındayım Sururi Efendi!.. 8P)

yabancı kelimeler öğrenelim: part deux.

Cuma günü eski ofisime yerleştikten sonra sunucu odasına gidip, buradayken kullandığım, her türlü sanal kahrımı çekmiş canım (cânım) bilgisayarım ‘hüsniya’yı taşıdım. Bilgisayalarıma isim verirken uzun uzun düşünürüm – sanırım bu akademik ortamlarda sıkça rastlanan bir durum:

Bilbao Kristallografik Sunucusu (http://www.cryst.ehu.es), birbirinin aynısı iki sunucuda çalışıyor: Cowboy & Bebop; ofisteki bilgisayarlarım Mois & Manu; yedek sunucumuz Mecano (80’lerin İspanyol grubu, deneyin seversiniz: Mecano – Una Rosa Es Una Rosa); laptop’ım Barselonalı Delafe y Las Flores Azules (Delafe y Las Flores Azules – Espiritu Santo) grubundan "Delafe" – BCS’e aldığımız son makineye Hobbes ismini vermek üzereyken, sevgili Hans‘ın anısına, onun adını koyduk. Sunucu odasına gittiğimde hüsniya beni bekliyordu – "hüsniya", ya da doğru yazılışı ile "Hüsniye" cânım anneannemin ismiydi ama vaktiyle bir komşusu ona hep "Hüsniya!" diye seslendiğinden, ben de öyle derdim. Gemma klavyenin, mouse’un, ekranın üzerini etiketlemiş "teclado de husniya", "mouse de husniya", "pantalla de husniya", niye bilmem, duygulandım işte.

Hüsniya’yı ofise taşıyıp sistemi açtıktan sonra geçen seneden beri çalıştırılmamış mail ve feed reader programım, birikmiş binlerce mesajı indirmeye başladılar. Ubuntu’da bir türlü istediğim gibi bir feed reader bulamadığımdan (ah Windows’un Sharp Reader’ı ah!..), google reader kullanıyordum, sonra o kapanınca, feedly’ye geçmiştim ama işte hüsniya’da Liferea kalmış. Şöyle bir bakarken bir ara takip ettiğim Kediler ve Kitaplar blog’unun girişlerini gördüm, özellikle de "Farklı Kültürlerden Tercüme Edilemeyen Sözcükler" başlıklı girişler dikkatimi çekti.

Kelimeler, kelime haznemiz, sonuçta düşüncemizin derinliğiyle doğrudan bağlantılı. Benim için fazla muhafazakar olsa da, hakikaten takdir ettiğim Neil Postman, "Amusing Ourselves to Death" kitabında ortamın mesajı ne kadar kısıtladığını anlatırken (merak etmeyin, McLuchan’ın hakkını da veriyor), nasıl kızılderililerin duman mesajını kullanarak felsefe tartışamayacağımızı söyleyip, benzer bir şekilde de televizyonun entellektüel bir tartışma/gelişme/evrilme için uygun olmadığını yüzümüze vurur. Neyse, ne diyordum, hah, kelimeler. Meşhur geyiktir (doğrudur da büyük bir ihtimalle ama kullanıla kullanıla klişeden bile düşüp geyik oldu), işte Eskimo dilinde (çok ayıp, Inuit diyoruz Emre Bey) buzun hallerine dair 28 farklı kelime olduğundan dem vurulur. Schopi sağolsun, benim en sevdiğim (takdir ettiğim diyelim) iki kelime Almanca’dan, vaktiyle buraya da yazmıştım: Weltschmerz ve Sehnsucht. İşte böyle tek kelimeyle güzelce ifade edilip de, başka dilde dank-karşılığının (yani birebir karşılayan tek kelimelik karşılık) olmadığı kelimeler var, takdir edersiniz ki. Kediler ve Kitaplar derin derin, üç girişte incelemiş, resimli, cicili bicili: bir iki üç; İspanyolca’ya özel bir giriş daha buldum çok da aramadan babbel diye bir yerde. Sonra ben de düşündüm (aaaa!). Aldığım notlara geçip, bu girişi de bitirelim, Bilbao’dan selamlar sevgiler!

