I’m Sticking With You

Maureen 'Moe' Tucker
Sterling Morrison
Lou Reed
John Cale

I’m sticking with you / Velvet Underground (Lou Reed)

I’m sticking with you
‘Cos I’m made out of glue
Anything that you might do
I’m gonna do too

You held up a stage coach in the rain
And I’m doing the same
Saw you’re hanging from a tree
And I made believe it was me

I’m sticking with you
‘Cos I’m made out of glue
Anything that you might do
I’m gonna do too

People going to the stratosphere
Soldiers fighting with the cong?

But with you by my side I can do anything
When we swing
We hang past right or wrong

I’ll do anything for you
Anything you want me too
I’ll do anything for you
Oohoh I’m sticking with you
Oohoh I’m sticking with you
Oohoh I’m sticking with you

Rüya Kederlenince

Dün akşam Ece hep ağladı, öğrendiğimiz kadarıyla böyle ağlayışlara kolik deniyor. Belli bir sebebi yokken, günün belli saatlerinde başlayıveriyor. Gece boyunca da huzursuzluğu sürdü, annesini uyutmadı. Neyse ki kahvaltıdan sonra uyuyordu… Aklıma vaktiyle Öküz dergisine okuduğum Orhan Pamuk’un bir yazısı geldi. Adı aklımda “Rüya Ağladığında” olarak kalmış, Rüya, malûmunuz, Kara Kitap’ta bir karakter ve dahi Orhan Pamuk’un kızı. Neti aradım, bulamadım, “Rüya Ağladığında”yı “Rüya Ağlayınca” yaptım, gene bulamadım, en sonunda “Orhan Pamuk” rüya dedim, ve Epigraf bana selamını çaktı, baktım, sağolsun Ahmet Faruk Şengenç hem de taa 2002’de göndermiş..

Rüya Kederlenince / Orhan Pamuk

Biliyor musun canım, senin böyle kederli olman beni çok üzüyor. Sanıyorum gövdeme, ruhuma, nereyeyse işte, içime bir yere yerleştirilmiş bir içgüdü var: Seni kederli görünce ben de kederleniyorum. Sanki bir bilgisayar programı içimde şöyle diyor: RÜYAYI KEDERLİ GÖRÜNCE KEDERLEN BAKALIM SEN DE.

Böylece ben de, hiç hesapta yokken, kederleniyorum birden bire. Oysa, günlük hayatın içinde ya buzdolabını karıştıracaktım şimdi, ya gazeteyi ya aklımı ya da saçlarımı. Dalmış gitmiştim hayatım, dur bir dakika bakayım, ben buna da bir karşılık bulayım, havalarına ki, a, bir baktım, Rüya, suratı bir karış asılmış, vücudu dertop olmuş, kendini divana atmış, yatmış, ne de mutsuz olmuş, yan gözle dünyaya ve onun dünya bakışına bakan babasına bakıyor.

Bir elinde mavi tavşanı.

Öteki eli mutsuz yüzüne olmuş yastık.

Gene de yürüdüm mutfağa, karıştıra karıştıra aklımdaki buzdolabının çekmecelerini. Ne olabilir acaba? Karnı mı ağrıyor yoksa? Belki de hüznün tadını keşfediyordun Bırak kederlensin, kendi kokusu ve yalnızlığının içine girerek. Herkes mutluyken mutsuz olabilmeyi başarabilmek akıllı olmanın birinci şartıdır. Akıllı değil, zeki. Sanırdım eskiden. Borges’in: “Elbette, bütün gençler gibi ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyorum,” yolundaki sözlerini severim, iyi de, o bir “genç” değil, daha bir çocuk o.

Sessizlik.

Buzdolabını açtım, kocaman kıpkırmızı, dopdolu bir elma aldım ve hart, bütün gücümle ısırdım onu. Mutfaktan çıktım. Aynı şekilde yatıyor. Düşündüm.

Yavaşça sokul ona. “Gel zar oynayalım” de, “Kutu nerede?” Kutuyu bulun, kapağını açarken birbirinize sorun: Sen hangi rengi alıyorsun diye. Ben yeşil. Ben de kırmızı o zaman. Sonra zarları at, kareleri say, onun kazanmasını sağla. Biraz arayı açıp keyiflenirse sevinçle diyecektir ki:

“Aldım başımı gidiyorum.”

