Potter bitti, enter Ged.. JK Rowling vs. Ursula LeGuin – II

Günaydın! Bugün bizde temizlik var, hem o yüzden, hem de Şakir Hoca mesaj atmış, sabahtan toplantıya çağırıyordu, okula erken geleyim dedim. Saatimi 8.00’e kurup da, 7.00’de kendiliğimden uyanınca da, “fırsat bu fırsattır” diye düşünüp, servisle geldim. Bu arada, dün gece gördüğüm rüyadan da bahsetmek isterim: Rüyam, doğal olarak Harry Potter evreniyle dirsek temasındaydı. Profesör Dumbledore gitmiş, bizler de onun odasında toplanmışız, kalabalık açıklama bekliyor. O sırada American Splendor’un (Film güzeldi ama nasıl ki Robert Crumb’ı size sevdirecek olan Fritz the Cat (ille filminin de olmasına gerek yok, hoş Crumb da zaten filminden nefret ediyormuş) ya da Crumb‘ın ta kendisi değil de, Ghost World ise, bu da hiç tanımadığım Pekar için öyleydi) ve Sideways’in (ki bu gerçekten çok sıkıcıydı) Paul Giamatti’si (ki kendisini ve The Lady in Water‘ı heyecanla bekliyoruz, Shyamalan’ın hastasıyız) kalabalığı sakinleştirmeye çalışıyordu ama ben bütün heyecan ve kederimle olayı onun için biraz daha komplike hale getiriyordum. O sırada, tavanın köşesindeki yazı dikkatimi çekti: I’m a sun already! Rüyamda, bu deyiş çok tanıdık geldi, nereden bildiğimi hatırlayamadım ama sonrasında aslında Latincesini ya da o tarz bir ölü dildeki karşılığını duymuşluğum olduğunun ayırdına vardım (rüyada bu tümce pa minerva! gibi bir şeydi, evet, ben de biliyorum Latincede böyle bir şey olmadığını, ayrıca gramatik açıdan I’m already a sun‘ın çok daha doğru durduğunu.. 8) sonrasında da uyandım, saat 7.00 idi, kalktım, giyindim, servise bindim, okula geldim. Yolda başta Nina Persson kulağıma fısıldıyordu, sonrasında yerini gene Imogen Heap’e bıraktı. Ayrıca A Wizard of the Earthsea‘ye de bu vesileyle başlamış oldum — sanırım o kitapları bütün aksi yöndeki hatırlamalarıma rağmen okumamışım çünkü okurken hiçbir şeyi hatırlamadım.

Gelelim dün gece bıraktığımız yere: Sevin Okyay, diyordum, ailecek sevdiğimiz bir zattır. Bana nedense sevgili Betül’ü hatırlatır her görüşümde. “Kapıyı çalıp da, ‘Merhaba, ben geldim de, bu gece sizde kalabilir miyim?’ diye sorarsa kabul edeceğimiz kişiler” listemizde yer alır (diğerlerinden bazıları: sigarasını balkonda içmeyi kabul ederse Deniz Özbey, Kanat Atkaya, Kanat Atkaya ile beraber gelmişse eğer Can Kozanoğlu, Fatih Özgüven (gelirken yanında Gece Gibi Geçiyorum‘u da getirsin lütfen, oradan “Arkadaşım Alışverişe Çıkan Beyefendi” pasajını almak istiyorum, kitabı bir türlü piyasada bulamadım da*) ortak karar olarak Lucy Liu, belki Woody Allen, Bengü’nün isteği ile Brad Pitt ve benim isteğim ile Gwyneth Paltrow — Miranda July gelse sanırım Bengü’nün korkusundan onu içeri alamam 8) Ayrıca, bu insanlardan eğer gelecek olan var ise, tercihen birkaç gün evvelinden haber verecek olurlarsa bizim açımızdan daha rahat olur. Sevin Okyay, 6. kitabın çıkışı vesilesiyle Radikal Kitap’ta çıkan bir yazısında Ursula LeGuin’in bırbır yaptığından dem vurmuştu. Dün, halihazırda Potter’dan Duny’ye geçiyorken, nette biraz arama yapıp, ilgili bırbırı buldum:

Her credit to JK Rowling for giving the “whole fantasy field a boost” is tinged with regret. “I didn’t feel she ripped me off, as some people did,” she says quietly, “though she could have been more gracious about her predecessors. My incredulity was at the critics who found the first book wonderfully original. She has many virtues, but originality isn’t one of them. That hurt.” Savoured by adults and children, the Earthsea quartet, including The Tombs of Atuan (1971), The Farthest Shore (1973) and Tehanu (1990), has never been out of print, and was augmented in 2001 by Tales from Earthsea and the novel The Other Wind.

Kaynak: Guardian, 17.12.2005

Teyzenin bir de, bir soru-cevap faslında söylediği bir şey var Potter ile ilgili, onu da alayım ama asıl ilginç olan Yerdeniz’deki şu isim meselesi. Aslında söylediği sonuçta o kadar ilginç değil, ilginç olan yine meselenin ta kendisi..

Q: Nicholas Lezard has written ‘Rowling can type, but Le Guin can write.’ What do you make of this comment in the light of the phenomenal success of the Potter books? I’d like to hear your opinion of JK Rowling’s writing style

UKL: I have no great opinion of it. When so many adult critics were carrying on about the “incredible originality” of the first Harry Potter book, I read it to find out what the fuss was about, and remained somewhat puzzled; it seemed a lively kid’s fantasy crossed with a “school novel”, good fare for its age group, but stylistically ordinary, imaginatively derivative, and ethically rather mean-spirited.

Q: Where did the idea of discovering ‘true names’ as a means to powerful magic come from? Do you know what fired you to include it in the Earthsea books as such a central theme?

UKL: It’s a very old idea in magic, all over the world. I read Lady Frazier’s Leaves from the Golden Bough as a kid, and probably met it there. Or almost anywhere. A writer, an artist whose medium is words, is likely to find the idea of magic as naming, words as power, a quite natural one.