  • Weltschmerz: Dünyanın durumundan, halinden gelen acı (Schopi iyi bilir bunu)
  • Sehnsucht: Belirsiz (adı konulmamış) bir şeye duyulan özlem, arzu
  • Schadenfreude: Başkasının acısından zevk almak (sandığınız kadar gaddar bir şey değil, her slapstick komedi filminde karşımıza çıkar – Çıplak Silah’taki OJ sahnesini ele alın mesela, ya da Şarlo / Mr. Bean filmlerini)
  • Fremdscähmen: Başkasının başına gelen utanç verici bir olayı izlerken sizin de utanmanız (İngilizler ve İspanyollar buna "ikinci el utanç" & "başkasının utancı" karşılıklarını bulmuşlar ("second-hand embarrassment" & vergüenza ajena") – böyle çok dizi izlemişliğimiz vardı ama şimdi hiçbirini hatırlayamadım, onun yerine şuradakilere bakabilirsiniz (NSFW), hatırladım bir tanesini bu arada: Web Therapy tabii ki! Bir noktada artık daha fazla seyretmeye dayanamayıp bırakmıştık çok süper bir dizi olmasına karşın…

(Kediler ve Kipatları açtım şimdi önüme, orada da vardı birkaç tane beğendiğim)

  • Culaccino (İtalyanca’dan – üsttekilerin hepsi Almanca’dandı bu arada): Soğuk bir bardağın masaya konduğunda bıraktığı ıslak iz
  • Jayus (Endonezyaca imiş): Çok kötü anlatılmış ve çok kötü olan bir fıkranın tam da bu sebepten dolayı güldürmesi
  • Komorebi (Japonca): Yaprakların arasından süzülen güneş ışığı
  • Fernweh (Almanca): Hiç gitmemiş olduğunuz bir yeri özlemek (bunu çok sevdim)
  • Ohrwurm (bu da Almanca’dan): İnsanın kafasına bir şarkının takılması
  • Ghiqq (Farsça imiş): Su kaynadığında çaydanlıktan çıkan ses
  • Iktsuarpok (Eskimo dili): Birisini beklerken duyulan tedirginlik hissi
  • Mamihlapinatapei (Yaghan dili – artık neresiyse! Ama buna da bayıldım): İki tarafın da bir şeyleri başlatmaya hazır olup da konuşamayıp, birbirlerine attığı bakış
  • Tsundoku (Japonca): Bir kitabı alıp, okumayıp, diğer okunmamış kitaplarla aynı kaderi paylaştırmak
  • Duende (İspanyolca): Bir sanat eserinin derinden etkilemesi
  • Gufra (Arapça’dan): Bir avuca sığabilecek su miktarı
  • Age-Otori (Japonca): Saç kesiminden sonra, daha kötü görünme ("edimi" 8P)
  • Palegg (Norveççe): Bir dilim ekmeğin üzerine konabilecek/sürülebilecek şeyler (süper! Haydi Norveç’e taşınalım!)

Bunlar da benim aklıma gelen, "Nurullah Ataç yaşasaydı da, rica etseydim tilcik kondursaydı" dediğim şeyler:

  • Bir kere daha deneyince, bu kez olacağı inancı/düşüncesi (haydi ben uydurayım madem Ataç yok: "Busefin")
  • Yabancı bir ülkede bulunup, birbirini tanımayan iki kişinin, aynı ülkenin vatandaşı olduklarının farkına varamayıp, bulundukları ülkenin (ya da ortak bir başka dilde) birbirleriyle konuşması ("yanılca")
  • Atıl bir eşyanın (örn. kitapta kalınan yeri işaretlemek üzere sayfaların arasına vaktiyle konmuş bir kağıt mendilin) sırf uzun zamandır durduğu için bir çeşit manevi değer kazanıp, atılamaması ("incilenmek")
  • Sadece bir kişi için önemli/manevi değeri olan (örn. bir şekilde kendisini mutlak bir kazadan kurtarmış olan bir taş parçası) fakat hikayesi bilinmedikçe alalede olan eşya ("sadebana")
  • Bir iletişim eyleminde (örn. telefon çalması, SMS/mail geldi uyarısı…) gönderenin sevilen kişi olduğunun düşüncesiyle heyecanlanmak fakat bunun yanlış alarm olması ("patlam (çıkmak)")

Bu kadar.

