Hedwig and the Angry Inch

Tabii duvardan bahsedip Hedwig’den bahsetmemek olmaz (ve Roland Barthes’ın dediği gibi: Bir hadım hikayesi bedeli ödenmeden anlatılamaz.)

Hedwig

I was born on the other side
Of a town ripped in two
I made it over the great divide
Now I’m coming for you

Enemies and adversaries
They try and tear me down
You want me baby, I dare you
Try and tear me down

I rose from off of the doctor’s slab
Like Lazarus from the pit
Now everyone wants to take a stab
And decorate me
With blood, graffiti and spit

Enemies and adversaries
They try to tear me down
You want me, baby, I dare you
Try and tear me down

On August 13, 1961,
A wall was erected
Down the middle of the city of Berlin
The world was divided by a cold war
And the Berlin Wall
Was the most hated symbol of that divide
Reviled, graffitied, spit upon
We thought the wall would stand forever
And now that it’s gone
We don’t know who we are anymore
Ladies and gentlemen
Hedwig is like that wall
Standing before you in the divide
Between East and West
Slavery and freedom
Man and woman
Top and bottom
And you can try and tear her down
But before you do
You must remember one thing–Hed:

There ain’t much of a difference
Between a bridge and a wall
Without me right in the middle, babe
You would be nothing at all

Enemies and adversaries
They try and tear me down
You want me, baby, I dare you
Try and tear me down

John Cameron Mitchell & Stephen Trask,
Tear Me Down

Ican’texplain,youwouldnotunderstand.ThisisnothowIam.

pf-wall

There is no pain, you are receding.
A distant ship’s smoke on the horizon.
You are only coming through in waves.
Your lips move, but I can’t hear what you’re saying.

Okuldayım. Uykusuzum. Bir yandan programa devam etmeye çalışıyorum, bir yandan Pink Floyd’dan Wall yüzüme dalgalarla gelip çarpıyor. (bu esnada görüntüler gidip gelir: eski bir kız arkadaş, emekli bir albay, bir isviçre çakısı, okullarına giden öğrenciler, bir uçak, gandhi filmindeki gandhi’nin öldürülüş sahnesi

In the flesh bütün görkemiyle tekrar sahne aldı işte. Yüksek ateşli bir hastalık geçiriyora eşdeğer bir ruh hali var üzerimde. Sahi.

When I was a child, I caught a fleeting glimpse
Out of the corner of my eye.
I turned to look, but it was gone.
I cannot put my finger on it now.
The child has grown, the dream is gone.

Sonuç? Sonuç aynı, diğer-pek-çok-şey‘le birlikte, Pink Floyd da yasaklanmalı. Evet. Refahımız için buna (da) mecburuz.

Niyazi çek o ışın kılıcını yüzümden, babamlar bakıyor..

ya da dokuz dakika rötarla da olsa hepipörtdey löker! 8)

20032006

From: Emre Tasci
To: All
Konu: 8 mart – hitnet yoluyla baslayan arkadasliklar gunum.
Tarih: 1999-03-07 22:54:28

Mesaj

——————————————————————————–

@MSGID: 8:100/149.0 36e2e774
hande ile gecen gunku konusmamizin sonunda, yarinin, ‘simaen’ tanismamizin 1.
yildonumu oldugunu ogrendim. boylece, 8 martlari -en azindan kendim icin-
‘hitnette baslayan arkadaslik gunu’ olarak kutlamaya karar verdim.

hitnet sayesinde tanistigim pek cok arkadasimin yani sira, dort kisi var ki,
degerleri hicbir seyle olculemez. niyetim, sizlere bu dort kisiyi, onlarla
nasil ‘tanistigimi’ anlatmak. bunu yaparken bir takim ozel olan seylerden
ister istemez bahsedebilirim, o yuzden, dikkatli olmaya calisacagim.