Kaynak: Guardian, 9.2.2004

Sonrasında, Earthsea’nin filme çekilebilirliği ile ilgili birkaç şey daha söylüyor UKLG, bu muhabbetin, bir önceki yazıdan daha ilginç olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim (yani, sevgili okur, eğer bu sene Ursule LeGuin hakkında sadece bir yazı okuyacaksan, o da bir önceki değil, bu olsun! 8P 8)

Yerdeniz güzel başladı. Oylumlu Harry Potter’lardan sonra, insan 10 sayfada, nereden nereye geldiğini görünce şaşırmadan edemiyor doğrusu! Tabii, bir de işin edebi yanı var – şu cümlelerdeki ahenge bakar mısınız lütfen:

So he went on from word to word and from spell to spell with the witch till he was twelve years old and had learned from her a great part of what she knew: not much, but enough for the witchwife of a small village, and more than enough for a boy of twelve. She had taught him all her lore in herbals and healing, and all she knew of the crafts of finding, binding, mending, unsealing and revealing.

Bir de, son olarak Eco’nun “Yanlış Okumalar”ına taş çıkartacak bir sayfanın adresini vereyim: Aslına bakarsanız, komik olmaktan öte trajikomik. (Bu arada, yorumlara bakıp da, istatistik çıkartmaya çalışmayın sakın; sonuçta, o yorumlar sadece o blog’u yazan arkadaşın uygun gördüğü yorumlar..) Bir de uyarı – 6. kitabı bitirmeden bakmayınız, zira fena halde spoiler içermekte:
http://parsha.blogspot.com/2005/10/cracking-harry-potter-6-ha_113069507115543915.html


*(24 Mayıs 2006 itibarı ile güncelleme) Fatih Özgüven gelirse, hala bekleriz tabii ama kitabı getirmesine gerek kalmadı, Bayram Tekin sağolsun, Amerika’da iken kitapçıların altını üstüne getirip, bulmuş… Bir de, insan orijinalinden de okuyunca, Fatih Özgüven’in çevirisinin güzelliğini daha da iyi kavrıyor..

Potter bitti, enter Ged.. JK Rowling vs. Ursula LeGuin – I

Evet, bir saat kadar evvel, Harry Potter’la vedalaştık. Baştaki tren sahnesinden hiçbir şekilde tatmin olmadığımdan dolayı, belki doyurucu bir cevap bulurum niyetiyle netteki forumlara takılırken, bir anda göz ucumla Melez Prens’in kim olduğunu bir güzel öğrenip, sondaki sürprizden mahrum kalmıştım. Kitabın çıktığının ikinci ya da üçüncü günü de, yine ufacık bir gezinme sonucunda, bu kitabın ölüsünü de öğrenmiştim. JKR, bildiğim kadarı ile 4. kitaptan beridir kitaplarını editöre elletmiyor (kitapların oylum grafiklerine (fit edilmiş ve tahmini) buradan ulaşabilirsiniz).

Harry Potter Kitapları Oylum Grafiği

Bu editöre yollamama ya da az elletme o kadar iyi bir şey değil çünkü 5. kitap berbat bir kitaptı (filmde Dolores Umbridge’i Vera Drake’i oynayan hanımın canlandıracağını öğrenmem tüylerimin daha da diken diken olmasına yol açtı). 6. kitap 5. kitaptan sonra cennet gibi geliyor ama hala favorim 4. kitap. Son kitabın sıralamada fazla bir değişiklik yapacağını düşünmüyorum, zira 6. kitaptaki gidişat kolay kolay bozulamaz (standart HP taktiği: “O aslında bildiğiniz gibi değil” ve büyük final: “O aslında bildiğiniz gibi değil diye bildiğiniz gibi değil” – oder (-1).(-1) = +1). Rowling’in yapabileceği şeyler kısıtlı ama kendine hakim olup, bütün beklentilerin ve gidişatın tersine 7. kitabı (-1) olarak bitirirse, şapkamı çıkartırım. Bir son dakikada Neville sürprizi de hoş olurdu şüphesiz 8)

Gelelim Ursula ablaya. Kendisi ile ortaokul sıralarında, Reading Prentice Literature’ın kalın, yeşil ve içinde bir sürü yazardan seçme parçaların olduğu kitabında tanışmıştım. Yanlış hatırlamıyorsam “Song of the Sirens”di. Sonrasında bu teyze 1995’te Mülksüzler ile küçük Beyoğlu komünümüzün (Emir, Bera, Gökhan, Cengo, Alex, Eda, Ümit, Şeyda,.. başka?) Lönk! diye ortasına düşmüştü (Şeyda’nın “Benim Mülksüzlerimi hanginiz aldı?” başlıklı naçizane vecizesi hala kulaklarımda çınlar). Shevek hayatımı bir yönden başka bir yöne kaydırmıştı (O kadar adı konulmamış olsa da, Tro***’den Baku*** Amca’ya diyelim). Ama yine de o kadar da bayılmamıştım Ursula Teyze’ye. Sonrasında, bir önceki blogda bahsettiğim üzere, ucundan Yerdeniz’e bulaştım, bir de 5-6 sene evvel fkk’dan alıp okuduğum Başlama Yeri var külliyatının bende yansıması olarak.

Burada bir mola verip, Sevin Okyay, nam-ı diğer vınvın‘a (ya da vinvin‘e) geçiş yapalım diyecektim ki, uykumuz gelmiş, yatıyoruz biz, ne deniyordu satrançta? Adjourn edelim, hamlemizi de bu şekilde yazmış olalım, kandırmaca yok… İyi geceler, Günaydın’da görüşürüz elbet.

ne okusam?