90

90 yaşındayım, yorgunum. Bugün babam ve Ece ile babamın teknesiyle ("Emek’li") balığa çıktık, iyi bir yer bulduk, attığımızı çektik (yakaladıklarımız "kupa" balıkları imiş), sonra rüzgar çıkınca limana döndük, dondurma yedik. Dün akşam bu dönem vereceğim dersin ("Maddenin Yapısı ve Özellikleri") notlarını hazırlamaya başladım, bugün devam edeceğim. Yanımda Sait Faik’in "Kumpanya"sını getirmiş idim, onunla birlikte kitapta yer alan diğer iki hikayeyi ("Kriz" & "Gauthar Cambazhanesi") de okudum; Kriz’de, sonlara doğru insanın içini derinden cızlatan bir paragraf var – hikayenin odağındaki genç (Necmi), sevgili olduğu kızla yolda ilerlemekte, sinemadan çıkmışlar, yürüyorlar, iki tane "mahallenin delikanlısı" yollarını kesmek üzereler.

Güzel bir gecede, fevkalade şık bir otomobilde kucaklanmış bir kadını kıskanmak; ne diyeyim, hatta anarşist bir ruhla bu otomobile bir bomba savurmak akıl ve hayal edilir bir şeydi. Fakat kendileriyle aynı fakir elbiseleri paylaşmış, aynı yolları, aynı veçhile yürümüş bir adam bir kara kıza maliktir diye kıskanılamazdı. Bunu akıl kabul etmezdi. Bilakis bundan, bu manzaradan, herhangi yalnız bir insan biraz garip ve az buöuk acı da olsa bir zevk duyabilir. Hatta kendine bir saadet hissesi bile çıkarabilirdi. Çıkarılamazsa tiyatroya niçin gidilir, tiyatroda nasıl gülünür ve ağlanırdı?

O halde bu insanların ruhu fenaydı. Halbuki Necmi onları ne kadar seviyordu. Bu cevval iki çocuğa Necmi hiçbir kin duymadığını hissetti. Onlara acıdı. Sonra, aldırış etmeyelim! dedi kendi kendine…

Tam bu sırada koluna başka bir insan kolu gidriğini fark etti. Fathi Camii’nin arkasındaydılar. İki külhanbeyi, ileride bir fenerin dibinde onları bekliyor, cıgara yakar gibi yapıyorlardı.

Borges’i okuyorum yeniden bir de (Murat Gülsoy’un hatırlatması üzerine). İki hikayesi gelmişti aklıma (İngilizce adları ile "The Circular Ruins" ile "Tlön, Uqbar, Orbis Tertius"), onları yeniden okudum güzelce – bir önceki okuyuşumda İspanya’da, Bilbao’da, üniversitenin arkaya bakan terasında, bir yanımda Vegafina corona puromu içerkendi, onu hatırladım. Buraya gelmeden Amerikan Çarşısı’na uğramıştım, Captain Black pipo tütününden puro yapmış, ondan almıştım, onu içiyorum tatilde. Circular Ruins’deki "twist" ne kadar ustacaydı; "Tlön, Uqbar, Orbis Tertius" 1940’da yayınlanmış, dikkatlice, kasıtla okunursa, bildiğin quantum’un Kopenhag Yorumu’nu barındırıyor ("…The people of Tlön are taught that the act of counting modifies the amount counted, turning indefinities into definities. The fact that several persons counting the same quantity come to the same result is for the psychologists of Tlön an example of the association of ideas or of memorization…"). Borges’e niye Nobel vermemişler, benim bu konuda bir yorumum var (ama onu da Cem Akaş’tan aşırmış olabilirim): akademi yazdıklarını gerçekten onun mu yazdığını, yoksa Caseres’in bir projesi olduğunu mu bir türlü anlayamadıklarından, sonra maymun durumuna düşmek istemediklerinden vermemişlerdir. Okumaya devam ediyorum (bugün Alçaklığın Evrensel Tarihi’nden "The Improbable Impostor Tom Castro"yu okudum, onda da ne kadar da göz önündeydi her şey – tam da bu yüzden ne kadar muğlak).