Al başını git. Bütün oyunları kazan. Bazen ama, sinirleniyorum da, bir kere de ben kazanayım diyorum, bir kerecik olsun da kaybetmeyi de öğrensin artık bu kız. Olmuyor. Zarları fırlatıyor. Oyunu bozuyor. Bir köşede somurtup oturuyor.

Yerden yüksek oynamayı önereyim. Masalardan sandalyelere, sandalyelerden koltuğa, divana, öbür masaya, kaloriferin kenarına basabilirsin. Yere de basabilirsin, ama ayağın yerdeyken yakalanırsan ebesin. Ama fazla sıçramaca.

En iyisi koşturmak. Evin içinde, masaların etrafında, odadan odaya, sandalyelerin çevresinde, televizyon en son cinayetlerden, askeri darbelerden, isyanlardan, dolardan, borsadan ve güzellik yarışmalarından söz ederken, bakın bize, bakın nasıl da koşturuyoruz da hiç aldırmıyoruz size ve saçmalıklarınıza. Sehpaları devirip, lambaları düşürüyoruz, gazetelerin, kuponların ve kartondan şatoların üzerinden geçiyoruz, kan ter içinde, bağırarak, ama tam da ne diye bağırdığımızı bilemeyerek, çılgınca koşarken bazen elbiselerimizi çıkarıyoruz. Çikolata paketlerinin, boyama kitaplarının, kırık oyuncakların, su şişelerinin, eski gazetelerin, atılmış plastik torbaların, terliklerin, kutuların üzerinden ne kadar da hızla geçiyoruz biz bir bilseniz.

Ama yapamadım bunu da.

Bir kenarda oturdum ve uğultulu şehrin üzerinde sessizce biriken kir rengine baktım. Televizyon açıktı, ama sesi hiç mi hiç duyulmuyordu. Tıkırtısından anladım: Damda o huzursuz martılardan biri ağır ağır yürüyordu. Biz, ben oturarak, Rüya da yatarak, ikimiz hiç konuşmadan pencereden dışarı birlikte uzun uzun baktık da, o kederle, ben sevinçle bu dünyada olmak ne güzelmiş gene de anladık.

Gülen Ece

Nadas

Bugün önce Meren‘in bloguna baktım, oradan Duygu Hanım‘ın bloguna yumuşak bir geçiş ve sonrasında da, tavsiyelediği Barış Erkol’un ISBN 976-08-6‘sında Samantha Wolow‘la karşılaştım. Aşağıda görmelerde olduğunuz müthiş güzel fotoğrafı oradan aldım. Tek fotoğraf da elbet güzel giderdi ama yanına da meze olaraktan benim eski yazılardan birini oturtmak geldi içimden. Az fotoğraf bilgim olduğundan, aklım hemen Robert Doisneau’nün Le Baiser du Trottoir / Le Baiser de l’Hotel de Ville‘ine gitti. onun resmini arar iken bir nefis resmini daha buldum – yalnız bu resmin adını ararken başka hiçbir yerde bulunmadığını fark ettim ve Doisneau olmayabileceğini de.. Belki bir tanıyan çıkar..

son kez.

neden diye sordu beriki.

diğeri ona baktı, ağlayacaktı, düşündü, durdu, kendini durdurdu. ağlamayacaktı. herkes o gün ölmüştü ama cesetleri dolaşıyordu ortada. şu giden bir cesetti, ama öldüğünü bilmiyordu işte. biri ona söylemeliydi. otobüstekiler, ayaktakiler, koşanlar, ölenler, hepsi, hepsi cesetti artık. geriye onlardan hiçbir şey kalmamıştı. kalktı giyindi. kendine bir kuş seçti bulutlardan, sonra kapıyı sertçe kapattı. gitti. yeni bir ölüme başlayacaktı ve bu onu tedirgin ediyordu. makyajını yolda yaptı, ilk gördüğü erkekle sevişti, erkek ona hiçbir şey söylemedi, boşalırken ağladı belli belirsiz. sonra oradan koşar adım uzaklaştı ayakkabısının bir tekini olay mahalinde bırakarak. yağmur başladı. yağmur iyiydi sonra. denize koştu, soyundu, kendini soğuk sulara bıraktı, girdaplar onu dibe çekti, boğuldu, öldü.