geçen gün, son zamanlarda okuduğum kitaplardan dem vurmuştum. harry ile de bu seferki birlikteliğimiz sonlara yaklaştığından, “ne okusam” sorusu ufukta görünür olmuştu. dün, bizim servisteki kemik çerçeve gözlüklü bayanın okuduğu kitabı görünce, sıradaki kitabı (kitapları) bulmuş oldum: Ursula LeGuin hanımefendinin Yerdeniz çoklaması. 1998’di galiba, olaylı bir teknik geziye çıkmıştık bölüm tayfasıyla. O sıralarda yol arkadaşım olan bayan da yanında yolluk niyetiyle Yerdeniz Büyücüsü‘nü ve yanılmıyorsam, Atuan Mezarları‘nı da getirmişti. O gezide olan biten (hele de biten!) pek çok şeyin arasına, sevgili Ged ve saz arkadaşları da girivermişti bu şekilde. O olaylar silsilesinden yıllar sonra aklımda (en azından Yerdeniz ile ilgili olarak) kalan tek şey, gerçek adınızı gizlemeniz gerektiği, aksi takdirde, adınızı ele geçirenlerin size büyü yapabileceğidir. Tesadüf şudur ki, servisteki bayanın adını da öğrenmiş değilim. 8)

Hayao Miyazaki’nin oğlunun filmi (Gedo Senki) için Temmuz 2006 deniyor. Bakalım film gelmeden evvel Öteki Rüzgâr‘a ulaşabilecek miyim?..

Miyazaki / Gedo Senki

son dakika gelişmesi..

Evvvet efendim, bir son dakika gelişmesini sizlere duyuruyoruz (benim resimler hala makinede, daha eki ile löker’in resimleri de var..)

Resmi koyayım buraya, 20 dakika sonra tenis başlıyor (havam batsın), açıklamasını bilahare yapacağımdır. Ayrıca son dakika dediğime bakmayınız, Kraliçem Dee resmi dün şiftırtmış, ben daha yeni uyandım..

25 Mart 2006 cts bizde

must be dreaming..

Ey Sevgili Kari! Hiçbir nedeni olmaksızın, geçen isimleri kalınlaştırdım, çok sade, sade suya tirit görünüyordu, ondan mıdır acaba bu beyhude çabam, bilmem, bilemem.. resim bile koymuş idim halbuki! [Örnek için bkz: “(Yukardaki fotoğrafın yapılan gerçek iş ile çok fazla ilgisi yok, sadece bu gün gözüme çarpan hoş bir enstantane idi, kendisi bir türlü anlam veremediğim “yazılarımızda görsel materyal olsun ki okunurluğu artsın” konseptine binaen eklenmiştir. Herneyse.)” diyen MEren]

Bu günlerde fena halde Frou Frou‘ya takılmış durumdayım. 2002 tarihli -zaten tek bir albümleri var- Details albümü şu sıralar Cardigans’ın hükmünü kırıp, listebaşına yerleşmiş durumda. Imogen Heap‘i, dolayısıyla da Frou Frou’yu tanımam, Nokia’nın L’amour koleksiyonunun reklamında kullanılan o güzel şarkının kaynağını merakımla başladı. Bariz İskandinavyen(?) olan bu şarkı kimindir, neyin nesidir diye araştırırken (bu arada, bana kalırsa Sigur Ros ama bunun sebebi İzlanda’dan bir tek Sigur Ros’u bilmem (Björk müstesna) bir de Frankafon bir DJSayem’den de bahsediliyor) birileri şarkının Imogen Heap tarzına benzediğini yazmıştı, benim de merakımı celp etti. Sonuç – Imogen Heap’in solo olarak yaptığı iki albüm var: 1998 tarihli I Megaphone ve 2005 tarihli Speak For Yourself. Bu albümlerden ilki fena halde Tori Amos kokmakta, Details’den başımı kaldırıp, ikinci albümünü hakkıyla dinleyemedim açıkçası. On the other hand, 2002 yılında Imogen Heap ile Guy Sigsworth‘ün ortak projeleri olarak Frou Frou adıyla bir grup kurulur ve tek bir albüm çıkar: Details. Sonrasında grup mrup kalmaz. Hatta şimdi sitelerine baktım da, “biraz geç kalmadın mı ey sevgili dinleyici!” mealinde bir şeyler yazılmış. Ayrıca Garden State‘in soundtrack’inde de Let Go‘yu kullanmışlar, fark etmemiştim ama yakışır doğrusu!
Frou Frou / Imogen Heap

Böyle bir şeyler işte. Imogen Heap’de biraz Fanny Ardant havası var (hazır Fanny Ardant demişken, burada bir ahh! molası verelim izninizle: Ahhhh! Ahhh! Hele ki Truffaut’dan Vivement Dimenche!). Tatlıya benzer bir hanımkızımız. Tabii ki bilinemez ama sanki Zeynep, Betül ve Bera dinleseler çok beğenirler gibi geliyor. Frou Frou’dan Hande’ye bahsederken Dido‘nun daha genç ve enerjetik hali olarak bir tanımlamada bulunmuş idim — more or less.

Gelelim “kültür” işlerimize! Geçen hafta sinema açısından çoktandır olmadığımız kadar aktif idik Bengü hanımla. Şöyle bir liste koyalım buraya:

  • Wizard of Oz
  • Kiss Kiss Bang Bang
  • Squid and the Whale
  • Brokeback Mountain
  • Grizzly Man
  • Fun with Dick & Jane
  • Lord of War
  • Kiss Kiss Bang Bang ve The Squid and the Whale‘e özellikle dikkat! Biraz araştırınca ikisinin de aslında ortak bir noktası olduğu ortaya çıkıyor (İkisi de senarist geçmişe sahip yönetmenlerinin ilk filmi) ama bu o kadar da önemli değil kanımca. Kiss Kiss Bang Bang, Madonna’nın pop müzikte yaptığı şeyi, sinemaya uyguluyor. Biraz entelce bir saptama oldu ama ne yazık ki söylemenin daha güzel bir yolunu bulamadım. Yani, halihazırda mevcut bir janrı, bir adım (ama çok da öte değil) ileri taşıyor. Yönetmen ve senarist Shane Black, halihazırda Cehennem Silahı serilerinin, Geena Davis & Samuel M.F. Jackson dersem büyük ihtimalle hatırlayacağınız Long Kiss Goodbye’ın ve hele ki benim epey sevdiğim Last Boy Scout’ın senaristi. ‘Sert erkekler’ arasında geçen ikili muhabbetlerin mimarlarından, cool olmanın o kadar da önemli olmadığını ve asıl önemli olanın aksiyon kahramanlarının ille de iki boyutlu olmak zorunda olmadıklarını ispatlayan bir insan. Kiss Kiss Bang Bang’ın janrını Neo-Neo-Noir gibi atmasyon bir tamlamayla tanımlayabiliriz sanırım. Pulp Fiction’ın John Travolta’ya ettiğini dilerim bu film de Val Kilmer’a eder, fena halde hak ediyor zira (not: bu, iyi niyetli bir dilektir – her ne kadar beddua formatında yazılmış olsa da).