Neticede yaşlanıyorum (90 yaşında olduğumu başlarda söylemiştim, değil mi?), bugün sanıyorum ki ders notlarını hazırlamayı yarına erteleyeceğim. Bir puro içtim, bir puro daha içeceğim. Gereksiz bir hüzün var üzerimde. Aklıma geçen gün bir hikaye geldi, bir arkadaşa yapabileceğim bir iyilikle ilgili, yapacağım iyilik bizzat o hikayeyi yazıp, o arkadaşım için mutlu sonla bitirmek. Nehre atılan bir çakıl taşı, nehrin akışını değiştirir mi hikayesi. En azından hikayede öyle.


Seneler, seneler evvel / in a kingdom by the sea… (12/12/2012)
 


Yılın o zamanı…

"Duayenmiş, muayyen olmuş…" Tatile çıkıyorum. Zorunlu bir nevi, yok, durun açıklayayım: Bu sene terütaze/çiçeği burnunda yardımcı doçentim ya, ilk seneyi doldurmadığımdan, bu sene iznim yok zannediyordum, meğer/tabii ki de ODTÜ’de asistan olarak yaptığım devlet memurluğu ile liyakatımı 14 sene evvel ispatlamışım zaten. Hal böyle olunca, bir sabah, ansızın 20 gün iznim olduğunu öğrendim, öğrendiğimin (geçen pazartesi) ertesi günü (geçen salı) aldım, o günün akşamında Ece ile otobüse atladık, çarşamba sabahı Ar-Tur’a vardık, onu dedesi ile anneannesinin yanına bırakıp, o akşam tekrar otobüse atlayıp ertesi günü (geçen perşembe) Ankara’ya dönüp, bölüm seminerine katıldım. Ertesi gün (g. cuma) yine okula gittim, hem işler vardı, hem de akademik bir arkadaşın ziyareti. Pazar öğlen tekrar otobüs, akşamına İstanbul, pazartesi sabahtan İTÜ’ye gidip, şu bizim bürokratik kabusla ilgili bir şeyler yaptık, Tolga ile buluştuk, öğleden sonra otobüs, akşamına Ankara. Ertesi gün (salı) bölüm: hem iş, hem Turan’la Cesim geldiler ziyarete, akşamına toparlandım. Bugün tatil yaptım, gerisini yazarım.

Bu arada "duayen", "muayyen" ve "terütaze" yazımları için TDK’nın sözlüğüne danıştım, ilki "Aksakal; bilmemne diplomat", ikincisi "belirli", üçüncüsü de "körpe" demekmiş (açılış Aylin Aslım’ın şarkısından, çoktandır dinlemiyorduk Gülyabani albümünü de, geçen gün taktık, güzel geldi yine).

Yanıma neler alıyorum? Bugün sahaflara uğradım, Ece’ye Harry Potter Efendi’nin son kipatını, kendime de Akşit Göktürk’ün daha evvelden haberimin olmadığı bir kipatını ("Sözün Ötesi") bulup aldım. Turan’ın bana getirdiği Randall Munroe’nun what if?’i ile, Ece’ye getirdiği Enchanted Forest (boyama kipatı) geliyor benimle, kumsalda okumak güzel olur(!) diye Neil Postman’ın Amusing Ourselves to Death’i ile hayranı olduğum Nicola Spaldin’in Magnetic Materials’ı & Safa Kasap’ın Principles of Electronic Materials and Devices’ı (bu dönem vereceğim dersin notlarını hazırlayayım diyorum da). Ama çok ağır oldu… Ha, bir de Sait Faik’in "Kumpanya"sı (seneler evvel okumuştum – CRYSTR için koştururken organizasyon, takımı yeniden topluyoruz falan geyikleri arasında aklıma geldi). Yok, hakikaten çok ağır oldu, azaltmaya girişeyim. Sanal olarak da Borges’in hikayelerini aldım yanıma, bir de Octavia Butler’ın "The Mind of My Mind"ı okuma listemdeydi, o geliyor telefonda.