kuruladı kendini, havlusu kumlandı.. şarkı söylemek istedi ama aklına hiçbir şarkı gelmedi. hafızasını kaybetti. koşar adım evine döndü. asansörde çıkarken yanındaki kadının ölüsüne baktı dikkatlice, kadının topuklu ayakkabılarını rüküş bulduğunu söyledi. katına geldi asansör, çıktı, kapısını açtı, yatağının üzerinde bavulu vardı. içinden tabancasını çıkardı, aynaya bakarak intihar etti. öldü.

NEFES ALAMIYORUM! dedi içinden bir ses.

son kez..

11 Eylül 1996.

Rashit – Her şeyin bir bedeli var

Rashit’i 1999 model Telaşa Mahal Yok albümlerinden biliyordum, biraz Sex Pistols, biraz Buzzcocks, Clash riffleri, güzel bir albümdü, sözlerin siyasi ve Türkçe olması zaten değerlerini bir kat daha arttırıyordu. Gerçi bağlantıdan da ulaşabilirsiniz ama üşenenler için bir örnek alayım bu noktada:

Paran Yoksa Öl!

Selam versek almazlar, rüşvet değildir diye
Halimizi sormazlar, aptal olmadık diye
Ne varsa hep çaldılar, hırsızlık meslektir diye
Hesap sorsak vurdular
Hesap sormak hainliktir diye
Düşünceleri belli, ne eksik ne fazla
Paran yoksa yaşamak haram sana
Ya hain olursun, ölürsün sokakta
Ya kahraman olur, vurulursun dağlarda
Paran yoksa öl…
Yoksullar hep haindir
Çünkü aç olan isyan eder
Şehitler hep fakirdir
Çünkü zenginden olmaz asker
Gecekondu çocukları
Dağlarda nöbet bekler
Başkasının çocuğu yat üstünde karı öper

Böyle bir şeydi Rashit. Evelsi gün son albümleri Her şeyin bir bedeli var‘ı aldım. Keşke almasaymışım. Niye popülerlik kaygısı, niye Punk’tan uzaklaşma? Pöff.. Şu anda Kurban’ın Sert!‘le ulaştığı noktada bekliyorum, bu noktadan ilerisi için tavsiyelerinizi beklerim efenim. 2/5 BZ demeyiniz, gelsinler başımızın üzerinde yerleri var. Baba Zula değil ama Zen (hele de Bakırköy Akıl Hastanesi konseri!), Nekropsi ve Mustafa sayesinde tanıştığım Replikas’la (şimdilik Avaz) durumu kurtarmaya çalışıyorum. Yazık bana.. 8(

Jonathan Ames

Jonathan Ames ile 1994 yılında, 1993 tarihli, İletişim Yayınları’ndan Fatih Özgüven ile Murat Tüfekçioğlu’nun çevirisiyle çıkan, Gece Gibi Geçiyorum vesilesi ile tanışmış ve hayli etkilenmiştim. Fakat tanışıklığımız o aşamada kaldı nedense.

Geçen aylardan birinde, bir arkadaş ile ilgili bir giriş yapayım istedim ve aklıma, düşününce mantıklı olarak, kitaptan “Dostum Alışverişe Çıkan Beyefendi” (My Friend, The GentleMan Shopper) pasajını alıntılamak geldi. Hem bu sebepten, hem de kitabı özlediğimi fark ettiğimden, kitabı almak için kaç yere sorduysam da, bir türlü ulaşamadım. Türkiye ve P2P’lerde rastlayamayınca, o sıralar Türkiye’ye gelme hazırlığı yapmakta olan Yasemin yetişti. Ondan kitabın orijinalini rica ettim. O da sağolsun, aramış fakat bulamayınca yine Ames’in Wake Up, Sir!‘ünü getirmiş bana. Derken, birkaç hafta önce “memleketi” Minnesota’ya gidecek olan Bayram Hoca‘dan rica ettim. Sağolsun, o da şehirdeki kitapçıların altını üstüne getirip, sonunda I Pass Like Night‘ı ele geçirmiş. Kitabı nihayet, Ece için almış olduğu Minnesota Üniversitesi amigo kız kıyafeti ile birlikte geçen hafta teslim aldım 8). Kitap hâlâ çok güzel. Bu arada, itiraf etmeliyim ki, İletişim Yayınları’nın kapağı, orijinalinden daha çok yakışıyor. Hem uslup, hem de tema gene beni benden aldı. Okuyup okuyup da çok merak ettiyseniz, vaktiyle Epigraf’a koyduğum Son Kapıdan Dışarı pasajını, ya da My Friend, The Gentleman Shopper‘ı okuyabilirsiniz.