    Gelelim The Squid and the Whale‘e. Öncelikle, az evvel detay tararken baktım ki, bu film Noah Baumbach’ın yönettiği ilk film değilmiş. Wes Anderson‘ın filmlerine ayrıca bir hastalığım vardır. Sinemaya giderken, Noah Baumbach‘ın diğer Wes Anderson filmlerini de yazdığını sanıyordum, zaten filmi izlerken “Sanırım bu izlediğim Royal Tenenbaums‘un gerçek hikayesi” benzerinden düşünceler de geçmedi değil kafamdan. Lakin arkadaş sadece Life Aquatic with Steve Zissou‘yu yazmış. Laura Linney‘nin farkına ilk Love Actually‘de varmış idim, sonra, Truman Show‘u tekrar seyredişlerimden birinde “aaaa!” olmuşluğum vardır. Çok severim kendisini, nedense hep İngiliz olduğunu düşünürüm (5 Şubat 1964, New York, New York, USA) ama değildir, olmamıştır. Film çok güzeldi. Bir Wes Anderson filminde ya da Salinger‘ın bir hikayesinde (Glassgiller olur, diğerleri olur) karşılaşabileceğiniz tiplerdi ve bunun da ötesinde çok tanıdıklardı. Gene sinemaya giderken bildiğim, Noah Baumbach’ın bu filmde otobiyografik takıldığı idi — ben de ipse dixit kendilerini babayla özdeşleştirdim, sonradan öğrendim ki, meğer çocuklardan biriymiş. Neyse, sanırım, boşanmak pek iyi bir şey değil, o yüzden evde denemeyiniz, ama bilemem tabii ki. “Chris in the Morning” gibi diyecek olursak “I don’t know. All’s well that ends well if you ask me fellow listeners as Shakespeare would admit..” (Chris bildiğim kadarı ile böyle bir şey demedi ama bölüm kapanışı için uygun olur diye düşündüm 8). Northern Exposure (Kuzeyde Bir Yer) harika bir dizidir bu arada, vaktiyle kaçırdıysanız, hemen gidip bulun..

    Bilenler bilmeyenlere duyursun: Mayıs’ın başı gibi evimize yeni bir daimi sakin (aka Ece) beklediğimizden, evin bir odasını ona ayırdık, bu arada, seneye yurtdışı planlarımız da olduğundan kelli, hazır başladık, devam edelim dedik ve mevcut kitapların %70 civarını ıskartaya çıkarttık, önce evin bir köşesinde yığılı durdular, gelen arkadaşlara teklif ettik, onlar bir kısmını evlat edindiler, sonrasında da bir sahafa haber verdik, kalanların epey büyük bir bölümünü de o topladı, filan.. Bununla ilgili olarak, bir arkadaş bir arkadaşına bahsetmiş, o da bize geldi kitaplara bakmak için. Bakarkenki muhabbetimiz sırasında, bu arkadaşın varoluşçulukla ilgilenmeye başladığını öğrenince, naçizane tavsiyeler (ve böbürlenmelerde) bulundum. İşte, Sartre’ın şu kitabı iyidir, Camus’nun Düşüş’ü kanımca Yabancı’sından daha etkileyicidir, Iris Murdoch bir gün.., eninde sonunda marxism dalgasında Althusser’i bulacaksın, cak cak, cık cık.. Peki ben bunları söylerken, içeride hangi filmi izlemekteydim? Harry Potter ve Ateş Kadehi! Evvvet efendiler! Dahası sizlere film ile kitabı arasındaki farklılıkları da sayabilirim ve dahası 4. kitabın en iyisi olduğunu, 5. kitabın filmine gitmeseniz de olabileceğini, zira Polanski’nin Oliver Twist’inin herhalde daha başarılı olduğundan da bahsedebilirim. Son okuduğum kitap listesini de buraya yazayım da, bundan sonra ortalarda entel havalarda dolaşabilmemin önünü de kesmiş olayım hatta! 8)

  • Stephen King’in Dark Tower serisi 1-7 (ilk üç kitap tekrar)
  • Stephen King – Hearts In Atlantis
  • Stephen King – On Writing
  • Stephen King – The Stand
  • J.K. Rowling – Harry Potter and the Half-Blood Prince (hala okumaktayım)

    peki bu kitapları aşağılıyor muyum? Hayır! Özellikle de DT serisinin ve Hearts in Atlantis’in beni benden aldığını itiraf etmeliyim. Peki bu benim, halen çevirmek istediğim kitapların başında Robert Michels‘in “On Political Parties” kitabının geldiği gerçeğini değiştiriyor mu? Hayır hayır hayır! E peki nedir öyleyse bana olan? Neden çok istediğim halde, büyük bir hevesle aldığım Michel Butor’un Dereceler’i niye okunmadan durmakta? Neden Roland Barthes’lara veda ettim? Bunun cevabı sanırım artık sadece mutlu sonla biten filmleri tercih etmemle aynı. Sanırım..

  • WinAnne

    Bütün gün bir labın içinde çalışır durumda kalıp da, herkes kendi müziğini dinlemek isterse ne yaparsınız? Cevap: WinAnne! WinAnne sayesinde bütün çocuklarınız mutlu, makaleler sıralı..

    Evet efendim, iki günlük kodlamanın sonucunda WinAnne artık %90 kapasite ile çalışır durumda. Kendileri Disq’in tavsiyesi sonucunda bulduğum CLEveR programcığını http üzerinden yönetip, bir bilgisayarda çalışmakta olan Winamp programını internet üzerinden herhangi bir bilgisayardan kontrol etmenizi sağlıyor. Vatana millete hayırlı olsun. İlgilenen olursa kodunu da koyarım nete bir yerlere..