Geçen hafta kütüphaneden Sait Faik ile birlikte Murat Gülsoy’un "Bu Kitabı Çalın"ı ile "Bu Filmin Kötü Adamı Benim"i almıştım bir de. Murat Gülsoy, malum, Hayalet Gemi’den yakınen tanıdığımız bir yazar. "Bu Kitabı Çalın" hikaye kitabı, kitaba adını veren ilk hikaye çok hoşuma gitti, peşisıra gelen "Kayıp Eşyalar Bürosu" da çok güzeldi, "mutlaka Mustafa’ya gönderip, ardından medresede nargile içerken muhabbetini yapmam lazım" diye bile düşündüm, ha ondan sonra ne oldu, hikayelerin güzelliği orada kaldı. Malesef. İyi bir okurun iyi bir yazar olacağının tabii ki garantisi yok, niyeti iyi, kendisi iyi ama olmamış işte. İşin fenası onun -iyi niyetlice "farkında olmadan" diyeyim- etkisinde kaldığı Borges’e canımı çektirdi, şimdi işin yoksa, haydi bir daha oku Ficciones’i.

Kitap kipat mipat mitap. Ağırlar yahu. Bildiğin ağırlar. Kapıştırayım, sağlam kalanları alırım artık yanıma (havaya atayım hepsini birden, en üstte kalan üç taneyi mesela…) 8P

o sırada, paralel evrende…

Bazı insanlar vardır, siz bir müzik grubunu, ya da bir yazarı beğenirsiniz, paylaşmak istersiniz, beyefendi daha ilk dinlemede/okumada (dakika birde) "bunlar bilmemkime benziyor…" der, sonra da o ilk yaptığı teşhisi dünya yıkılsa değiştiremezsiniz:
– sana geçen dinlettiğim grubun yeni albümü çıkmış, bir bak, seversin..
– boşver ya, çakmasını dinleyeceğime, giderim mis gibi orijinallerinin 1978 tarihli albümlerini dinlerim oh mis gibi!..

atsan atılmaz, satsan satılmaz (peki televizyon seyrederken bir yandan soyduğu portakalları ağzınıza tıkıveriyor mu? ya da iç cebinde nüfus cüzdanını taşıyor mu? telefonu uzun uzun çalarken o -illaki açacak bu arada ama- kimin aradığını görmek için uzun uzun ekrana gözlerini dikiyor mu? emekli albay mı? Tambay mı?..)

İşte bu satırların yazarı da öyle bir insan ey kâri! Hakikaten öyleyim, abartmıyorum ("mübalağa etmiyorum" yazmıştım ki, Nurullah Ataç’tan korktum da sildim).

Geçenlerde Gürer Beyciğimle birlikte güzel bir kitap bulduk, onu okuduk (Ernest Cline – Ready Player One) seksenlerde geek olup atariler peşinde saatlerini harcamışlara ilaç gibi bir kitap, hakikaten çok güzel, yazarının geek olduğu da aşikar (apaçık, ortada 8). İşte bunu öyle beğenince, bir sonraki (yeni) kipatını da okuyalım dedik: Armada – aman sen misin (ben miyim) okuyan! Hemencecik yaftasını yapıştırdım: The Last Starfighter bu, bana ne bitti nokta. Çok biliyorum ya, neyse ki iki üç sayfa sonra yazarı da ref’liyor (atıfta bulunuyor) ilgili filme (1984 tarihli imiş bu arada). Ama işte bir kere The Last Starfighter oldu ya, o kadar, artık ağzıyla kuş tutsa olmaz. Sonuç: Ready Player One 4.5*, Armada otur aşağı 2.5*, o da kanaatten. Spielberg çekiyormuş şimdi Ready Player One’ı bu arada. (The Last Starfighter da dizi olacakmış – onun bağlantısını bulmak için Gürer’le olan mail’i açtım, bir de Goonies Reboot haberi vardı).