[…]

kansu’larin evinde o geceki zirvede tanistigim bir adam daha var, o gunden
once kendisiyle netmail muhabbetimiz olmustu ve, tipki dorugu aradigim gibi,
yuklu bir gecede onun da telefonunu caldirmistim. daha dogrusu, aradigim
numara, bana mektup vasitasiyla gonderdigi dergideki telefon numarasi olmustu
da, evinin telefon numarasini dergidekilerden almistim.

ben kansu’larin evine gittigimde, korayloker gelmemisti henuz ve hatirladigim
kadari ile, gelecegi de saibeliydi. oysa ben onun gelmesini, kendi adima cok
istiyordum, cunku doruk’tan baska ‘normal hitnet iletisiminde’ bulundugum tek
insan oydu ve dogrusu onu pek merak ediyordum. doruk hakkinda o gece edindigim
ilk izlenimi soyle aktarayim: bir evin icinde sanirim yirmiden fazla insan ve
korkunc bir gurultu, bir kosusturmaca (su tabancalari gecenin ilerleyen
saatinde mi cikmisti, onu hatirlamiyorum). ve orada, bir kosede, bir minderin
uzerinde oturmus, sonsuz bir sakinlik icindeki doruk, koskoca bir dag. ve tek
basina, kesinlikle tek basina. o kalabaligin icerisinde insanin kendisini
bulabilmesi cok zordur. yahut da ben oyle dusundugumden, acikcasi doruk’u
rahatsiz etmekten cekiniyordum.

neyse, sonra kansu’nun kapisi caldi (ya, yoksa ev kansu’nun degil miydi?), ve
bir anda herkes kapiya usustu (koray’in sevilmesi iste boyle, tamamiyla saf.
o kapiya kosanlar tipki bir baloncunun etrafina toplanan cocuklar gibiydi) ve
ben de gittim kapiya. kapi acildi, herkes, ‘acun gezer’ oldugunu soyledi – tam
bir karnaval! ve koray’la, iste orada, (literally) ‘ayakustu’ tanistik.
‘bir ihtimal dusundugunuzun aksine’ pek de sicak bir tanisma oldugu
soylenemez…

ama sonra, hele de mustafa ile son gidisimizde, koray’laydik ve koray,
icindeki cocugun asil oldugu bir adam. hani, kimi zaman kendimize pay
cikartiriz ya ‘icimdeki cocugun sesini dinledim’ diye; koray icin boyle bir
sey sozkonusu bile degil, o, icindeki cocugun ta kendisi cunku.

koray sonsuz bir umit ve tum diger iyi seylerin deposu. depo yanlis bir tanim
oldu, memba demeliyim. az once de dedigim gibi, koray’i dolayli yoldan
sevemezsiniz, bu kesinlikle mumkun degildir. koray’i seversiniz ve bu hem saf,
hem de cok buyuk bir sevgi olur.

koray’in istanbul’a bu en son gelisinde, nargile zirve yapmistik hani, iste o
gun ajandasini orada unuttu ve ben de, ertesi gun mizan icin fotograf cekimine
gitmeyi dusundugumuzden, gordugumde ona iletmek uzere, ajandasini alikoydum.

ertesi gun geldiginde (pazar) cebimde bir milyon kadar bir para vardi ve
annemler bir gun onceden gittikleri anneannemlerden halen donmemislerdi. hal
boyle olunca, annemlerin gelmesini beklemeye basladim. koray’la yanilmiyorsam,
saat ikide kadikoyhalduntaner’in onunde bulusacaktik ve annem ‘simdi
cikiyoruz’ dediginde saat 11 gibiydi.

saat 1.50 olup, ben ciktigimda annemler halen gelmemisti.