    Gerekenler: PHP çalıştıran bir HTTP sunucusu, Winamp, CLEveR.

    WinAnne

    Bera Bera Bera

    İTÜ’den ODTÜ’ye geldikten sonra, başıma daha evvel gelmemiş bir şey geldi: ODTÜ’de tanışmış olduğum arkadaşlarım, Bera’yla tanıştıklarında, bizim ikiz kadar birbirimize benzediğimizi söylediler.

    Bera, bildiğim kadarıyla, benim düzenli olarak görüştüklerim arasında en eski arkadaşım. sene 1993, lise sondayım, dersaneye (Fen Bilimleri Eğitim Dersanesi’ydi galiba, tam adından emin değilim) kaydımı yaptırdım ve akabinde bütün hayatımın gidişini değiştirecek insanlarla tanıştım. Oturma düzenimiz şöyle idi: Benim yanımda Mustafa (Öztürk), arkamızda Bera ve Cengobique (Cengiz Günay). Sonrasında biz dersaneyi çok büyük ölçüde boşverip, Ortaköy’ü, Beşiktaş’taki börekçileri keşfe çıktık. Haftasonları çoğunlukla Mustafalar’da toplanıp FRP partileri çeviriyorduk. Bu FRP partileri sayesinde Mustafa vasıtasıyla Zarife ile, Cengobique vasıtası ile de Alex ve Gökhan’la tanıştık (sonrasında Emir’le de tanışacaktık ama benim Emir’le tanışmamın çok daha ilginç bir hikayesi var – belki bir gün.. 8).

    İşte o sene ÖSS, ÖYS vesaireye girdik, Cengo İTÜ Elektronik Bölümü’nü, Bera ile ben de İTÜ Fizik’i kazandık. Sonrasında da dostluğumuz iyice pekişti zaten.

    “Nev-i şahsına münhasır” lafının tam da Bera için söylenmesi gerekir. Tanımadan bilemezsiniz, böyle yazınca da olmuyor. Demek ki neymiş: insan en yakınındakileri anlatamazmış. Bera şimdi California’da, CSU’da doktora yapıyor. Yılda genelde iki kere Türkiye’ye geliyor (son geldiğinde görüşemedik). Bir tane Waikiki katologlarından fırlamışa benzer bir pozumuz var, bulursam onu koyarım resim mahiyetinde..

    Hayli gelişkin bir resim kabiliyeti ve pek göstermese de devasa bir edebiyat yeteneği vardır. Vaktiyle ortaklaşa bir hikaye yapmıştık: Kadıköy Haldun Taner adında. Dehşet etkileyici şiirleri ve düzyazıları da vardır. Aşağıdakini biraz da fizikle, bilimle vesaire ile ilgili diye alıntıladım. Böyle bir şeyler işte.

    * Originally By: Bora Orcal
    * Originally To: Timucin Senturk
    * Originally Re: Oylesine birilerine…
    * Original Date: 19 May 98 21:55:33
    * Original Area: Hitnet – Fizik bilimi
    * Forwarded by : Blue Wave/DOS v2.20

    -=> Quoting Timucin Senturk to Ethem Bilgin #Fikir kisirligindan mi? HAYIR
    EB> Aceb hic dusundun mu bu
    EB> alan gerekli mi?
    TS> Ozur dilerim…Yukaridaki nedene HAYIR demek icin acele ettim
    TS> galiba!
    TS> … Ne tagline’i yaw …Kim okur ki ?
    TS> … Fizigin yalnizligi.

    sevgili Timucin, ve tabii sen Ethem, Gokhan sen de dinleyebilirsin yaklas
    yaklas, hepinize bu masal…Fizik’le ilgili tabii…

    Bir anne kedi vardi, agustos civarinda bu anne kedinin bes tane yavrusu oldu. Hepsi ayri renklerde olan bu kedilerden biri komur karasi, biri kahverengi beyaz siyah alacali bulacali bir renge sahip, biri bembeyaz, biri turuncu, biri de boz tuylere sahipti. Anne kedi, nedendir bilinmez komur karasi olan birinci kediye Matematik, alacali bulacali renge sahip olanina Kimya, bembeyaz olanina Fizik, turuncu renktekine Tip, sonuncusu boz tuylu olanina ise Ekonomi adini vermeyi uygun gordu. Tabii diger anne kediler, yavrularina Pitircik, Yumos, Corek, Yastik, Kilkuyruk gibi isimler koyarlarken, tutmus bir kedinin hem de kotu bir soydan geldigi kendi gri noktali beyaz tuyleriyle az cok cikaralabilinen bir kedinin genel begeni tarzinin disina cikarak boyle isimler koymasini hic yadirgamadi degillerdi. Bundandir ki, Matematik, Kimya, Fizik, Tip ve Ekonomi hep kendi baslarina oynamaya terk edildiler. Zavalli anneleri de bunlar iki aylikken bu fani dunyadan gocuverince hepten yalniz kaldilar. Matematik pek celimsiz bir hayvan oldugundan, oyle ki kaburga kemikleri rahatca sayilabilirdi, bu kisa ancak iki ay surebilen annelerinin bakimindan dogal olarak en fazla nispette faydalanmis, bu nedenle diger kedilerin az cok dusmanligina, dusmanlik degilse de ona karsi duyulan belli belirsiz bir kiskanclik duygusuna neden olmustu. Aslina bakmak gerekirse Fizik de oyle boylu poslu bir kedi sayilmazdi, belki cok tuylu olmasi ve o gunesli son yaz gunlerinde beyaz tuylerinden dolayi aynen sagligi yerinde bir kedi gibi isigi beyaz beyaz yansitip annesinin yasliliktan pek o kadar iyi goremeyen gozlerini istemeden de olsa kandirmis, annesinin de onu sihhatli yalniz bir o kadar da obur bir kedi olarak tanimasina sebebiyet vermisti. Tabii Fizik sadece bir kedi oldugundan dolayisi ile bir insanin muhakeme gucune sahip olmadigindan, annesinin bu davranisini dupeduz adam kayirma olarak kabul etmisti. Kimya zaten annesinin eline bakmayi gozleri acilir acilmaz kesmis, kendine civardan kucuk avlar yakalamaya baslamisti. Ilk baslarda ufak haserattan ibaret olan bu avlar son gunlerinde yuvaya getirdigi koca sicanlara dek varmisti. Tip, yani o guzel turuncu kedi, ilk iki ayda annesinin getirdikleriyle kit kanaat gecinmis, annesi oldukten sonra acinasi bir halde ortada kalivermis, iste Kimya birseyler mi getirdi onlarla, yok o mu olmadi kardesleri gibi coplukten, kaldirimlardan bulabildikleriyle hayatta kalabilmeye ugrasirdi. Ancak cok gecmedi ki annesinin vefatindan yaklasik bir iki ay kadar sonra, tam kis mevsimine girilmek uzereyken parlak renklerine kapilan bir hayvan dostu onu kardeslerinden ayirip Bostanci dolaylarindaki sicak ve rahat evine goturdu. Sonuncu kedi Ekonomi ise, annesinin olumunden bir iki gun kadar sonra acliktan ve turlu turlu baska sebeplerden, en basta da toprak renginde olan tuylerinden dolayi aksam yuvalarinin bulundugu apartmanin bahcesinde uyuklarken geri manevra yapmaya calisan 14 numarali dairenin 17 yasindaki oglunun direksiyondaki tecrubesizliginden ve bu oglanin kazara asfalt yolluktan bahceye cikmasi ve oradaki Ekonomi’nin uzerinden gecivermesiyle sag arka bacaginin sakat kaliverisinden dolayidir ki, cok gecmeden kuvvetten dustu ve bir gun en sonunda takati kalmadigi icin bayiliverince, 27 numarali dairenin 6 yasindaki haylaz kizlari tarafindan olu zannedilip oraciktaki bir cop kutusuna atiliverildi. Kendine geldiginde Kagithane’deki genel coplukte gozlerini acmis ve basina gelmedik birakmayan kaderin garip bir oyunudur ki bu sefer yara bere almadan o koskoca cop kamyonunun icinden tek parca halinde cikabilmisti. Adi Mualla olup, coplerin arasinda kendi ve 8 cocugunun rizkini cikarmaya calisan bir kara kuru kadin onu buluverip, neredeyse mahvina sebeb olacak o esine az rastlanir tarzdan kahverengi tuylerine aldanmis ve para eder umuduyla onu bir hayvan dukkanina goturmustu. Sansa bakin ki hayvan dukkaninda kendisinin cok asil ve esine su siralar ozellikle Turkiye’de az rastlanir dunyada ise soylari neredeyse tukenecek olan X turunden geldigi farkedilmis, kadinin eline uc bes kurus ve eski elbiseler tutusturulup yollandiktan sonradir ki, hemen yurt disindaki bir aliciyla irtibata gecilmis, boylece Ekonomi Amerika’ya bir restorantlar zincirine sahip McCulley adli bir musteriye ozel bir ucakla yollanmisti. Su siralar orada kendi cinsine mensup baska bir X kedisiyle ciftlestirildigini ve civar zengin ailelere dagitilmis seksen doksan civari yavrusuyla mutlu ve soyunun devamindan hic bir endise duymadan rahat rahat yasayip gittigi bilinmektedir.

    Ekonomi’nin eksikligi o gece, Matematik grubun biraz disinda kalmak kaydiyla bir araya gelip birbirlerine sarinarak uyumak icin eski yuvalarinda toplanan kedilerin gozunden kacmadi tabii. Iclerinde en mert olani Kimya o sabah, annesinin kendisine emanet biraktigi bu kedileri korumak icin ettirdigi kedi yemininden midir yoksa digerlerinin de gozunden pek kacmayan ve insanlara mensup bir canlinin rahat ensest iliski olarak tanim koyabilecegi gibi Ekonomi’nin ardindan sirf ona olan sevgisinden dolayi mi gittigi bilinmez. Ama o sabah Kimya lazim olabilir diye annesinin biraktigi kahverengi bir tasmayi kedilerde adet oldugu uzere boynuna takarak, yanina da az bir parca kumasi dertop ederek hazirladigi bir cuvala az bir parca toprak, cimen ve kedi cisini alarak yola koyuldu. Bir daha da ondan ne bir haber alinabildi, ne duyuldu ne soruldu.

    Kimya’nin bir daha eve geri gelmeyecegini bir kac ay sonra soguk kis mevsimi bastirinca iyice anlayiveren kalan diger iki kedi, Matematik ve Fizik kalakaldilar o dondurucu gunlerin arasinda. Fizik Matematik’i zaten annesi halen hayattayken mevcut olan aile iliskilerinden turlu sevmiyor, elinden geldiginde annesinin tirmik darbelerini ve o gece yemekten mahrum birakisi gibi alisildik cezalarini goze alip ona dusmanca davranmaktan, Matematik’in kuyrugunu isirmaktan, kulagina tirnagini sokup, biyigini dislerinin arasina sikistirdigi gibi tabana kuvvet bahcenin etrafinda donmeye baslamaktan cekinmiyordu, simdi de durum pek degismis sayilmazdi. Aralarindaki nefret zor hayat kosullariyla gunbegun artiyor, dal budak sariyor, birbirlerine adeta bir kedi kopek gibi davranmaya basliyordu. Oyle ki ayni yuvayi paylasmak zorunda kalan bu hala yavru denebilecek iki kedinin cigraslari bazen geceyarisi tum apartman sakinlerini ayaga kaldiriyor, hatta kapici Ismail efendinin ara sira bunlara tekme tokat girismesine neden olup, ancak Ogretmen Sallime Hanim sayesinde ufak tefek siyriklarla da olsa, kim bilir hangi ruyalari gorurken uykusundan uyandirilinca tepesi ativeren bu enli adamin tekmelerinden ve sillelerinden kurtulabiliyorlardi. Cok gecmeden yeni yila birkac gun kala Sallime Hanim kayak tatiline ciktiginda, bunu firsat bilen ama cocuklarinin zirlamalari ile yuregi bir nebze olsun yumusayiveren Ismail efendi bu iki gecimsiz yaratigi kamyonetine attigi gibi bogaz koprusunden gecirip Maslak’ta bir Universiteye ait olan ucsuz bucaksiz araziye biraktiverdi.