Other Wind

Tehanu‘dan sonra, Tales from Earthsea‘den, UKLG’nin tavsiyesi üzerine Dragonfly‘ı okuduktan sonra, Other Wind‘e başladım. Pek fena değil ama ne ilk kitapların hareketliliğini, ne de Tehanu‘nun dinginliğini verebiliyor. Şimdiye kadar kitapta en çok hoşuma giden, teyzenin hayvanlar üzerine yaptığı şu tasvir oldu:

Otak, Ruth Robbins
As they walked back to the Old Mage’s house, the kitten tucked inside Alder’s shirt, Sparrowhawk explained. “Once, when I was new to the art, I was asked to heal a child with the redfever. I knew the boy was dying, but I couldn’t bring myself to let him go. I tried to follow him. To bring him back. Across the wall of stones… And so, here in the body, I fell down by the bedside and lay like the dead myself. There was a witch there who guessed what the matter was, and she had me taken to my house and laid abed there. And in my house was an animal that had befriended me when I was a boy on Roke, a wild creature that came to me of its own will and stayed with me. An otak. Do you know them? I think there are none in the North.”

Alder hesitated. He said, “I know of them only from the Deed that tells of how… how the mage came to the Court of the Terrenon in Osskil. And the otak tried to warn him of a gebbeth that walked with him. And he won free of the gebbeth, but the little animal was caught and slain.”

Sparrowhawk walked on without speaking for twenty paces or so. “Yes,” he said. “So. Well, my otak also saved my life when I was caught by my own folly on the wrong side of the wall, my body lying here and my soul astray there. The otak came to me and washed me, the way they wash themselves and their young, the way cats do, with a dry tongue, patiently, touching me and bringing me back with its touch, bringing me back into my body. And the gift the animal gave me was not only life but a knowledge as great as I ever learned on Roke… But you see, I forget all my learning. “A knowledge, I say, but it’s rather a mystery. What’s the difference between us and the animals? Speech? All the animals have some way of speaking, saying come and beware and much else; but they can’t tell stories, and they can’t tell lies. While we can…”

“But the dragons speak: they speak the True Speech, the language of the Making, in which there are no lies, in which to tell the story is to make it be! Yet we call the dragons animals..”

“So maybe the difference isn’t language. Maybe it’s this: animals do neither good nor evil. They do as they must do. We may call what they do harmful or useful, but good and evil belong to us, who chose to choose what we do. The dragons are dangerous, yes. They can do harm, yes. But they’re not evil. They’re beneath our morality, if you will, like any animal. Or beyond it. They have nothing to do with it.”

“We must choose and choose again. The animals need only be and do. We’re yoked, and they’re free. So to be with an animal is to know a little freedom…”

UKLG, The Other Wind

Vaktiyle Cemal Süreya, kediler üzerine, polis köpeği olmasına rağmen, hiç polis kedisi görmediğini bildirmişti. Vaktiyle, ben de şöyle bir yorumda bulunmuştum: Kediler, kötü olmamakla birlikte, iyi hiç değildirler.. Vaktiyle zaten bir sürü şey vardı kedilerle ilgili…

Hayat memat..

Okuldayım, Barış’la benim odada takılıyoruz: O Halil Hoca’nın bilgisayarına WinXP kurmakla, ben de eski resimleri taramakla meşgulüz. Geçen hafta Bera ile Mustafa Ankara’ya bebek sevmeye gelmişlerdi, onların vesilesi ile eski resimleri saçtık ortaya, anılar da ikramiyesi oldu. Sonuçta dile kolay, 10 seneden fazla bir süredir arkadaşız. Mustafa’yı da, Bera’yı da iyi gördüm. Otel Paris’te (Muhtarevi) kaldılar, o Otel Paris ki, 1994 yılında Devrim ve Tolga ile gerçekleştirdiğim ilk Ankara seferimde kaldığımız oteldi…

Bera, Musti, Ben, bir de bizim kız 8)

Dostlar

Daha önceden de bahsetmiştim, bu blog vasıtasıyla yapmayı istediklerimin başında, dostlarımı anlattığım girişler yazmak geliyor. Ne zamandı tam hatırlamıyorum ama sanırım yılbaşına doğruydu, işte arkadaşlarıma tebrik mesajları, e-mailleri, telefonları vesaire yoluyla ulaşmaktaydım ki, elimde bir liste oluşuverdi. Bu liste, tabii ki, tüm arkadaşlarımı kapsamıyordu, bir ara bu listedeki insanları bana selam gönderebileceğiniz arkadaşlarım olarak tanımlama yoluna gittim zira liste, sık görüştüğüm, haberlerini aldığım arkadaşlarımı içeriyordu diyebiliriz. Bu noktada bir açıklama yapmak istiyorum; hatta açıklama değil de, bir alıntı yapayım (yazılmışı var 8) :

çetin bey, erdem karaadam, gürer bey, kemal bey… oh ne güzel insanlar bunlar, what a wonderful world it is kâbilinden. bugün benim yumuşak u (û), yumuşak a (â) kullanma günüm, kime ne zarar, dostum değil misiniz? (toprak olur, daş olurum, yoluna yoldaş olurum,
dilersen gardaş olurum – marak etme sen)

komşum totoro’yu izlediğimden beri benim canım dobiğim löker için bir hikaye var aklımda, hem hikaye, hem anlatı babında, zamanında sururi / mustafa / serkan için yazdığım üç kısa yazı gibi(n) tıpkı ama hala yazamadım.

ulan özlemekle ömür geçiyor – bu sağlıklı bir şey midir? değildir elbet. değildir ama bu da çok güzel, pek gözel bir uğraş. arkadaş, üzerinde ölen varsa arkadaştır, arkadaş, insanın doğduğu yer değil, doyduğu yerdir ve ak akçe kara gün içindir ve sakla samanı… gelir zamanı.

aslında, sağlıksız olsa da, yine de güzel böyle bir özleme alışkanlığımızın olması, birbirimize sevgimizin hiç bitmemesi, görüştüğümüz anda pause’lu yaşamlarımızdan çıkıp, kaldığı yerden devam etmesi – kaldığı bir yer de yok aslında, sürekli bir ilişki yaşıyoruz birbirlerimizle, işte aralarda biz de switch ediyoruz o aralara, yoksa ilişkiye olan bir şey, o kesintisiz sektesi güzelce, devam ediyor. what is go(o)d in irish murdoch? işte this is…

Vaktiyle (18 Mart 2003) HiTNet Düzyazı’ya salladığım bir mesajdan alıntı. Mesajın tamamını ve en büyük tutkularımdan olan Düzyazı’nın ne menem bir şey olduğunu bir nebze de olsa anlayabilmeniz için takipçi mesajlar silsilesine buradan erişebilirsiniz.

Bu Pause’a Basılmış Arkadaşlıklar, farkına bile varmadan tadını çıkarttığımız bir olgu. Bakmayın siz IMS, e-mail vesaire sistemlere, hepsiyle yürekten bağlantımız var, zaman, mekan hikaye.

Liste, diyordum, işte o listeyi daha o zamanlardan bu bloga koyayım demiştim, hani olur a, beni tanımıyorsunuzdur ama o listeden birini tanıyorsunuzdur, işte o kadar şanslısınızdır, onu bilin diye. Hatta bir haksızlık olmasın diye, sayfanın her yüklenişinde bu isimleri rasgele bir şekilde sıralayacak basitçe bir kod da yazdım:

$refdosya=”dostlar.txt”;
$refarray=file($refdosya);

shuffle($refarray);
echo “

“;
foreach ($refarray as $dosti) {
   $i++;
   $b1=””;$b2=””;
   if($i%2!=0){$b1=”“;$b2=”“;}
   $cumle.=” “.$b1.$dosti.$b2;
}
echo $cumle;
echo “

“;

sizi kandırmıyorum yani, gerçekten böyle bir projem de vardı hani. Yalnız, GUBEN Blogger’ı kodarken, güvenlik sebebiyle, entry’ler üzerinden kod çalıştırmayı bloke ettim ve başından beri, özellikle herhangi bir kullanıcı gibi bu programı kullanmaya (gürer) özen gösterdim, o yüzden de bu kodu çalıştırmadım. Listeye gelince, tabii ki eksik bir liste. Bunu Ece’nin doğumunda daha da iyi kavradım (tekrar sağolunuz, varolunuz..). Listede olmayıp da her daim kalbimde olanlardan hemen aklıma gelenler -mesela- Mustafa Öztürk, Cengiz Günay var, Tolga Birkandan var, Hakan Elbasan, Koray Kara, Mehmet Batur ile arkadaşı Mustafa Güçlü var, okuldan bir dolu insan var, Betül Kadıoğlu var, Tekin Meriçli var. Hazır çenem iyice düşmüşken, bu konuda da bir şeyler söyleyeyim bari: Kendimle ilgili sevdiğim özellikler var, sevmediğim özellikler var (bittabii ki!). Sevmediğim özellikleri şimdilik bir kenara bırakalım ama kendimle ilgili takdir ettiğim şeylerin başında beni bir şeyin yokluğunun üzmesi yerine, bir şeyin varlığının sevindirmesi gelir. Açıklamak gerekirse, yılbaşında bir arkadaşım beni aradığında sevinirim, çünkü o arkadaşım beni aramak zorunda değildir, aramak zorunda olduğunu düşünüp de aradıysa zaten bir anlamı olmayacaktır bla bla bla… Arkadaşlarımla inşallah bu bakımdan benziyoruzdur diye umut ederekten alın size liste. İçlerinden tanıdıklarınız varsa benim selamımı iletiverin pls.. 8) Bu iş (liste çıkarmak) hiç o kadar kolay değil, sırf bu yüzden iki kere Oscar’ı, bir kere de Nobel’i reddetmek durumunda kaldım. Siz bir deneyin bakalım!

Alex Pamir
Almıla – Mehmet Kaya
Ayşe Küçükarslan
Bahadır Baytekin
Barış Malcıoğlu
Bayram Tekin
Berk Özbozkurt
Bora Örçal
Cesim Dumlu
Çetin Meriçli
Deniz Çalışır
Didem Kamoy
Doğan Gegeoğlu
Doruk Fişek
Eda Utine
Egemen Özcan
Ekin Meroğlu
Emre Apatay
Emre Aziz
Erdem Karaadam
Gökhan San
Gürer Özen
Hamiyet – Levent Balcı
Hande Tekin
Hüseyin Oymak
İdris Şahin
Kemal Hadımlı
Koray Löker
Nazım Dugan
Neslihan Taş
Owen Miller
Özlem İpek
Rengin Peköz
Sefa Aslan
Selma Şenozan Yıldız
Serkan Köseoğlu
Serkan Polad
Sezen Sekmen
Suzan – Emir Gümrükçüoğlu
Şibe Ertürk
Tekin Meriçli
Turan Birol
Ulaş Apak
Yağmur Akgün
Yasemin – Efe Yazgan
Yasemin Gürcan
Zeynep Yanat – Onur Kırçal
Ziya Kalay

Bu kadar lafı niye ettim ben şimdi? Özetlemek gerekirse:
i. Bu blog tutma işine ilk elden heves edişimin sebeplerinden biri de arkadaşlarımı tek tek tanıtabilmekti.
ii. Hesapta kızımın Gürer Halasını tanıtıcı bir şeyler yazacaktım, yazmak zor olduğu için ağız kalabalığı yapıp, yine sıyırdım.
iii. Ben sıyırsam da siz sıyıramadınız Gürer Bey! Elimde takım elbiseli ve benimle çektirdiğiniz malum resimler var, kaçamazsınız! Keh keh keh!

İki film birden kuşağı..

Geçen aylarda, “şimdi ne okusam?” derdi beni benden almıştı, bu aralar da “akşama ne pişirsem?” ile “şimdi ne izlesem?” arasında gidip geliyordum ki, Levent sayesinde, en azından ikinci sorduğum soruyu bir müddet sormam gerekmeyecek. Sonunda merakla beklediğim Dagur Kári’nin Voksne Mennesker ‘i (2005) (bizde Tutunamayanlar adı ile oynadı) elime geçti. Yönetmenin bir önceki filmi Nói Albínói‘u (2003) (bu da yanlış hatırlamıyorsam Buzdan Hayaller adıyla gösterime girmişti) çok sevmiştim. Voksne Mennesker (ki, Dark Horse olarak İngilizce’ye çevrilmiş), İstanbul’da gösterime girdiğinde çok heyecanlanmıştım – Ankara’da Batı sineması oynatacağını duyurdu ama bir daha bu konuda kendilerinden haber alınamadı. Neyse, artık elimin altında.

İkinci filme geçmeden önce, bir başka filme değinmek gerekir: Luc Besson’un 1985 tarihli, ilk dönem filmlerinden biri olan Subway’i ortada benim için bir Luc Besson yokken izlemiştim. Şimdi düşünüyorum da, çok büyük ihtimalle 1994’ten, yani Léon’dan sonra izlemişimdir ama izlerken onun Luc Besson’un filmi olduğunu bilmiyordum. Film beni benden almıştı. Christopher Lambert (zaten bir bu adam, bir de Rutger Hauer kısmetsiz yavrularım benim*..) hiç olmadığı ve olamayacağı kadar başarılı bir portre çiziyordu, normalde benden uzak olsun dediğim Isabelle Adjani bile katlanılır bir oyunculuk sergiliyordu. Film, Sting’in The Police’inin genelde yapmış olduğu şeyi bir şekilde sinemada gerçekleştiriyordu — şimdi “Sevecen, Sevimli Punk” diye tasvir edeceğim bu olguyu, iyice garip kaçacak.. Neyse, zaten Subway’i seyretmiş olanlar ne demek istediğimi anlamışlardır. Artık ikinci filme geçebiliriz… Birkaç sene evvel, bir şekilde Jean-Jacques Beineix’nin -ki kendisini daha büyük ihtimalle Betty Blue’dan ya da Mortal Transert’den tanıyorsunuzdur- 1981 tarihli Diva’sından haberim oldu. Edindiğim izlenim, Subway’le aynı havayı soluduklarına dairdi. Öyle çok derin derin aramadım gerçi, ama hep aklımın bir köşesinde durmuş ki, geçen gün birçok filmin arasında onu bulunca kafamda bir ışık parladı (biliyorum, çok gereksiz ama bu noktada Alfred Bester’in Kaplan! Kaplan!ında, Kaplan’ın yakalandığı sahne geldi aklıma). Artık seyretmeyi istediğim bir film daha vardı elimin altında 8)

Hamiş: Bu aralar mütemadiyen Bengü’yle Northern Exposure, Scrubs ve House arasında gidip geliyoruz. Geçen gün Organize İşler’i seyrettik – etraftan bu film hakkında o kadar çok olumsuz eleştiri işitmiştik ki, beklentimizi az tutup, bu sayede filmden epey zevk aldık. Baştaki sahne seyrettiğimden beridir aklımdan gitmiyor, hatırlayıp hatırlayıp gülüyorum fakat, bugün ilgili sahneyi Gürer Hala’ya izlettirdiğimde, ancak benim gibi bir insanın böyle bir sahnede gülebileceğine dair bir eleştiride bulundu, bu da böyle biline.

* Christopher Lambert zaten bariz ama Rutger Hauer’e dikkatimi Sinema dergisi çekmişti, Otostopçu’nun DVD’sini tanıttığı bir yazıda.

Noi Albinoi - Voksne Mennesker - Subway - Diva