kadikoy’e 2.40 gibi varabildim. yagmur yagiyordu. koray beni hala bekliyordu.
ustelik bir gece oncesinde, uzunca bir suredir esmekte olan ayrilik
ruzgarlari, kendi gozlemimce ilk kez somut bir hal, bir tavir halini almisti.
‘severek ayrilmak’ diye bir olgu vardir, arada sirada edebiyatta islenir,
duymussunuzdur. eger yasamadiysaniz insallah yakinindan bile gecmezsiniz zira
‘severek ayrilmak’in bir tek tanimi vardir: etin kemiginden cekerek
koparilmasi. iste koray’la bulustugumda boyle bir haldeydim.

koray’in yaninda huzunlenmek imkansizdir neredeyse. yahut da soyle diyelim:
koray’in yaninda huzunlenmeyi basarabilirsiniz belki, ama adamin isil isil
parlayan gozlerine bakincaya kadar. memba’dan kastim buydu iste.

o gun koray’la cok guzel bir gun gecirdik, ha, bir de, bulustugumuzda ilk
farkettigimiz seylerden biri, neredeyse -somut anlamda- bulusma amacimiz
sayilabilecek ajandasini getirmeyi unutmus olmamdi! neyse, kadikoy’den otobuse
atlayip uskudar’a geldik ve uskudar’dan da tabanvay olarak kuzguncuk’a
yuruduk, kuzguncuk’u gezdik, son kalan paramizla ciger ekmek aldik, hatta
pazarlik bile yaptik. kuzguncuk ve ozellikle ‘simitci tahir sokak”a girip de,
bendeki anlamindan dolayi sag cikacagimi sanmazken, koray’la hepsi, tatli bir
tebessume donustu. bunlari yazarken, koray’la gecirdigim o gunu dusunurken
bile o tebessum geldi, gene yerlesti yuzume. kuzguncuk’tan uskudar’a geri
yuruduk, yagmur devam ediyordu, uskudar’dan bir otobusle bizim eve geldik
koray’in ajandasini almak icin.

koray o aksam emir’lerde kalacakti. bizim evde dayimlar ve anneannemler vardi.
ama sonra dayimlarin gidecegini ogrendim ve koray’la sohbet dolu (evil grin:
‘muhabbet’ yazmistim ki, asil anlamini animsayip sildim) bir gece gecirdik.
ertesi sabah birlikte okula gittik, sonra da taksimde bizim bilgehan demir’in
‘kuyu’ yazisi icin fotograf cektik.

adamin yaninda huzun’un h’si bile kalmiyor. adami haydarpasa gari gibi bendeki
sonsuz yuklu cagrisimi olan bir binadan yolcu bile ettim! (hazir yeri
gelmisken, size hitnet ahalisi hakkinda ‘istatistiki bir bilgi vereyim:
koray’da para kalmadigindan, kredi karti ile bilet alacakti ve tcdd’nin kredi
karti olayi olmadigini sandigimizdan, otobusle gitmeyi dusunuyordu. ha, bir
de, ankara’da pek cesit olmadigindan, gitmeden once film cd’si almak
istiyordu. adama butun karakoy’u gezdirdik mustafa ile! ama orada bulamayinca,
kadikoy yazicioglu han’a girdik ve oradaki dukkanlara bakiyorduk ki, eren
erimer gecti yanimizdan (varan 1). iste eren’le sohbete koyulduk, eren bizi
iyi filmlerin oldugu bir magazaya goturdu, koray alacaklarini aldi (rapor:
schindler’in listesi, the wall, a clockwork orange – bir film daha vardi
sanki..) iste eren’le asagi iniyorduk ki, koray bu sefer de
kivilcimhindistan’i gordu (2). merdivenlerin asagisinda ucumuz konusuyorduk
ki, bu sefer de ulas’i gorduk (3!)).

[…]

… acIlARINdan baskA konacAk YerI oLmayan BIr aDa marTISISIN sEN.. FD
-!- Blue Wave/386 v2.20
! Origin: Beygir BBS-0216-428 3736, 428 4694 O artik Istanbul’da (8:100/149)

20032006

From: Koray Loker
To: All
Konu: merhaba
Tarih: 1996-05-19 00:53:55

Mesaj

——————————————————————————–

Merhaba ben amator olarak yazıyorum.Her tur edebiyat tartismalari icin
burada bir kac tus uzaginizdayim.

… Backup not found: (A)bort (R)etry (S)lap nearest innocent bystander.
-!- Blue Wave/Max v2.20 [NR]
! Origin: Tolkien Rulez. MARS BBS (8:103/111)

Ayrıca bkz. Rambo’yu askere almışlar

Löker Koray Löker noolmuş?

Dün, evvelsi gün..

Perşembe gecesi İzmir’e gitmek üzere ayrıldığım Ankara’ya, dün sabah itibarı ile döndüm. İzmir’de çok güzel bir gün geçirdim, nicedir görmediğim akrabalarımla görüştüm, dahası daha evvel hiç görmediğim akrabalarımla da tanıştım. Yengemi iyi gördüm çok şükür – acıları, ağrıları sürüyor olsa da, beklediğimden çok daha iyiydi. İyileşme sürecine girmiş gibi görünüyordu. Oradayken Halet Ağabeyler, Süreyya Ablalar sağolsunlar, hepsi de çok ilgililerdi (İzmir’de görüştüğüm akrabalar aşağıdaki soyağacı detayından takip edilebilir. Renk kodlamasında lacivert çizgili olanlar görüşme olanağı bulduğum akrabalarım).

Akrabalar..

Otogarda beni Halet Ağabey karşıladı. Annem de onunla gelmek istemiş ama Halet Ağabey beni tanıyabileceğini, annemin gelmesine gerek olmadığını söylemiş. Halet Ağabey’i en son 4 sene evvel, onlar İstanbul’da iken görmüştüm. Bu görüşümde bıyık bırakmış, hem Murat Dayıma hem de Levent Dayıma benzemiş. Eve gelince bunu Bengü’ye söylediğimde, sonuçta Levent Dayımın kendi dayısı olan Murat Dayıma benzemesinin normal olduğu yolunda oldukça mantıklı bir yorumda bulundu. E doğal olarak, Halet Ağabeyin de babasına benziyor olması çok normal. 8) Otogardan Halet Ağabeylerin evine gittik Bornova’ya, annem orada kalıyordu. Orada da Öznur Abla ile Feyza ile görüştük, Feyza iki adım ötedeki Ege Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda okuyor, kardeşi Murat ise lise sonda üniversiteye hazırlanıyor. Murat ben gittiğimde okulda idi. Orada kahvaltımızı yaptıktan sonra, yakında oturan Süreyya Ablalara gittik, Hanife Yengem de orada yatıyordu. Bir gün önce, Süreyya Abla’nın oğlu Serkan boğazından rahatsızlanmış, operasyon geçirmiş, ben gittiğimde hastanedeydi, onunla tanışamadım. Süreyya Abla ile eşi Sıtkı Ağabey de İzmir’de görüştüğüm diğer akrabalar gibi, çok candandılar, sağolsunlar bilemediler ne yapsınlar. Yengemle de görüştükten sonra, annem biraz rahatsızdı (herhalde yazmadım, annem de bir gün önce İstanbul’dan İzmir’e gelmişti, o pazartesi dönecek), onu hastaneye götürüp bir baktırdık, ciddi bir şey değilmiş neyse ki. Hastaneden çıktıktan sonra, Halet Ağabey ve Öznur Abla bize İzmir’i gezdirdi: Kordon, Konak, sonra Hisarönü’nde, daracık sokakların meydanlarda buluştuğu, güzel bir yere gittik ([[Kızlarağası Hanı]]), orada bir şeyler yiyip, içtik. Buradan tekrar Süreyya Ablalara döndük, Sıtkı Ağabey Bengü için hemen oracıkta çok güzel bir çift küpe yaptı sağolsun. Akşama Sıtkı Ağabey’in oğlu Servet Ağabey, eşi ve kızları İdil’le geldiler, onlarla da tanışmış oldum – Murat da sonradan bize katıldı. Dönüş saatim yaklaşınca da sağolsunlar, Servet Ağabeyler beni otogara bıraktılar. Sorunsuz bir yolculuğun ardından sabah 6 gibi Ankara’ya ayak bastım. İşte İzmir’de geçirdiğim güzel bir günün özeti. 8)

Cigar ya da close but no cigar..

Puroyu bırakalı 6 seneden fazla olmuş, aralarda kaçamak yaptığım oluyordu hani (ama yine de pipo içtiğim zamanlarda ki, pipoyla da bir yıla yakın bir zamandır görüşmüyoruz). Bugün nereden esti bilinmez, canım çok puro çekti, bir tane tüttüreyim dedim, ağzıma burnuma doldu tadı, sinir oldum kendime de, puroya da. Yok arkadaşım, çekilecek şey değil. 8P Ayrıca bu girişe Hudsucker Proxy’nin melek olan ilk patronunun içtiği beyaz purolu bir resmi beyhude aradım..

İzmir yolcusu kalmasın

Anneannem ile Hanife Yengem (Soldan sağa) 11 Temmuz 2005Bir aksilik olmaz ise bu gece buradan yola çıkıp, yarın sabah İzmir’e ayak basıyorum. İzmir’e daha evvel 1998 yılıydı galiba, teknik gezide gitmişliğim vardı. Hep “Ankara ile İstanbul’un en iyi yönlerine sahip ikisinden de güzel..” diye diye beklentilerimi yükselttiklerinden midir, bilinmez, ne yazık ki hiç beğenememiştim. Hatta etrafa en güzel yerini sorup Karşıyaka cevabını alınca orayı da denemiştik ama olmadı işte. Zevk meselesi sonuçta. Bu seferki gidişimdeki maksat, uzun zamandır görmediğim çok sevdiğim Hanife Yengemi görebilmek. Hanife Yengem, anneannemin merhum kardeşi Murat Dayımın eşi. Murat Dayım ben 12-13 yaşlarındayken vefat etti. ..Ben, Anneannem, Hanife Yengem 11 Temmuz 2005 Masmavi gözleri, çok güzel bir sesi vardı, onunla ilgili hatırladıklarım hep kesik kesik ama bir ikindi vakti güneşinde, hep çocuk neşesiyle dolu… Allah rahmet eylesin. Hanife Yengem ile sık görüşemesek de, çok severiz birbirimizi, bir gidip hatrını sorayım istedim, son zamanlarda ne yazık ki sağlığı biraz bozulmuş

Özgür Sunay’a Hamiş : Bu gelişimde bir sürpriz yapacaktım ama olmadı..

helva: yağ, un, şeker…

Bir süredir paralel ortamda çalışan bir moleküler optimizasyon kodu ile uğraşıyorum. Çoğu şeye sıfırdan başladım, temel sağlam olsun, ileride başka sistemlere de kolayca ayarlayıp aktarabileyim diye (şu anda yazmakta olduğum kod sadece grafit bazlı karbon yapıları konu edinebiliyor). Bu kod yazım sürecinde gerçekten şaşırdığım şeyler oldu ki bunların başında iki sene saçımı başımı yolmama rağmen pek bir şey anlamadığım Polak-Ribiere (Fletcher-Reeves‘i de dahil edebiliriz bittabii ki!) algoritmasını bir gecede hatim eder gibi ÇOT! diye kavramam oldu. Şu anda eldekiler:

1) Bir fonksiyonun minimumunu hesaplayan bir algoritma + kod
2) İş yükünü performansa göre bilgisayarlara dağıtan bir algoritma
3) Bir sistemdeki etkileşimleri bulan, bunları optimal bir şekilde işleme çeviren algoritma + kod
4) Allinger’in MM3 formülasyonuyla sistem enerjisini hesaplayan algoritma + kod

Şekilde görüldüğü üzere, helva yapmak için bütün malzeme var elimizde, inşallah helvayı da birkaç gün içinde yiyeceğiz.. 8)

Kodu standart C++’da yazıyorum. Başta şeytan çok dürtmüştü Visual C++ .NET Framework’de yazmam için ama iyi bir direniş sergiledim. Hatta onun editörünün envai çeşit otomatik-tanımlama lüksünden bile vazgeçip, doğruca VIM’in kollarına bıraktım kendimi. Derleyici olarak da g++ kullanıyorum, “Kod Linux’da da derlenir mi acaba?” derdinden uzak duruyorum.. 8) (koduyorum, çıkıyorum.. 8)

Hamiş Mesajı yazdım, aklıma geldi, bilim dünyasında şöyle bir kötü yönelim var: insanlar sanki makaleleri mümkün olduğunca anlaşılmaz, karışık yazmak için çaba sarfediyorlar. Hal böyle olunca da, seminer veren bir amcanın seminerini dayandırdığı ve bir türlü anlayamadığınız o “ağır” makalesi seminer sırasında “aaa, bu kadar kastırdığı şey bu muymuş!?!” nidanızla ve bir şekilde kazıklandığınız duygusuyla sizi başbaşa bırakıveriyor. Genelde kitaplar makalelerden çok daha açık bir anlatıma sahip ve dahi daha bir user-friendly olsa da, sevgili Elijah Polak’ın 1971 tarihli Computational Methods in Optimization adlı kült kitabı ne yazık ki gereksizce bilgiç takılıyor. Sonuçta bu kitapta hedeflediği şeyin bir Optimizasyon Teorisi kurmak olduğunu söylüyor, yani derdi sizin işinize yarayacak bir kitaptan çok, yeni bir dilin alfabesini ispatlarla temelden kurmak ama temcit pilavı gibi dönüp dolaşıp 3 tane algoritmayı 300 sayfa boyunca önümüze koyması biraz karizmayı çiziyor. 8( Bunun tam tersi bir örnek olarak ise rahatlıkla Peter S. Pacheco’nun Parallel Programming with MPI‘ını verebilirim. Peter Amca anlatacağı şeyleri o kadar doğallıkla ve sevecenlikle sunuyor ki! Hastası olduğum Michael Morrison’ın Understanding Quantum Physics : A User’s Manual‘ından sonra roman gibi bir solukta okuduğum ikinci fizik/bilim/lala kitabı..

Ece Baby RÖÖÖAAAARRGGHH! (ya da Nenni Kuzu)

Ece yeni doğmuştu, bir akşam o omzumda, klasik pozisyonda iken, NTV’de çok merak ettiğim Punk Attitude isimli belgeseli seyreyliyordum ben de. Müzik en gürültülü hale gelmişti ki (galiba Misfits vardı o sırada ekranda), kuzu rahatsız olmuş mu diye şöyle bir baktım ki, bizimkisi mışıl mışıl uyuyordu! Genelde Ece’yi (Varttina’dan arak) Fince olduğunu düşündüğüm uydurma ninnilerle uyuturum ama gürültülü müzikten de hayli hoşlandığını rahatlıkla söyleyebilirim. Dün uykusu olduğu halde bir türlü uyumuyor, sürekli huysuzlanıyordu ki, Therion Crowning of Atlantis‘i çalmaya başladım ve albüme de adını veren ilk şarkının sonuna gelmeden kuzu mışıl mışıl derin bir uykuya daldı. Yalnız CD’yi bölümde bırakmışım, bu sabah yine huysuzlanınca, hazırda Deep Purple vardı, oradan Rush‘ı çaldım ama bana mısın demedi. Ancak uzun arayışlar sonucu bulduğum DeathIndividual Thought Patterns‘i koymamdan sonradır ki, gene mışıl mışıl bir uykuya geçiş yaptı. 8) Sonuçta Bengü hamileyken kıza bol bol dinlettiği Mozartların arasından ona Therapy?Never Apologise Never Explain‘den Die Like A Mazhar-Fuat-Özkan’ı dinleten ben değil miydim, şimdi niye şaşırıyorum! 8) Eee bir de kız halaya.. faktörü var tabii ki: Neslihan, Çetin, Ulaş Halalarından Therion’u, Sezen Halasından da Therapy?’yi kapmıştır mutlaka (Bu minvalde Barış Halasından da After Forever’ı kapmış olsa gerek, bir dahaki uyku saatinde bir tatbik edelim bakalım ;)…

Raymond Carver

Side'de Carver okurkenBugün, tatilde Side’de okumaya başladığım Raymond Carver’ın Will You Please Be Quiet, Please?‘ini bitirdim. Raymond Carver, O. Henry ve Roald Dahl ile birlikte, hikayelerini okumaktan epey hoşlandığım bir yazar (O kadar çok hikayelerini okumamış olsam da). Beni gençliğimde Aşktan Söz Ettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz ile vurmuştu yerden yere… Zaten onun edebiyatta yaptığı şeyi Edward Hopper resimde, Tom Waits de ilk albümlerinde yapmakta (Ayrıca Tom Waits’in hem Short Cuts‘da oynuyor oluşu, hem de Nighthawks at the Diner‘da kapak olarak Hopper’ın Nighthawks‘ını kullanması iyice köprülüyor bu üç ismi. Bir detay daha : Hopper İletişim’den çıkan Aşktan Söz Ettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz‘in de kapağını süslüyor ki, bu detay Amerikan ve İngiliz baskılarında bile yok!)

Carver sakince, dipten giderek, bütün o önemsiz ayrıntılara şöyle bir değinerek anlatıyor anlatacağını. Sanki size bir hikaye anlatırken sigarasını içeduran, gözü ötelere dalan, etrafından geçenlere bakıp da anlatıya ara veren yaşlı bir dayı gibi. Sonra bazen göstererek, bazen hiç çaktırmadan yapıyor yapacağını. Bazen tek bir cümlede hatta bir tek sözcükte saklıyor bütün manayı, hikaye bittikten sonra olacakları.

Ve bazen onu bile yapmıyor. Hayat gibi.

Hayat gibi sıradan.

Aşağıdaki alıntı toplamaya adını veren “Will You Please Be Quiet, Please?” hikayesinden. Ralph, ısrarlı zorlamaları sonucunda karısı Marian’a vaktiyle onu aldattığını itiraf ettirtmiş, şüphelendiği bu gerçek yine de onu çarpmış, bir müddet sebepsizce gezdikten -ve bir kavgaya karıştıktan sonra- evine dönmüştür:

RC_WYPBQP-kapak[…]He came at last to his house, porch light on, windows dark. He crossed the lawn and went around to the back. He turned the knob, and the door opened quietly and the house was quiet. There was the tall stool beside the draining board. There was the table where they had sat. He had gotten up from the couch, come into the kitchen, sat down. What more had he done? He had done nothing more. He looked at the clock over the stove. He could see into the dining room, the table with the lace cloth, the heavy glass centerpiece of red flamingos, their wings opened, the draperies beyond the table open. Had she stood at that window watching for him? He stepped onto the living-room carpet. Her coat was thrown over the couch, and in the pale light he could make out a large ashtray full of her cork cigarette ends. He noticed the phone directory open on the coffee table as he went by. He stopped at the partially open door to their bedroom. Everything seemed to him open. For an instant he resisted the wish to look in at her, and then with his finger he pushed the door open a little bit more. She was sleeping, her head off the pillow, turned toward the wall, her hair black against the sheet, the covers bunched around her shoulders, coven pulled up from the foot of the bed. She was on her side, her secret body angled at the hips. He stared. What, after all, should he do? Take his things and leave? Go to a hotel? Make certain arrangements? How should a man act, given these circumstances? He understood things had been done. He did not understand what things now were to be done. The house was very quiet.

In the kitchen he let his head down onto his arms as he sat at the table. He did not know what to do. Not just now, he thought, not just in this, not just about this, today and tomorrow, but every day on earth. Then he heard the children stirring. He sat up and tried to smile as they came into the kitchen.

“Daddy, Daddy,” they said, running to him with their little bodies.
“Tell us a story. Daddy,” his son said, getting onto his lap.
“He can’t tell us a story,” his daughter said. “It’s too early for a story. Isn’t it. Daddy?”
“What’s that on your face, Daddy?” his son said, pointing.
“Let me see!” his daughter said. “Let me see, Daddy.”
“Poor Daddy,” his son said.
“What did you do to your face, Daddy?” his daughter said.
“Its nothing,” Ralph said. “Its all right, sweetheart. Now get down now, Robert, I hear your mother.”

Ralph stepped quickly into the bathroom and locked the door.

“Is your father here?” he heard Marian calling. -Where is he, in the bath¬room? Ralph?”
“Mama, Mama!” his daughter cried. “Daddy’s face is hurt!” “Ralph!” She turned the knob. “Ralph, let me in, please, darling. Ralph? Please let me in, darling. I want to see you. Ralph? Please!”
He said, “Go away, Marian.”
She said, “‘I can’t go away. Please, Ralph, open the door for a minute, darling. I just want to see you. Ralph. Ralph? The children said you were hurt. What’s wrong, darling? Ralph?”
He said, “Go away”
She said, “Ralph, open up, please.”
He said, “Will you please be quiet, please?”

He heard her waiting at the door, he saw the knob turn again, and then be could hear her moving around the kitchen, getting the children break¬fast, trying to answer their questions. He looked at himself in the mirror a long time. He made faces at himself. He tried many expressions. Then he gave it up. He turned away from the mirror and sat down on the edge of the bathtub, began unlacing his shoes. He sat there with a shoe in his hand and looked at the clipper ships making their way across the wide blue sea of the plastic shower curtain. He thought of the litde black roaches in the tablecloth and almost cried out Stop!. He unbuttoned his shirt, leaned over the bathtub with a sigh, and pressed the plug into the drain. He ran hot water, and presently steam rose.

He stood naked on the tiles before getting into the water. He gathered in his fingers the slack flesh over his ribs. He studied his face again m the clouded mirror. He started in fear when Marian called his name.

“Ralph. The children are in their room playing. I called Von Williams and said you wouldn’t be in today, and I’m going to stay home.” Then she said, “I have a nice breakfast on the stove for you, darling, when you’re through with your bath. Ralph?”

“Just be quiet, please,” he said.

He stayed in the bathroom until he heard her in the children’s room. She was dressing them, asking didn’t they want to play with Warren and Roy? He went through the house and into the bedroom, where he shut the door. He looked at the bed before he crawled in. He lay on his back and stared at the ceiling. He had gotten up from the couch, had come into the kitchen, had … satdown. He snapped shut his eyes and turned onto his side as Marian came into the room. She took off her robe and sat down on the bed. She put her hand under the covers and began stroking the lower part of his back.

“Ralph,” she said.

He tensed at her fingers, and then he let go a little. It was easier to le go a little. Her hand moved over his hip and over his stomach and she was pressing her body over his now and moving over him and back and forth over him. He held himself, he later considered, as long as he could. And then he turned to her. He turned and turned in what might have been a stupendous sleep, and he was still turning, marveling at the impossible changes he felt moving over him.

Raymond Carver, “Will You Please Be Quiet, Please?”
Harvill Press 1999, London.