    Her nasilsa bes yil gectiginde her ikisi de kurtlarin ve sozde muhendis olacak haylaz ogrencilerin varliklarina ragmen hala sagdilar. Baska rakibin olmadigi bu genis araziler uzerinde guvercinleri, kirlangiclari, kanaryalar ve serceleri hatta kargalar ve martilari tuzaga dusurup mideyi indirdiklerinden enlesip boylasmislar, dunun o miniminnacik celimsiz yavru kedileri bugun birer kedi azmanina donuvermislerdi. Tabii bu bes sene zarfinda bu ucsuz bucaksiz topraklar hic degismedi degildi, yeni yeni binalar dikilmis, cogu agac kesilmisti. Buradaki hayatlarinin ikinci yilinin yaz mevsiminden itibaren hemcinslerine nazaran baya akilli ve kurnaz olan bu iki kedi binalardan birinde-hangisi oldugu muhim degil-Kafeci Selim diye o siralar sehirdisindaki koyunden yeni gelmis dolayisi ile kalbi yaban hayati arayan bir genci kedice oyunlar, turlu turlu numaralarla kandirip adami kendilerine bakici sectiler, her aksam kafedeki artiklarla da eskisinden cok daha bol olan gidalarla bir guzel karinlarini doyurmaya basladilar. Iste hayat boyle gecmekteydi, ancak Matematik ve Fizik arasindaki surtusme yerini bir kan davasina birakmis ve Fizik’in kulaklarindan birinin kopmasina kadar gitmisti bu kavgalar. Bundan sonradir ki iki kedi fakultenin ayri koselerine cekildiler ve bir daha da birbirlerini gormemeye, Selim’in elinden ayri saatlerde beslenmeye, korulukta birbiriyle cakismayan zamanlarda avlanmada karar kildilar. Bu boyle bir kac sene daha surdu, artik iki kedi de yaslanmaya baslamis, Fizik’in o guzelim beyaz tuyleri yer yer grilesmis, Matematik’in de bir zamanlar oldukca goz alici olan, bakanin ister istemez elinin bu olaganustu tuylere dokunabilmek icin isten disi hareketlerde bulunmasina neden olan simsiyah tuylerine aklar dusmeye baslamisti. Yasliligin diger alametleri de goz onune alinirsa her iki kedi de dunyadan iyice elini ayagini cekmise benzerdi. Ta ki bir gun disarda olaganin oldukca disinda bir hareketlenme oldugunu farkedene degin. Binanin ayri koselerinden ne olduguna bakmak icin pencereye kosan kediler, binanin bahcesine baya buyuk, bir tiri andirircasina upuzun siyah bir arabanin parketmis oldugunu, gazeteciler ve ust tabakaya mensup insanlardan olusan kalabalik bir toplulugun arabanin etrafini sarmis oldugunu gorduler. Meraklari kabaran Matematik ve Fizik, gunlerini gecirdikleri koselerinden kalkip bahceye ciktilar ve ayaklarin arasindan ne olup ne bittigine bakabilmek icin arabanin yanina yaklastilar. O sirada arabanin kapilari acilmis, ince uzun sarisin iyi giyimli bir bey ve onun guler yuzlu uzerinde beyaz bir entari sarisin esinin, kucaklarinda aynen Kimya’ya benzer alacali bulacali tuylere sahip bir kediyle, kalabaliktan kendilerine yoneltilen sorulari yabanci bir dilde cevapladiklarini gorduler. Kucaktaki kediye biraz daha dikkatle baktiktan sonra, Matematik ve Fizik ayni zamanda farkettiler ki bu Kimya’nin ta kendisiydi, biraz yaslanmisti tabii ama yine de yillar onu pek etkilemise benzemiyordu. Matematik ve Fizik yerlerinde donup kalmis bu sasirtici manzarayi seyrededursunlar cok gecmeden insanlar aralarindaki konusmanin nihayet sonunu getirebildiler ve Kimya’yi o zamana degin arabanin icinde oturan anlasilan sirf kedinin bakimi icin getirlmis genc bir kiza emanet ederek seminer salonuna dogru ilerlemeye basladilar. Ortalik durulunca buyuk arabanin acik duran kapisina yaklasmaya ve iceri bir goz atmaya cesaret edebilen iki kardes kedi Kimya’nin ciddi bir edayla kizin kucaginda kirladigini gorduler. Tam o anda arabanin kapisini kapatmak icin davranan kiz, esikte duran bu piriltili gozlerle kendilerini seyreden iki kediyi farketti ve belki hosuna gider diye bunu Kimya’ya gosterdi. Kimya o sira bunu farkettiyse de pek belli etmedi ve dogrudan Fizik’in bir pence darbesiyle koptugu anlasilan kulagina kaydirdi gozlerini. Ardindan Matematik’e attigi yargilayan bakislari Matematik’in bu halti yedigini anladigini gosterir bir dellildi. Mirlayip kirlayarak, Matematik’e de hirlayarak kizin Matematik’i elleriyle kavrayip uzaga bir yerlere firlatmasini, Fizik’i de iceri aldirmasini ve kapiyi kapatmasini sagladi. Fizik kardesinin bu tutumuna sevindi mi bilinmez ama o sira halinden pek de sikayetci oldugu soylenemezdi, hele kiz arabanin ozel buz dolabindan fok baligindan imal edilmis kedi mamasini onune koyuverince. Fizik’in mamasinin konuldugu kabin uzerine islenmis Nobel Ailesi’nin ozel isaretinin dikkatini cekip cekmedigi, cekse de bunun ne anlama geldigini anlayip anlamadigi bilinmezdi tabii, yalniz fok baligi mamasi epey guzeldi. Disarda kalan ve aynali camlardan icerde ne olup bittigini goremeyen zavalli Matematik bir sure daha oylece durduktan, patileriyle kapiya vurduktan sonra geri donen kalabaliktan biri tarafindan kuvvetli bir tekme darbesiyle uzaklarda biryerlere firlatildi. Sarisin uzun boylu cift, arabanin icine yerlestikten ve bir muddet daha uzayan konusmalarin ardindan motor ve siren seslerinden olusan buyuk bir gurultu esliginde Universte’den ayrildilar. Ortalik durulunca ortaya cikan ve sag bogrunde bir iki kaburga kemigi kirildigindan binbir guclukle ilerleyen Matematik, Fizik’in ortalikta gorunmedigini farketti, herhalde Kimya onun da Fizik’le beraber goturulmesini saglamisti. Bir kedinin bir aile uzerindeki iradesinin boyutlari hakkinda pek dusunmeden surune surune Selim’in yanina giden Matematik, iyi kalpli bu gencin insanustu bakimiyla cok gecmeden eski sagligina kavustu, Fizik’in eksikligi uzerinden buyuk bir yuku kaldirmis ve onu eskisine nazaran oldukca sakin mizacli bir kedi haline sokuvermisti. Fizik’in yurtdisina ciktigi, yalniz orada denildigine gore sarisin aileye bir servet kazandirmis Kimya’dan cok daha az sevgi ve ilgi gormeyi bir turlu cekemedigi ve gun gectikce kendi icine kapandigi rivayet edilir. Kedilerden en basta siginabilecek bir cati bulan Tip’in gayet mutlu bir hayat surdurdugunu kendine koca bir aile kurdugunu duyar gibi oldugumu hatirliyorum. Ekonomi malum bahsetmeye bile degmez, denilir ki orada gecirdigi bir kac yilin ardindan yalanmayi birakmis petrolle yikanir olmustu, ve de insan eti yemeye basladigi. Tabii bunlar ne kadar dogru bilinmez. Boylece bes kedinin kaderlerini baglandigi ve soylarini da cok nesiller boyunca pek bir degisiklik olmadan, cizilen bu yollarda surdurdukleri bir baska iddia edilen husustur, bu boyle biline…

    sevgiler.

    … ve acikca agir ve acili yeryuzune adadim yuregimi…

    -!- Blue Wave/DOS v2.20
    ! Origin: NeverLand +90(212)542-84xx * SysOp SPook * PC-FL! WHQ * (8:101/180)

    Bera Bera Bera! Bu da bahsettiğim Waikiki kataloğu pozumuz..

    yıllar önce / yıllardan sonra : iki fizikçinin hikayesi

    Başlığa bakıp da trajik ya da en azından ciddi bir şeyler beklemeyin. Bundan yıllar evvel, lisanstayken ben matematiksel fizikle (bütün o quantum alan teorileri ve vakum!) ilgileniyordum, Bora ise istatistik fizikle (modellemeler, olasılıklar, varsayımlar..). Ben bitirme tezimi Neşe Hanım’la (Özdemir) yaptım, Bera da Ayşe Hanım’la (Erzan). Sonrasında ben ODTÜ’ye gelince, ilgilendiğim konuda birlikte çalışabilecek olan iki kişiden birinin (Tekin Dereli) o sırada yurtdışında (İngiltere), diğerinin (Selçuk Bayın) de bu konuları bırakıp, ekonofizik adı verilen, borsayla ilgili ve pek bana göre olmayan bir mecrada yol aldığını öğrenince, sağolsun, Şakir Hoca’nın (Erkoç) teklifi üzerine, nano dünyasına adım attım.

    Bera ise, lisansından sonra, Neşe Hanım’la birlikte çalışmaya başladı, sonra Emir de o konuda çalıştı, canavar gibi çözümler yaptılar. 8) Yani bir nevi “Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli” vakası..

    Bunlar nereden aklıma geldi / niye yazdım? Bugün Ayşe Hoca Odtü Biyoloji bölümüne, bu network sisteminin proteinlere, genlere uygulandığı bir modeli anlatmak üzere gelmişti, onun seminerindeydim de. Elime çiçeklerimi alıp gittim, bir yandan da beni tanıyacak mı acaba diye düşünüyorum – dile kolay, 6 sene oldu. Sağolsun, tanımakla kalmadı, eskiden kullandığım email adresim (cemalsureya@…) bile hatırında kalmış, çok şaşırdım.. Bera’nın, Emir’in kulaklarını çınlattık. Bera’nın bu yukarıda bahsettiğim “alan değişikliği” meselesinden bahsederken de, Bera’nın tez savunmasında “zaten ben de pek inanmıyorum bu yaptıklarıma..” benzeri bir şeyler söylediğini anlattı.. 8)) (Bera deprem modellemesi yapmıştı tezinde). Böyle işte.

    Bu naçiz yazarınız Ayşe Erzan’ın seminerinden bir saat sonra da ilk makalesinin editörü olmak gibi bir özelliği de olan pek sayın Dietrich Stauffer’in (IJMPC) verdiği ekonofizik konulu seminerine gitti. Şu anda ben bu satırları yazarken, Stauffer de bizim labda, karşımdaki bilgisayarda bir şeyler tuşlamakta – eminim ki o da kendi blog sitesinde benden bahsetmektedir.. 😉

    Me, myself and every Stauffer I know 8)

    www ya da wicked witch of the west

    ta-ta! öncelikle: istanbul’dan dün akşam döndük. bu sefer kimseye haber vermeden gittik (cuma günüydü), cumartesi günü ağabeyimi ‘nişanladık’, pazar günü yıllardan sonra sonunda zeynep ve [[fkk]] ile görüşebildik, ayrıyeten fatmagül’le tanıştık, pazartesi sabahtan da yola çıkıp, dün akşam ankara’ya döndük.

    bir sürü şey yazacaktım, hiçbiri aklıma gelmiyor şimdi. mesela başlığın öyle olacağını hatırlıyordum ama niye öyle olduğunu değil. wizard of oz’dan tabii ki de, ne alaka? belki geçen hafta kavuştuğum ayşecik ve cüceler hakkındaydı, kim bilir?..

    ayşeciksiz cüceler