Armada bitince ne okusam diye "ne okusam?" listemi açtım, Bera’nın önerdiği Tad Williams – Stone of Farewell vardı en başta, bir de Octavia Butler’ın "The Mind of My Mind"ı, Stone of Farewell’e başladım (üçlemenin ortanca kitabı). Ya, anlatım güzel ama Tolkien hakikaten bunları yiyip bitirmiş – e şimdi diyebilirsiniz ki, e Tolkien’i de Kral Arthur falan filan yemiş, bana ne. Dragonlance’i (hava atayım diye yazıyorum, sene 1993) okuduğumda ne kadar beğenmiştim (vauvv! kapov!), e sonra ne oldu? 10 sene sonra Yüzük Kardeşliği’ni okuyunca almadım mı ağzımın payını? O yüzden neyse. Hem ben artık böyle iyinin iyi, kötünün kötü, iyi-kötü, siyah-beyaz olan yapıtları sevmiyorum ki. Yine de okudum, zevk almadım da diyemedim ama işte ağzımın kenarında bir "breh breh" sarkazmı (Ece bile diyor ki "baba ben Hayao Miyazaki’yi seviyorum çünkü onda herkesin haklı olduğu bir taraf var; öyle saf iyi / saf kötü yok, gerçekçi – bir de -başka zamanlarda, bağlantısız olarak- diyor ki "gene mecazi anlamda söyledin, değil mi?" ben de ona diyorum ki "mecazi değil, sarkastik / kinayeli", o da diyor ki, "ne fark var?" ben de diyorum ki: "biri başka anlamı verir, diğeri genellikle zıttını" – şimdi söyleyin hakim bey, yazık değil mi bu çocuğa? bu da mı ofsayt?).

Kipatı bitirdim, üçlemenin sonunu da merak ettim ammevelakin üçüncü kipat (To Green Angel Tower) yazılmış en oylumlu kipatlardan biriymiş (Wikipedia öyle diyorsa, doğrudur), o yüzden orta 2 Türkçe’den dönem ödevi yapar gibi, internette özetini arattım – paperback’e iki cilt olarak basılmış, ikinci cilde kadar olan kısmın (ve önceki diğer kipatların da) bölüm bölüm özetini buldum, ilk kipatın özetini oradan okudum keh keh ama ikincisini arkadaş hala okumalarda, o yüzden "buna da şükür" diyerekten son kipatı okumaya başladım.

Bir de (ground control, Andy Weir’ın The Martian‘ı var, bunu çok ısrarla tavsiye ederim (Ready Player One 80’lerde geek olanlarımız için ama bu, olur a bu blogu okuyan her insana lazım) – bunun filmini de Ridley Scott çekmiş, Matt Damon cuk oturmuş (ama Ridley Scott inşallah kipatın komik kısımlarını Alien’a çevirmez).

Bir de bir de David Irvine var – şu yapıtlarının çıktılarını aldım, etraflarını kestim, birazdan ofis dolabıma yapıştıracağımdır, beklerim.

Bu (şimdiki) Dave Irvine değil ama, anlayana (onu da, onu da dolabıma yapıştıracağım!)


(bilmeyenler için verdiği ref’e bağlantı yaptım, tekrardan seyretme zamanım gelmiş, onu fark ettim bir de bir de ponçi pong)


kara film

Lady From Shangai’ın basbayağı konusu var (hiç de Limits of Control’da dendiği gibi değil!) ama Orson Welles’in o son derece fena İrlandalı aksanı niye? Akla direkt Peter Lorre’u getiriyor. Ayrıca Rita Hayworth!… Peki hangi filmdeydi, üzgün bir kızcağıza adam sigara veriyordu da (herhalde ayrılacaklardı az sonra), pencerenin yanında birlikte içiyorlardı hüzünlü hüzünlü? Aradım bulamadım. Şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın.