Şopi ve Ben.

Köpeklerine ya da diğer evcil hayvanlarına filozof ismi koyan biri olmadım, ama yine de bir köpeğim olsa idi şayet, adını Şopi koyardım (koymazdım). Zaten bir köpeğim olsun istemezdim ayrılıkları sevmez oluşumdan ötürü (o gidince ben üzülürüm, ben gidince o üzülür, ben de üzülürüm, şimdi ona kim bakacak, ne yapacak diye – beni unutsa bir türlü, unutmayıp her gün tren istasyonuna gidip dönüşümü beklese başka türlü). Halbuki eşya meşrebine mesela, seve seve, içimden gelerek isim takarım, onlara daha da bir bağlanır, onlarla bozulur, onlarla coşarım. "Chungking Express"teki Tony Leung kadar olmasa da (o ki günden güne eriyen sabununa, "kendini koydun, ipne ipliğe dönüyorsun, toparlan biraz" der, ipe henüz astığından damlamakta olan bezini "ağlama artık" diye teselli eder, e sonra tabii Faye Wong ile görür hanyayı da Konyayı da..), yine de konuşurum ara ara, dertleşirim, şarjları bitiyorsa eğer teselli/teskin ederim, şarj olurken geçmiş olsun ziyaretine gider, hatırlarını sorarım.
 

 


Hollanda’ya vardığımda, sağolsun hocam Marcel, daha ikinci günden arazi bisikletini idareten getirip vermişti bana. Havalı bisikletti doğrusu.

 

 

 

 

Bahçede, kırda, arazide, şehirde… Şehir de şehirdi hani.

 

 

 Bengü ile Ece de gelince, ilk iş birer bisiklet almak oldu – Ece’ye binmekten çok arkasındaki sepete bahçenin deniz kabuklarını doldurmakla iştigal ettiği, itme sapı da olan bir 3 tekerlekli, Bengü’ye de aslında kendime aldığım ama sonra pek kullanışlı bulmadığım katlanır bir bisiklet aldık.

 

Bir gün, öğle yemeğinde birbirimizi gaza getirip, bisiklet uzmanımız Frederik, Deniz ve Ben, atladık, üniversitenin biraz ilerisindeki ikinci el satan Kringloopwinkel Delft‘e yollandık. Benim önceliğim vites ve "el freni" idi (Hollanda’daki bisikletlerin çoğunluğu, ‘kontra’ tabir ettiğimiz, pedalların geri çevrilmesiyle arka tekeri kilitleyen fren sistemine sahip). Tam aradığım gibi bir bisiklet bulduk, Frederik bilirkişi olarak bir tur attı, peşinden bir de ben denedim ve böylelikle 2 sene sürecek bir macerada Tonto’yla birbirimizi bulmuş olduk..

 

 

 

Oradan hemen sonra Tonto’yu bir bisiklet dükkanına çekip, Ece için arka koltuk, yanlara çanta ve bir de kilit taktırdım. Aksesuarları Tonto’nun iki katına mal olmuştu. Ece Tonto’yu ilk gördüğünde mavi değil diye 1 saat ağlayıp, ona almış olduğum pembe prenses kaskına rağmen başlarda binmek istemediyse de, son güne kadar arkamdaki koltuğa kurulmuş bir şekilde sabahları bana eşlik etti, türlü maceralara çıktık kızımla Tonto’nun üzerinde..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tonto’nun adını sonradan koydum, ya da işte otobüste ya da başka bir rutinde düzenli olarak görüştüğünüz biriyle sohbet kurarsınız da artık birbirinizin adını sormanın ayıp kaçacağı o zaman dilimine çoktan gelmişsinizdir, neyse ki, ortak bir arkadaş, ya da bir defter etiketi yardımınıza koşar, o vesileyle öğrenmiş olursunuz, Tonto’nun adı da öyle geldi bana, yavaş yavaş, içten. Tabii çocukluğunuzda Maskeli Süvari’yi seyretmişliğiniz varsa, işlerin biraz karıştığını fark edeceksiniz zira "Heigh Ho Silver!"dan da açıkça anlaşıldığı üzere, Maskeli Süvari’nin beyaz atının adı Gümüş olup, Tonto kızılderili yardımcısının adıdır! (Zaten renginden en başta anlamam lazımdı ya!). Anlayacağınız, Tonto gık çıkarmadan yıllarca (2) beni sırtında/omzunda taşıdı, seneler (2) geçtikçe vitesi, freni hepsi birer birer sakata düştü, o yine de ses etmedi.

 

 

 

 

 

Ben, Tonto ve ıııı…, şey….

 

Bozulan vitesi de, freni de kutu kutu penseyle kestim, çıkardım. İspanya’ya gideceğim gün yükledim bütün ikinci elciye vereceğimiz eşyaları 2 aydır kızımdan boş kalan arka koltuğuna, yanlardaki ceplerine, ayrılığın kaçınılmaz olduğunu anladıysa da, yine de şikayet etmedi. Onu aldığımız krinkleloop dükkanına gittik (hayır amacıyla kurulan bu ikinci el dükkanları, eskilerinizi bedavaya alıyor, onları bakımdan geçirdikten sonra cüzi fiyatlara satıp, fakirlere ve muhtaçlara yardım ediyor), önce arka koltuğunu, ceplerini boşalttık, sonra da Tonto’nun (kilidinin) anahtarını verdim oradaki görevliye, öyle boynu bükük vedalaştık, az ilerideki otobüs durağında beklerken o hala bana bakıyordu.

 

 

 

 

Başka ne mi diyecektim? Eşyalara bağlanırım (because you can not disappoint a picture – Troy). Sevdiğim insanlar için iyi şeyler düşünmeyi, onları düşünmeyi, onlarla vakit geçirmeye tercih ederim. Telefon çalınca canım sıkılır, e-mailleri kaale almayan insanlara bile 5 e-mail atarım 1 kez telefon açana kadar, sonrasında üzüle üzüle ararım mecbur olduğumdan. Böyle olan bir tek ben de değilim. zaman değişiyor, çekinik, ibiş, nazik kibar ince zevkli empati dolu çekingen erkekler olduk ki 2000 yıl öncesinde Sokrates bize "aman, sakın ha!" demişti, birkaç yüz yıl önce de Şopi de zokayı yutmuş idi. Halbuki en su katılmamış evrimci bile söyleyebilir bize, bu yol yol değil, amanın erkekler!

 

 

 

 

– Müzik eğitimi kendine uygun bir beden eğitimi ararken, acaba geçici hastalıklar dışında hekimliği lüzumsuz kılacak bir eğitim yolu bulamaz mı dersin?

– Bulur bence.

– Gençlerimiz idmanlarında, çetin talimlerinde, beden gücünden çok içlerindeki coşkunluk gücüne dayanacaklar, onu geliştirmeye çalışacaklar. Yiyeceklerini, çalışmalarını düzenlerken, bildiğimiz atletler gibi, yalnız beden güçlerini gözetmeyecekler.

– Çok doğru.

– Peki öyleyse, Glaukon, müzikle jimnastiğe dayanan bir eğitim yolu kuranlar, birçoklarının sandığı gibi, biriyle sade bedenimizi, ötekiyle yalnız içimizi eğitmek amacını gütmezler, değil mi?

– Hayır.

– Herhalde ikisinin de amacı, daha çok kafamızı yetiştirmektir.

– Peki ama nasıl?

– Ömürlerini jimnastikle geçirip, müzikle ilgileri olmamış, ya da tam tersine, öüzikle ilgilenip bedenlerine bakmamış kimselerin ne hallere düştüklerini bilmez misin?

– Anlamadım, hangi hallere demek istiyorsun?

– Birileri kabalığa ve sertliğe, öbürleri yumuşaklığa ve gevşekliğe düşüyor demek istiyorum.

– Doğru, yalnız bedenlerinin gelişmesiyle uğraşanlar gereğinden çok sert, yalnız müzikle uğraşanlarsa, kendilerine yakışmayacak kadar gevşek oluyorlar.

 – Oysa ki, sertlik insanın içindeki coşkunluktan gelse bile, eğitim yoluyla yiğitliğe çevrilebilir. Ama bu sertlik aşırı bir hale gelirse, çekilmez bir kabalık doğurur.

– Bence de öyle.

– Yumuşaklıklsa filozofça bir tabiata vergi değil midir? Ama o da, aşırı bir hal alırsa, gereğinden çok gevşeklik doğurur. Bu huy güzelce geliştirilirse, ölçülü bir yumuşaklığa götürür.

(…)

– Dört bir yanımızdan zurna sesi gelirse, kulaklarımızdan içimize oluk oluk, yumuşak, tatlı, hüzünlü makamlar akıtılırsa, bütüm ömrümüz türkü mırıldanmakla geçer. En büyük keyfi türkü söylemekte bulursak, içimizdeki sert coşkunluk, demirin ateşte yumuşadığı gibi yumuşar. İşe yaramaz, kaba bir şeyken yararlı bir hale gelir. Ama böyle sürüp giderse, bundan bıkacak yerde kendimizden geçersek, içimizdeki bu güç büsbütün yumuşar, erir. Sonunda yiğitliğimiz de yok olur. İçi bu derece gevşemiş bir insandan da sünepe bir savaşçı çıkar.

– Doğru.

– Hele insan doğuştan coşkun değilse, bu gevşeme daha da çabuk olur. Ama, doğuştan güçlüyse, duygularındaki coşkunluk gitgide azalır, olur olmaz yerde kırılır, gevşer, patlar, söner. İçindeki ateş acılığa, geçimsizliğe çevrilir.

– Böyle olur tabii.

– Peki tersine, yalnız jimnastikle, iyi yemek içmekle uğraşır da, ne müziğin, ne de felsefenin semtine uğrarsa ne olur? Başlangıçta beden gücü güvenini arttırıp yürekli bir insan olur.

– Herhalde.

– Peki ama, bu insan jimnastikten bşaka bir şey yapmaz, hiçbir zaman bilim ve felsefeyle karşılaşmazsa ne olur? İçinde öğrenme isteği olsa bile, öğrenmenin tadına varamadığı, hiçbir araştırmaya merak sarmadığı, ne sanatla, ne de müzikle uğraştığı için bu isteği zayıflar, körlenir, sonunda yok olur.

– Öyledir.

– Böyle bir insan, düşünceye ve söze düşman, müziğe yabancıdır. Sözle anlaşamaz. Bir hayvan gibi her şeyi zorla, kabalıkla elde etmek ister. Ömrünü, bilgisizlik ve budalalık içinde, ölçüden düzenden yoksun olarak geçirir.

– Haklısın.

– Demek ki, Tanrı insanlara müzikle jimnastiği ne sadece kafasını, ne de sadece bedenini eğitmek için değil, onlarda coşkun bir yürekle bilim sevgisi olsun diye vermiş olacak. İstemiş ki, insanın içindeki bu iki güç, iki tel gibi bir gerilip, bir gevşetilerek düzenlenebilsin.

– Öyle görünüyor.

(Platon, Devlet, s105+, çev: S. Eyüboğlu, M.A. Cimcoz, İş Bankası Yayınları)

 

 

Bir de, Şopi’de olması lazım, nasıl da insanın kendini geliştirdikçe daha üst sanattan zevk almaya başladığına dair düzülen övgüler vardı, çok aradım, hiç bulamadım. Onun yerine zavallıcığın hakikaten son derece acınası (başka sıfatlar kullanmıştım ki, saygımdan sildim) yazdığı bir kitabı olan Cinsel Aşkın Metafiziği’nde şunları buldum:

 

Cinsel sevginin temelinde yer alan mülahazaların ikinci kümesi manevi niteliklere dayananlardır. Burada, bir kaının evrensel olarak bir erkeğin ruhunun yahut kişiliğinin niteliklerince cezbedildiğini görürürz, bunların her ikisi de babadan tevarüs edilir. Kadınlar, irade sağlamlığı, kararlılık, cesaret ve belki de dürüstlük ve iyi kalplilikten büyülenirler. Buna mukabil zihnifikri niteliklerin kadınlar üzerinde doğrudan yahut içgüdüsel bir gücü yoktur, bunun çok basit bir sebebi vardır, çünkü bunlar babadan devralınan nitelikler değildir. Erkekteki zeka eksikliğinin kadınlara bir zararı dokunmaz; doğrusu fevkalade bir zihni üstünlük, hatta deha, anormallik olarak kadınlar üzerinde olumsuz bir etki bile doğurabilir. Bu sebepten ötürüdür ki, kadınların sık sık budala, çirkin ve kaba saba bir erkeği iyi eğitilmiş, zihni nitelikleri yüksek, nazik bir erkeğe tercih ettiklerini görürüz. Aşırı derecede farklı mizaçlara sahip insanların sözgelimi kaba saba, güçlü kuvvetli ve dar kafalı bir erkekle, ziyadesitle duyarlı, ince düşünceli, kültürlü, estetik beğeniye ve benzeri niteliklere sahip bir kadının ya da fevkalade bilgili, görgülü ve dahi bir erkek ile kuş beyinli bir kadının, çok kere aşk için evlenmelerinin sebebi budur.

(Schopenhauer, Aşka ve Kadınlara Dair, s54, çev:Ahmet Aydoğan, Say Yayınları)

 

Hani, böyle bir şeyler hakkında bir şeyler söylersiniz (söylerim), etrafınızdakilerin de hoşuna gider, gaza gelir coşarsınız, sonra kendinizi teknoloji dediğimiz şeyin (adıyla söyleyecek olursan transistörlerin) 1940’larda uzaylılar tarafından getirilmiş olduğunu düşündüğünüzü yumurtlarsınız (ya da aslında Ay’a 1969’da ayak basılmadığını, ya da başka türlü bir inciyi). Amerikan dizileri buna "didn’t have noticed until I said it aloud" durumu diyorlar, biz Türkler de "Geçmiş olsun".

 

Lise Felsefesi’nin -ki başlıca varoluş amacı insanları daha gencecik iken felsefeden soğutmak ve felsefenin pipoyla ilintili ve komik ve aptalca bir şey olduğuna inandırmaktır- temel sloganlarından biri olan "filozoflar yılları aşıp birbirleriyle konuşurlar!" loyloyunu "ç" ile yazılır halde çiddiye alacak olursak, Sokrates’in Şopi’ye bu lafları üzerine şöyle pek de nazik olmayan bir (el) kol hareketi çekeceği şüphesizdir. Bir de Gürer Efendi’nin tezinde çektiği bir numara vardır, onun el çabukluğu marifet makamında çektiği bu hınzırlığa kaş çatagelirim yıllardır: Sevgili Palpa, tezini iki alıntıyla açar (takriben 15 sene evvel gördüğümden, "aklımdan" "benzetim" yapacağım), birincisi günceldir, şimdi adını hatırlayamadığım bir amcanın "eski insanlar, depremi tanrıların gazabına bağlar, böyle bir durumda kurban murban keserlerdi" sözünü alıntılar, onun hemen altına da Seneca’nın (MÖ54 – MS 39 –hobaa, kaç yıl yaşamış bu amca ya? Kurşun borular keşfedilmemiş miydi onun zamanında? 8P)  gayet tektonik, bilimsel ve ilimsel açıklamasını koyar. Sanki biz bilmiyoruz "eski insanlar" tabir edilen beşir ile bu sefil (Caligula) istihza arasında temizinden 3000 yıl olduğunu (bunun benzeri bir şeyin de ayırdına geçen gün vardım, öylece kaldım, size de hatırlatayım, siz de şaşırın isterseniz, dilerseniz: ilk insanlar ~MÖ3000, dinozorlar 230 milyon yıl önce. Dünyanın yaşı: 4.5 MİLYAR YIL! yani kaç dinazor, kaç evrim, kaç insan, kaç medeniyet — inanmıyorsanız, açın Futurama’nın ilk bölümünde Fry hibernasyondayken arka planda gelişen olaylara bakın, yalan söylüyoruz sanki.)

 

Vaktiyle, Şopi’den bahsederken, aşağıdaki Bobiş resmini bulmuştum alakalı parametrelerle google images’a gittiğimde, geçen gün "gerçeği" ile karşılaştım (ilgilenenlere: aynı arkadaşın Schrödinger ve Kedisi temalı dövülesi eserleri de mevcut)

 

 

Atman ile Şopi

 

Son birkaç söz: Hala empatinin iyilik/kötülük tanımlamasının baş malzemesi olduğunu düşünüyorum. Başarılı insanları pek sevmiyorum. Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir. Ama bunun yanısıra, insanları tanıdıkça genel kalıplarının sıyırıp, sevebilişimi de seviyorum (misal Johnny Ramone, Eddie Vedder — sağcı bunlar deyu kestirip atmıyorum / Hakan geçen gün bir yazı yazmış idi -ki onun sitesini de o olduğunu bilmeden pek seçici RSS reader listeme almışlığım vardır- birkaç sağcı bilimkurgu yazarı ile ilgili, şimdi oradan aklıma geldi). Empati ~ iyilik gibi bir şeyler dedim, e ben çok mu iyiyim? Zararsız gibiyim daha çok, vaktiyle belirttiğim gibi: kötü olmayışım kötülük yapamayışımdan kaynaklanıyor olabilir (gibi gibi) (ama o zamanlar kafamda pembe kask olduğundan kelli, pek dinletemedim sanırım kendimi).

 

Bir sürü imla hatası vardır kesin, düzeltirim yarın öbürsü gün. Gürer Beyciğimin deyişiyle: Ööeeh! (Meh..)

Peaks and Recreation

Emir ve Gurer ve diger tum kotu kalpli iyi insanlar/dizifiller icin geliyor: Peaks and Recreation!

Peaks and Recreation from Charles Pieper on Vimeo.

Sonradan (18/12/2011) edit:
Bu da Disket icin ozel:


Bir de, Beetlejuice hayvanligi var ki, Community’nin neden son yillarin en iyi dizilerinden biri oldugunu gosteriyor (Arrested Development filan falan kategorisinde) bu esprinin her bolumu bir sezondan – yani 3 sezon span eden bir espriden bahsediyoruz (oy oy!)

yalnız turist.

Yalnız gezince fotoğraf çekmek epey hüzünlü bir işe biniyor. Bunun farkına eskiden tam olarak varmamıştım, hatta şöyle anlatayım:

Bir zamanlar Hasan Safkan adında, motosikletiyle Afrika’yı, oradan da Portekiz’i ve başka yerleri gezmiş iyi kalpli bir adamcağız vardı. Gezi notlarını çok güzel bir tasarımla sunduğu “Kuzey Afrika’dan Portekiz’e, ordan eve…” kitabında toplamıştı. Özel basım koşullarından ötürü fiyatı görece yüksek olan kitabı çok istesem de edinememiştim (95?) lakin oradan bir fotoğrafı beni derinden vurmuştu:

Bütün resimlerinde tek yol arkadaşı motosikleti de vardı çünkü Hasan Safkan yalnız bir turistti. Yıllar sonra, o sıralar ilgilendiğim ama çok uzun bir zamandır burun kıvırdığım, gezi notları da yayınlayan bir yazara yazdığım mektupta serzenişte bulunmuştum “niye her gittiğin yerde çekilen fotoğrafında sen de varsın, Hasan Safkan’ın mesela, hiç böyle bir ihtiyacı olmamıştı…” diye (mealinde).

İnsan, bir resim çektiği zaman, onu bir şekilde kendisine, orada bulunmasına mal etmek istiyor, hele de internette aynı açıdan çekilmiş halihazırda onlarca fotoğraf varken, bir fark katmak istiyor. Hande’ye bu düşünceyi gözeterekten gibicesine “Dimbles*“ı hediye etmiştik. Bense bu Prag gezimde öğle molalarında yaptığım kaçamak şehir merkezi gezilerinde bir iki resim çektim çekmesine ama gelin görün ki, tatsız resimlerdi bunlar, internetten arasam daha da iyileri bulunabilecek resimlerdi. Kimseden de beni çekmesini istemedim, işte o burun kıvırdığım yazarda eleştirdiğim şeyi kendime hiç konduramam (bir de turistler arası dayanışma vardır: siz onların resmini çekersiniz, karşılık olarak onlar da sizinkini). Arkadaşların resimlerini çekmek keyiflidir, şehir arka planda takılır.

Niye yazıyordum ki ben bunları? Prag’da, kaldığım pansiyonun bir 300 metre ötesinde mimar Adolf Loos‘un Müller Evi vardı, bizim mimarlara nazire olsun diye resmini çekeyim istedim, kendimi de koyayım dedim, sonrasında photoshop’la havaya kaldırdığım ellerimin arasına üzerinde “süslemek cinayettir!” yazılı bir pankart konduruverecektim (bütün bu mimar muhabbetlerini tabii ki Bengü’den öğrenmiş idim). İşte o (şu) iki resmi, fotoğraf makinesinin otomatik zamanlayıcısı ile çektim: önce bir trabzanın üzerinde dengede tutup, ayarı yaptım (ayar = ev tamamıyla görünüyor mu ve ben nerede durursam düzgün çıkarım), sonra bastım düğmeye, bir yandan da sayıyorum (10’a kadar).

 

Resimlerden de göreceğiniz üzere, iki kere yaptım bu işi. İşte o zaman, o “sokaktaki manyak” performanslarımın getirdiği coşkunun hemen ardından aklıma getirdim yalnız turisti ve dahi Charlotte Chuck’ı ve yalnız başlarına resim çekmek durumunda kalan bütün sevdiğim insanları (2).

Gezmek, bir yerleri görmek güzel bir şey sanırım (kendime rağmen). Ama arkadaşları görmek daha da güzel bir şey. Şimdi bunu böyle yazdım ya, içimdeki öteki ben (top sakallı olan) hemen birtakım lafları yetiştirdi bana; bilirsiniz, bilmezsiniz, alınmışsınızdır, alınmamışsınızdır, ama öyle ama böyle, bu Türkiye ziyaretimizde Hande, Ekin ve Selma’dan başka kimseyle buluşmadım. Buluşamadım yazmak işi kolaylaştırsa da, doğru değil. İnsan içinde kötülük olmadan sevdiği biriyle buluşmayabilir mi? Koyu gri bir issue bu. Hemen isim de vereyim, madem başladım: en başta canım fkk’m Doğan, Zeynep, Onur, Betül, Löker, sonra tabii ki Seyfettin. Seinfeld’in son (2) bölümünde içlerinden birinin (Elaine) bir arkadaşını araması gerekmektedir ama her seferinde bir şey olur, en sonunda “ayıp etmiş olmak” sınırından geçerler. İşte en sonda, bunlar hapse atılmışken ve sadece bir adet telefon hakları varken, Elaine arkadaşını şimdi arayacağını söyler, ne de olsa, hapiste verilen o bir arama hakkı arama aleminin kralıdır. Ben de belki buradan ama o sebepten ama bu sebepten yaptığım donkey kong’luğu açık açık kabul edersem, bu günah çıkartma kabininden biraz daha hafiflemiş çıkabilirim diye düşündüm (bu tür metodların en etkileyicisi, Ümit Kıvanç’ın güzel kitabı “Yalnız Olmuyor”da vardır bu arada).

Şimdi aradım, bulamadım ama önceden de yazmıştım: tabii ki marifet değil ama bir gün geldi ve ben Doğan’la buluşmaktan çekinir oldum. Blogun genel seyrine uygun olarak, hemen dizilerden bir örnek vereceğim, Community, S02E16 – “Intermediate Documentary Filmmaking”: Troy, LeVar Burton’ın sıkı bir hayranıdır. O kadar hayranıdır ki, üç dilek hakkını şu şekilde kullanmak istemektedir:

“If I’m gonna get bequeathed upon… I’d like it to be a drum kit, or a signed photo of LeVar Burton. Those would be my top two wishes. My third wish would be a million wishes. But I’d just use them all on a million signed photos of actor LeVar Burton.”

(Türkçe çevirisini vermeden, böyle İngilizce’sini patada salladıktan sonra kendime kızıyorum, o yüzden: “Eğer dileklerim gerçekleştirilecek olsaydı… Bunun bir davul seti, ya da LeVar Burton’ın imzalı bir resmi olmasını isterdim. Bunlar ilk iki dileğim olurdu. Üçüncü dileğim bir milyon dilek hakkı olurdu. Ama onların hepsini de aktör LeVar Burton’ın bir milyon imzalı fotoğrafı için kullanırdım.”)

Çünkü, “you can’t disappoint a picture” (“Bir resmi hayalkırıklığına uğratamazsın”).

Bu şiddette olmasa da ve bu kadar tek taraflı olmasa da, bu doğrultuda bir şeylerdi beni Doğan’la buluşmaktan alıkoyan (ki ne kadar ayıp iki arkadaş arasında, biliyorum, biliyorum). Sonra, işte bir de Doğan’la biz bambaşka zamanlarımızın tanığıydık, şimdi -teşbihte hata olmaz- iki kel, göbekli, evli ve çocuklu adam olarak neyden bahsedecektik Allah aşkına? Onun Proust’u, benim Murakami ne derece geyik malzemesi olabilirdi ki. Yazınca daha iyi olmuyor ama zaten yapacağımı yaptım. Filmlerde olur ya, klişe tabirle “geçmiş için bugün ve yarın feda edilir”, ne kadar da yanlış bir şeydir ve her filmin sonunda karakter yaptığı şeyi anlar ve film mutlu sona bağlanır, yok öyle yağma.

Biz HitNet’çilerin göğsümüzü gere gere övündüğümüz şu “Pause tuşuna basılmış arkadaşlıklar” mevhumu vardır ya [1,2,3], o galiba o arkadaşlar sizle pause ederken kendi aralarında şarkıya devam ettiklerinde işler bozuluyor, buzlar bir yanda çözülmüşken diğer yanda daha bir sertleşiyor, bir araya gelindiğinde herkes farklı yansımalar görüyor, siz onların farklı yansımalarına alışamıyorsunuz, hayat devam ediyormuş meğer!, onun farkına varıyorsunuz, bir garip oluyorsunuz.

Neyse ki, şükür ki, habis olan sadece benim. İçimi bu farkında olmanın kurtları yerken, vicdan azabı ve kendimi suçlamakla uğraşırken sözgelimi Löker’den sıcak kucak dolu bir mesaj, Seyfettin’in öyle bir şey olmamışçasına, alınmamışçasına mesajları (ki Seyfettin’in durumunda pause tuşu yok ama yeniliğin getirdiği farklılık vardı) bir anda Brezilya’ya çeviriyor meydanı. Ne mutlu bir şey insanın iyi insanlarla çevrili olması. Nasıl başladım, nasıl bitirdim ama çok teşekkür ederim iyiliğiniz için. Telefonla konuşmaktan ödüm patlıyor zaten (dün bir arkadaşım hatrımı sormak için aradı, “telefonla konuşmaktan hoşlanmıyorum, o yüzden kapıyorum, e-posta ya da SMS gönderirim” diyebileceğimin az altı bir samimiyetimiz olduğundan konuşmak durumunda kaldım (sanırsınız ki lütufta bulunuyorum), konuşma bittiğinde bütün enerjim tükenmişti. Buluşmalarda ise buluşana kadar offlayıp pufluyorum ama buluşma gerçekleştiğinde ve sonrasında mutlu olmuş olduğumu fark ediyorum ama ah o buluşana kadarki stres (neyin stresi? ne olacak, neyden korkuyorsun be adam!).

Garip bir şey oluyorum (oldum), hoşuma gitmiyor ama farkındayım. Bilgisayar toplumu, sanal temaslar, biliyorum bunları, biliyorum da garip geliyor hala. Arasam bulurum psikolojik bir tanım, bulmak istemiyorum.

(Mutlu bitirelim)


İyi kalpli insanlar, HitNet Zirvesi, ’98+, Fotoğraflar: Löker
(buradaki insanların bir kısmı artık görüşmüyorlar)

Bir de, Alex’i hazır görmüşken fotoğraflarda ve Eki de hazır geçen gün (dün?) “yıllardır görüşülemeyen arkadaştan linkedin mesajı – böyle giderse linkedin’i bile sevicem…” diye tweetlemişken, ben de geçen gün (dün?) Alex’ten Linked.in vesilesiyle haber aldım, yazıştık, yazışacağız, çok güzel oldu. (İdris?)

Sururi ve kaliteli sucuk. ya da kulak göz ve boğaz.

Hint asıllı yazar, Orhan Pamuk’un sevgilisi Kiran Desai’nin The Inheritance of Loss‘unda, para biriktirmek üzere Amerika’da kaçak çalışan bir Hintli karakter vardır. En ucuzundan aldığı pilavı yerken, pirincin Hindistan’ın en pahalı pirinci olduğunu görüp, “şu feleğin işine bak”ımsı bir şeyler düşünür: neticede Hindistan’ın en zenginlerinin yiyebildiği işbu pirince, Amerika’nın en fakirleri bile burun kıvırabilmektedirler.

Pipo içerken, pipoyu içerdim. Bir pipoyu içtikten sonra en az 2 gün dinlendiren, aralarda düzenli olarak bakımını yapan bir insan olamadım hiç. Ha bunun sonucunda kaç pipoyu haşat ettim, dumandan çok kurum çektim orası ayrı ama pipoyu pipo içmek için içtim. Şimdi bana piposever bir arkadaş diyecek ki “ah bir bilsen neler kaçırdın o bakımı yapmamakla, bilmemne tütününü denememiş olmakla, bak ben sana hazırlayayım kendi en seçkin bilmemne ağacından yapılma pipom ve dahi bilmem nereden gelme tütünümle, bir bak, bir daha başka bir şey içemeyeceksin…”, ben de ona diyeceğim ki “pipoyu bırakalı yıllar oldu ama içiyor olsam bile teklifini kabul etmezdim sanırım çünkü: 1. Farkı anlamayacağım, böyle bir hassasiyet ayarım yok; ve 2. Bana samimiyetle iyilik yapıyor olduğuna inansam bile yine de artistlik yapma, sinir olurum (ülen) gibi bir şey. Sonuçta, detaylara girmek gerekirse, o yıllardaki tercihim Captain Black Gold idi ama kaçak tütün piyasası sağolsun, küflü tütünden üzerine en adi viski dökülmüş ucuz tütünlere kadar geniş bir yelpazede patlaklık skalamı geliştirmişliğim vardır. Bu dediğim uç örnekleri tüket(e)memiş olsam da, yine de çıtayı hayli aşağılara çekmiş bir durumda idim.

Ekin anlatmıştı: onların bir arkadaşı gazoz konusunda uzman olduğunu söyleyip dururmuş, en sevdiği gazoz da -diyelim ki- Sprite olsun (bir aralar ben de kolanın kutudan mı ya da (tabii ki yeni açılmış) şişeden mi konduğunu anlayabildiğimi düşünürdüm mesela), işte bir gün bunlar da bıkmışlar, “haydi,” demişler, “seni bir test edelim: bak bu bardaklardan birindeki sprite, diğerindeki 7up” (ki onların örneğinde ikisi de birbirine yakın tatlar içeren ve şimdi hatırlayamadığım markalardı). Kızcağız bir ondan bir bundan birer yudum almış, düşünmüş taşınmış ve birini gösterip, “sprite işte bu” deyince ona müjdeli haberi vermişler: ikisi de aslında uludağ imiş.

Hep şükrederim: kendimi bildim bileli, hiç de öyle rafine bir zevkim olmadı, pek çok zevkim olsa da. Çay tiryakisi olmama rağmen (günde en az 1.5 litre çay içmekteyim), gerek Lipton (Hollanda’da), gerekse Twinnings (İspanya’da) uzunca bir zamandır her işime koşuyorlar. Hollanda’da yarı-artistik birkaç çay dükkanı vardı Simon Levelt diye, oradan oraya özgü “Delftse Blauw” alırdık, Earl Grey alırdık, bir de bir keresinde beyaz çay almıştım Gökhan’ın tavsiyesiyle ama İspanyalılar çay diye bir şeyi bilmediklerinden, buradaki hepi topu iki adet çay dükkanına girdiğinizde -hele de The Tea Shop’a- aman Allahım! sanırsınız ki İngiltere’den bizzat kral ve kraliçe gelmişler, tezgahtar önlüklerini üstlerine geçirmişler, lütufta bulunuyorlar. Bizim Türkiye’de bir “kaçak çay”ımız vardı, bir de Çay-Kur’un Rize çayı (sonradan bir de tomurcuk’un earl grey’i çıkmış idi), alemin kralından çok çay keyfi yapardık, kime bu artistlik be bezirgan? (Bezirganın ne demek olduğunu bu cümleyi okurkene bilen var mıdır bu arada? Ben değil (“not me” özentiliği – kimin amerikan ingriş özentiliği ve iki baş parmağı var? 8P) ).

Geçen hafta misafirliklerine gittiğim iki profesör de çay tiryakisi idiler. Her biri abartacak olursam benim maaşıma denk çeşit çeşit poşetlerde çeşit çeşit çaylar vardı, her çay pakedinin üzerinde Hindistan’ın hangi bölgesinden geldiği, kaçıncı flush (artık her ne demekse) olduğu ve annesinin kızlık soyadı bilgileri yer alıyordu. STGFOP filan neymiş, ilk onlardan öğrendim (aman hemen gidip bakın wiki‘den, siz de eksik kalmayın, ben satoriye ulaştım sanki öğrenince!). O kadar rafine, o kadar süper çayları içtim de ne oldu? Hiç. Akşam pansiyona döndüğümde keyifle salladım Twinnings Earl Grey’leri, üç mum yaktım, seyrine baktım.

Müzik deseniz, onda da durum çok farklı değil, gururla kulaklarımın 64kbps olduğunu söylerim. Öyle işte, anlamıyorum, bana yetiyor. hi-fi’ci arkadaşların yanında gaza geldim mi, gelmedim ama farkı biraz anlar gibi oldum ama o kadar. Görüntü deseniz, 600×300 küsür(ish), 15″ laptop’ın monitorü hiç sorun çıkarmıyor. Bir süredir (televizyon aldığımızdan beridir 8) televizyona gönderip (32″) oradan izlesek de, 720p olayına girmiyorum. Bir keresinde, (22 dakikalık standard) bir dizinin (Modern Family) standard çözünürlükte (175MB yapacak şekilde olan) bir bölümünü bulamamıştım da, mecburen 500 küsür MB’lık yüksek çözünürlükteki halini indirmek durumunda kalmıştım. Bengü’yle bakmış bakmış bakmıştık, bir fark görememiştik (“o derece”). E ben bunu sonuçta birtakım arkadaşlar (OBM) gibi projektörle seyretmeyeceğim arkadaşım, hem öyle olsa ne olacak? Ya, bir keresinde Raising Hope’un 1 GB boyunda bir versiyonunu gördüm — kim ne yapar o diziyi o çözünürlükte? Yapımcısı Greg Garcia görse, bilse hüznünden ağlardı herhalde, açık söylüyorum… Fotoğrafta da öyle: Barış geçen yılbaşı Ece’nin bir resmini çekmişti, geçen gün bakarken fark ettik, resmin arka planında (ve epey arkada) kitaplık da çıkmış – 1:1 oranında bakınca, 1 santimden az kalınlığa sahip kitabın sırtını okuyabiliyorsunuz, ya bu kadar da olmaz ki arkadaşım…

Youtube’den müzik dinleyebiliyorum, herhangi bir süpermarketten çay ve tabloların röprodüksiyonlarından (internet baskısı) da keyif alabiliyorum. Buyum ben!(*)

Aslında bütün bunları yazmaya iten, dürten asıl olay, uçağın kataloğunda gördüğüm şu ürün oldu:

Bu bir kurşun kalem ve 395 dolar! Tamam, kronik mülkiyet düşmanlığım vardır, her zaman oldu, ama bu onu bile aşıyor… Bu kalemi alanları bir şey yapmalı…. ama nasıl bir şey, öyle böyle değil! Bunu yazarken, bir de şu kilosu 1000 dolardan başlayan çikolatalar geldi aklıma, baktım internetten, işte Noka, Knipschildt, Delafee filan. Ayıp şeyler yazacaktım, yazmadım. Sokrates’la konuşuyorduk geçen gün, “Soki,” dedim, “bizim Devlete böyle kalemlerle çikolataları alan zenginleri yakalayıp getirelim, önlerine bir pahalısını, bir de normalini koyalım, pahalısını bulamazlarsa da eşek Kudüs’ten gelinceye kadar kalın damarlı odun sopayla dövelim…” Sokrates güldü, “hakkın var Emre,” dedi, “yalnız, Ekinlerin yaptığı gibi yapıp, bütün seçenekleri normal mallardan toparlayalım…” çok güldük hakikaten o gün… Orijinaliyle kopyasını ayırt edemeyen adama kopyasını vermek mübah olmalı. Roald Dahl’ın galiba böyle bir hikayesi vardı, sonradan görme adam hayat tarzını değiştirmek için çok bilmiş uşak tutuyor, uşak da ona pahalı şaraplar aldırıyor, sonunda da ahçıyla evleniyordu (bilenler hatırladı, bilmeyenlere de spoiler olmadı).

—————————————————————————
(*)Yalan adam hamişi: Eh, bir yere kadar zira kokkola yoksa pepsi içmem, puroların kötüsünü içebilsem de (ki gençliğim güzel marmara’nın puro karşılığı olan “Marmara” ile geçti) içmem, burun kıvırırım (sentetik tütüne sarılmışları es geçerim mesela ama kuruluğa o kadar fit olmam, neticede onların direkt çarpacağını bilirim mesela).

Yaylalar…

Bildiğiniz üzere, şayet yurtdışında en az 3 yıldır çalışıyorsanız, belli bir ücret (5112 Euro) karşılığında, 21 günlük bir eğitimin ardından askerlik vazifenizi yapmış sayılıyorsunuz. Sayılıyordunuz. Yeni yasa ile 21 günlük eğitim kaldırıldı, ödenmesi gereken tutarsa 10000 Euro’ya çıkartıldı. Çıkarılacak. Zira, salı akşamı meclisten geçirilen yasa tasarısı, yürürlüğe girmek üzere Cumhurbaşkanı’nın onayını bekliyor.

Akademisyen olmanın getirdiği bir faktör de, askerliğin siz üniversitede okuduğunuz müddetçe erteleniyor olması idi (yine de bir yaş sınırı vardı: 30’unuzdan sonra daha fazla erteleyemiyordunuz). O sıralar bu imtiyaz hayli cazip gelse de, doktoradan sonra büyük ihtimalle evli ve çocuklu oluyor, dahası doktora dereceniz, kısa dönem er olmanızın da önünü kapayan bir olguya dönüşüyor.

İşte ben de, doktoradan sonra yurtdışında araştırmacı olarak çalışmaya başlayınca, dövizle askerlikten faydalanmaya karar vermiştim. 2 yıl Hollanda, ondan sonrasında da 2 yıl İspanya’da (buradaki ikinci yılımı dün doldurdum bu arada) çalışmışlığım olduğundan, konsoloslukla da görüşmelerde bulunuyordum (yurtdışındaki çalışmalarımı iki ülkeye bölmüş olmam ve Hollanda’da (iç meselelerde) bürokrasinin olmayışı işlerimi biraz zorlaştırdıysa da, en nihayet bu temmuz ayında Hollanda’dan gerekli belgeler geldi. Başvuruyu tamamlamak için şahsen Madrid’e gitmem gerekiyordu ama Ağustos’ta burada her yer tatildi ve gitmem ve hazırlamam gereken konferanslar vardı (aka “Salı sallanır”), Eylül’de Türkiye ziyaretimiz oldu (aka “Çarşamba çarşafa dolanır”), Ekim’de üniversitedeki çalışmalar yoğunlaştı (aka “Perşembe ???”), Kasım’da gidecektim Madrid’e ama Prag işi vardı. Prag’tan dönünce Aralık ayında mutlakaydı ama.

Ben Prag’dayken, salı günü (22 Kasım) yasa tasarısından haberim oldu. Başbakan, detaylarıyla tasarıyı anlattıktan sonra o gün TBMM başkanlığına teslim edeceğini bildiriyordu. Önce tabii çok kötü oldum – 5000 Euro az buz bir rakam değilken, bir anda 10000 Euro sözkonusu olmuş idi. Sonra, çok şükür hemen her zaman yapabildiğim üzere, sağlığımızın ve birlikteliğimizin yerinde olduğunun bir kez daha ayırdına varıp, “sağlık problemi değilse, problem değildir” şeklindeki mottoma bağladım (yapabilecek pek bir şey olmayınca, daha fazla düşünmenin de bir faydası olmuyor — entelce söylemek gerekirse, Wittgenstein’dan tüm sevenler için geliyor: “insan konuşamayacağı şey hakkında susmalıdır.”). Surat asıldı tabii ama dediğim gibi… Hayırlısı olsun dedik, konuyu kapattık.

Prag’dan cumartesi günü döndüm, pazar günü de, tasarının halen görüşülmediğini öğrendim. Pazartesi günü konsoloslukla yazıştım, onlardan da olumlu cevap alınca, o gece Madrid’e yola çıktım (Bilbao – Madrid ~== İstanbul – Ankara). Sabah 6.30’da Madrid’de otobüsten indim, konsolosluk 10.00’da açılıyordu. Beni o kadar iyi karşıladılar, sağolsunlar o kadar yardım ettiler ki, yıllardır konsolosluklardan feleğin çemberinden geçer gibi geçen ben şaşkınlıktan kalakaldım (tabii Rotterdam’da 4 günde 1000 adet benim gibi son dakika dövizle askerlik başvurusu yapan kişinin olması da farklı coğrafyaların yoğunluğunu gözler önüne seren bir kriter).

çok yazdım, ciddi gibi yazmış oldum, olmadı. Sonuçta, sonuç olarak, sonuç tarafından (M. Luther King) diyeceğim odur ki, tekrar sağolsunlar, Madrid’deki arkadaşların ilgisi, yardımı ve çabasıyla o gün başvurumu neticelendirebildim. Buraya (Bilbao’ya) salı gecesi döndüm, çarşamba doktora, perşembe check-up’a, cuma önce check-up’ın sonuçlarını almaya, ardından tekrardan doktora gittim, sağlıklı olduğumu onaylattım, akşam 4 gibi kuryeyle sağlık yoklama formumu da konsolosluğa gönderdim, artık hayırlı haberi bekliyorum (hayırlı haber: eski hesaptan (5000 küsür euro) ödeme yapıp, 21 günlük eğitimden de muaf olmak. Gerçi 21 günlük eğitim işin ikincil bir boyutuydu, beni asıl korkutan o fazladan 5000 euroya takılmaktı… Haberler geldikçe haberdar ederim tabii. Şu bir haftanın, bankalar olsun, doktor olsun daha bir sürü detayı vardı ama dediğim gibi, mesajın yazbenisi pek olmadı. Hayırlısı artık.

vice, not versa.

(ya da: shaken, not stirred)

“A Beautiful Mind” filminin bonus malzemelerinden birinde, filmde kullanılan özel efektlerden bahsediliyor. İlgili videonun, 5. dakikasından itibaren de, “güvercin ve kız” sahnesine yer veriliyor. Filmde, özel efektlerin kullanımı kendi başına epey ilginç – vaktiyle okuduğum Star Wars kitaplarından birinde (Heir to the Empire – Timothy Zahn) “General” Han Solo, tehlikeli bir adamla buluşmaya bir bara gider, adamla konuşurlar ederler, kalkarken adam Han Solo’ya der ki “sivil korumaların çok bariz idi, daha dikkatli olmalısın..”, Han da, “haklısın kardeş, ne yapalım, idare etmeye çalışıyoruz…” mealinde bir şey söyler, o “gizli” korumalara işaret eder, onlar da oturdukları masadan kalkarlar, hep birlikte mekanı terk ederler. Onlardan çok sonra, “asıl” gizli korumalar da masalarından kalkıp giderler. Filmdeki özel efektler de bu minvaldeydi, iki üç tane kör gözüme parmak efekti görünce insan burun kıvırıyor ama işte, bu girişte -konudan sapmamayı becerebilirsem- paylaşacağım örnekte olduğu gibi, esas oğlanların farkına bile varmıyoruz (eskiden, ben ilkokuldayken, “Balance of Power” diye bir oyun vardı, onun yazarı demişti: “Oyunun gerçek dünyadan eksikliklerini fark etmeye başladığınızda, oyun amacına ulaşmış olacaktır” deyu. Bir de klişe “Tanrının mükemmeliyetinin en büyük kanıtı ateistlerin varlığıdır.” hedesi).

İşte geçen gün tramvayda giderken (Prag tramvaylar şehri), aklıma geldi o sahne. Hani bu nacizane yazarınız (yours truly) kafayı pek bir takmış durumda ya şu “sanal ne, gerçek ne?” muhabbetine, ondan kelli, hoş bir farkına varış oldu, anlatayım, şöyle ki: (artık gerçek bir adamın hayatından aktarılan film ne derece spoil edilir, bilemem ama) şimdi John Nash şizofreniden muzdarip ya, buna bağlı olarak gerçekte olmayan kişilerle haşır neşir oluyor, işte bu kişilerden biri de Marcee adında, bir arkadaşının yeğeni olan küçük bir kız (ki aslında yok öyle biri). Filmi seyrederkden insan (ben) farkına varamıyor, Marcee’nin ilk göründüğü sahnede, Marcee bir parkta, güvercinlerin arasında neşe içinde koşuyor ama güvercinler ürküp koşmuyor (çünkü aslında yok öyle bir kız). Gayet ince, gayet de güzel bir detay (ama gelin görün ki, benim takdirim için visual effects for dummies takdimine ihtiyaç duyuluyor). Peki, görsel efekt, güzel, hoş ama işte bu noktada -benim için en azından- bir güzellik daha vuku buluyor: Filmde kız sanal, güvercinler gerçek. Halbuki gerçek dünyada (i.e. filmin çekildiği ortamda) kız gerçek, güvercinler sanal. Film, gerçekliği tersine çeviren bir aynaya dönüşüyor.

Yazmak istediğim diğer şeyin bunlarla hiç alakası yok ama kısa bir şey olduğundan onu da bu girişe dahil edeyim: Vaktiyle (2005’te) NTV’de Can Kozanoğlu ile Kanat Atkaya’nın hazırlayıp sunduğu, “Arka Sayfa” adında leziz bir program vardı. Hele de bir önceki cümlenin bağlantısında bahsettiğim Perihan Mağden’li olan bölüm nasıl keyif doluydu! Enternete baktım, birileri belki bir ihtimal bir yerlere koymuştur kaydını diye, yok, birileri koymamış ne yazık ki (belki -çok düşük ihtimal- bizde duruyordur kopyası, eve dönünce bakayım ama çok çok düşük ihtimal). Neyse, arada aklıma gelir “X ne yapıyordur acaba şimdi?” diye düşünürüm; bugünkü o X, Can Kozanoğlu idi işte. Ne yapıyordur acaba şimdi? Hayır, internete sormayacağım, böyle birinin ne yaptığını merak etmek vesilesiyle onu yad ediyor olmak da başlı başına güzel bir duygu/olgu.

İyi geceler, Emre Sururi ve 40 Haramiler.

Almanca öğreniyoruz ile the winter of our discontent…

Barış, dündü herhalde, favori filmlerimizden olan “Up in the air”den bir alıntı yaptı, ben hatırlayamadım ama şöyle bir şeydi:

“I stereotype. It’s faster.”

(ilgili kısma dair videoyu ve diyaloğun yazılı halini de buldum)

İşbu girişte de Almanlar hakkında konuşacağız arkadaşlar, kitabınızın 29. sayfasını açın lütfen. Evet, hazırsanız devam edebiliriz.

Almanlar, mühendis doğarlar, optimizasyona inanırlar ve buna bağlı olarak da verimliliğe çalışırlar. Her ne kadar aşırı duygulardan acı acı inlemiyor olsalar da, bu “vasıfları” sayesinde eşsiz bir özelliğe sahiptirler: kalplerini masanın üzerine koyup, biyopsi yapabilirler (aklımdaki terim otopsi idi lakin, otopsi ölülere yapılan oluyor, o yüzden biyopsiye boyun eğdim), duyguları analiz edip, habislikleri kolayca, hayli nesnel bir biçimde tespit edebilirler. Kim yapar bunu (hangi Alman evlatları?) tabii ki mahserin uc dulgeri, Schopenhauer, comezi Mann ve babaları Goethe (yine de Goethe’nin çok da hakkını yememek lazım, o, herhalde yaşlı oluşundan ötürü, arada duygulara teslim oluyor, bkz. Werther).

İki Almanca kelime var: Weltschmerz ve Sehnsucht. İsteyene, bir üçüncü olarak Schadenfreude’yi verebilirim ama yine de onun konuyla pek alakası yok (Pollyanna’nın ta kendisi desem, yeterli olacaktır). Ama eğer, Almanca olmasına gerek yok, yabancı kelime olsun‘a razı iseniz, ilk ikisinin kategorisinde, aslanlar gibi bir İngilizce kelimem var: Maudlin.

Weltschmerz, yapı itibarı ile dünya anlamına gelen “Welt” ile, acı anlamındaki “Schmerz”in birlikteliğinden peyda olmuş bir terim. Kafka gibi bir şey olmak, dünyadan bir hayır gelmeyeceğinin ayırdına varmak, geniş anlamda bir ümitsizliğe kapılmak. Bu noktada Sehnsucht’u (ki “Sehn” özlem çekmek, “Sucht” da müptela olmak anlamlarına yakın imiş) da yanına koyunca, buyrun buradan yakın (sehnsucht’ta nesne belirsiz bu arada, önemli bir detay olaraktan). Maudlin ise kendine acımak – diğer ikisi ile ilk nerede karşılaştım, bilemiyorum, büyük ihtimalle Şopi vesilesiyledir ama maudlin’i ilk olarak Camera Obscura’nin “My Maudlin Career”le duymuş oldum, peşinden de, aynı takibin sonucunda, C.S. Lewis’in kitabında (“A Grief Observed”) tekrar bir araya geldik.

İki sene olmadı daha, işte John Steinbeck’in “The Winter of Our Discontent“ini okuyup, beğenmiştim. Geçen gün, şöyle bir karıştırıyordum, rasgele açtığım sayfada şu girişi buldum, çok hoşuma gitti, detayları da hatırlamayınca, “haydin bir daha okuyayım” dedim:

(…) “Oh, come on! Live big. The personal friend of Mr. Baker can afford time for a cup of coffee.” He didn’t say it meanly the way it looks in print. He could make anything sound innocent and well-intentioned.

Yine kitabın sonlarına geldim, yine koklaya koklaya okuyorum. İkinci okuyuşta çok daha güçlü geldi kitap (yüzeyde olup biten olayları bildiğinizden, altlarında yatan kıssalara daha rahat dikkat edebiliyorsunuz). İşte, sondan birkaç önceki bölümde karakter “Weltschmerz”den dem vurunca (hatta daha da ileri gidip, “Welsh rats” esprisi bile yapıyor – zaten Ethan Hawley’i gözümde hep Capra’nın “It’s a Wonderful Life”ındaki Cary Grant olarak canlandırıyorum. Kitap, hafif ve hayli yerinde mistisizmiyle Iris Murdoch’ın “The Sea, The Sea”siyle kol temasında, ondan farklı olarak ahlak ve göreliliği ama daha da önemlisi, kötülüğü bilen tanıyan iyinin durumu ve kötülükle, kötülüğün zoruyla baş etmeye kalkınca, iyiliğin nasıl da ister istemez kirleneceği üzerine kafa yoruyor (ben sonunu umutla bitirdiysem de, Bengü daha karamsar bir yorumu tercih etmişti bu arada, ilginç bir detay olarak belirtmek istedim).

Bir de şöyle bir duygu/olgu/insan var: bir yere gezmeye gideceği zaman gidiyor oluşundan hoşlanmadığı için, surat asarak giden ama gittiği zaman da orada iyi vakit geçiren ve döndüğü zaman da “iyi ki gitmişim!” diyebilen bir insan/ın duyguları/bu olgu. Benzer şekilde, telefonu çaldığı zaman konuşacak oluşundan dolayı canı sıkılan, genellikle telefonu açmayan (“sonra, kendimi konuşmaya hazırladıktan sonra ararım…”) ama sonrasında, nihayet telefonu cevapladığında da, konuşmuş olduğuna memnun olan bir insan. Düşümde bir adam var. Benim mi, bilemediğim… Bir adam var diyorum, düşünüp düşümden ayrı kaldığım… Bir adam… [tabii ki sibelalaş, pıffft! yani.]

Ek: Üç filmden üç resim, konuyla uzaktan alakalı olaraktan.

Şimdi o ek resimleri koyunca da aklıma şöyle bir alternatif tanım geldi: düşünün ki, bir kabusun içinde bulmuşsunuz kendinizi ama öyle canavarlı, exploiter bir kabus değil de, gerilimli, suspense bir kabus, hayli de mantıklı, zaten bu mantıklı oluşundan ötürüdür ki, daha bir eziliyor hissediyorsunuz kendinizi. Sonra uyanıyorsunuz ama aslında uyanmıyorsunuz ve bu da bir kabus değil. (Richard Cheese söyleyişi ile okunacak:) Weltschmerz, ladies and gentlemen! (klavye solo başlar).

Sevgili Bahar’ın tumblr‘ından arakladım (orada daha bir sürüsü var: Beckett, TomWaits, ohhooo!)

Bir de umut: Ey Aztekliler, bugün bir kez daha ayırdına vardım ki, 2012 için en büyük umudum sizsiniz.

Milly, Molly and May -ya da- Florence, Beth ile Eleanor

Duymuşsunuzdur, duymamışsınızdır ama öyle ama böyle, Florence+the Machine’in ikinci albümü çıktı sonunda. Heyecanla bekliyordum, sonra beklerken uyuyakalmışım, hemşirem Anda’nım sağolsun, vaziyete uyandırdı beni, bir heves edindim, dinledim hemen.

Sonrasında “Yok,” dedim, “ilk defa dinledim ya, garipsiyorumdur, o yüzdendir…” Bir daha, bir daha. Olmadı sonra. İyi şarkılar var var olmasına ama Lungs’tan eser yok. Onun gibi ama onun altında, yeni bir şey yok, ya da ben bulamadım ne yazık ki. Sanırım bende böyle bir uğursuzluk var, nazar mı değdiriyorum, nedir. Böyle bir sürü vaka var. Imogen Heap – Eclipse, Dido – Safe Trip Home, başka?..

Mesela Zooey Deschanel, “She & Him” ikilisini vücuda getirdiği grubuyla 2 sene aralıkla, birbirine çok benzeyen iki albüm çıkardı, ilkinin adını “Volume 1”, diğerinin adını da “Volume 2” koydu, bütünlük sağladı, biz de aferin dedik, zevkle dinledik (yılları kontrol etmek için Wikiciğime gittiğimde az evvel (24 Ekim 2011) bir noel (neol) albümü çıkardıklarını da öğrendim, şimdi onu dinlemeye başladım sayenizde, sağolun, varolun.

Bu girişte şimdiye dek okuduklarınızı evvelsi gün yazmış idim, sonra daha da yazacağım şeyler var ama zamanım yok diye, beklemeye koymuştum, şimdi az evvel açtım, düşündüm düşündüm bulamadım — yazıyordum ki başlığı gördüm.

Beth Orton ile şimdi hatırlamadığım bir şekilde tanıştık. Kendisi orta yaştan hallice, çok tatlı bir hanım. Şimdi tam benim tipim yazıp da başımı belaya sokacak değilim ama sonuçta minyon, kızıl, çilli ve de yeşil gözlü, wispish, impish, elvish hanımlar da daha bir (pek!) sevimli oluyor, yalan mı? İşte ben de Beth Orton’u kliplerinde zevkle izliyorum izlemesine de, pek de dinlediğimi söyleyemeyeceğim, hatta genelde sesi kapatıyorum (sesi kötü olduğundan değil ama şarkıları beni pek açmıyor). Yine de, ucundan azıcık azıcık dinleyerek başladığım son dönem şarkılarından “Conceived“i mesela artık baştan sona dinleyebiliyorum, hatta çalma listeme bile aldığım oluyor (bendeki bu Beth Orton olgusunu Bengü’ye anlatmak üzere klibini açtığımda, daha fazla açıklama yapmama gerek kalmamıştı çünkü o klip, benim karşısında olup da dalga geçtiğim neredeyse bütün iyi kalpli insanlıkları bünyesinde barındırıyor — kuklalar dahil! 8) Seyfettin’in kulakları çınlasın, onun “dinleye dinleye sevdiği şarkılar” kategorisine aday.. 8)

$izoSuru vesilesiyle bu indie dalgasına karıştığımda, Fierry Furnaces adında bir gruptan da haberdar olmuş, ammavelakin açık söyleyeyim, pek beğenmemiştim. Sonra Georgina (ki canı çok sıkkın değilse her gün bir şarkı yollar facebook’a / benim twitter hesabına) Eleanor Friedberger diye birinin “My Mistakes” adlı bir şarkısını gönderdi, dinledim, ilginç/güzel geldi, bir bakayım dedim, bir baktım “Last Summer” adlı albümüne bu hanım kızımızın, gayet güzel, tipi de uygun (eh artık buraya kadar anlayamadıysanız bu Sururi şahsiyetinin ne menem bir müzik dinleyicisi olduğunu), dinlemeye koyuldum, dinledim de dinledim, benim favorim “I Won’t Fall Apart On You Tonight” oldu. İşte sonrasında öğrendim ki, Eleanor Friedberger meğer Fierry Furnaces’da kardeşi ile birlikte imiş, tekrar dinleyeyim bari dedim ben de bu grubu, tekrar beğenmedim (ama video klipleri (ki iki tanesini seyrettim, biri buzul tatil gibi bir temaya, diğeri de Easy Rider hakkında bir temaya sahipler) ilginç, dediğim gibi, kız da hoş).

Florence ile başladık, onun ile kapatalım… Albüm çıktığından beri arka planda, F+M sever arkadaşlarımdan olan H (Hande’nin H’si) ile G (Georgina’nın G’si) ile arka planda paslaşıyorduk, onlar da benim gibi, bu ikinci albümün, ilkinin ağırlığının altında fena ezildiğinde hem fikirdiler ama doğrusu ilk albümün hayatıma getirdiği güzellikler yüzünden bir türlü resmi medyada (i.e., bu blog) bu üzücü gerçeği ifşa etmeye yanaşmıyordum ama artık Seyfettin de albüm hakkındaki benzer izlenimlerini paylaşınca, araştırmacı magazin gazeteciliğinin kutsal ilkeleri doğrultusunda, kendimi daha fazla tutamazdım. Yine de: albümü aralarda baştan sona dinliyorum (daha çok ne bu albümden, ne de diğer albümden olan “Heavy in your arms“ı dinlesem de), kötü bir albüm değil tabii ki ama keşke ilk albümün üzerine bir şeyler katabilmiş olabilseydi, aynı terennümlerle bizi baş başa bırakmasaydı. Yoksa dinledikçe sevilmez mi? Elbette sevilir, fakat bizim dileğimiz, “Happiness, hit her like a train on its tracks” gibi dakika bir, gol bir atışıyla vurulup, serseme dönmekti (sen ne diyorsun bu konuda Selma? Bir F+M sever de sensin).

Bir de, bir de bu ikinci kısmın başından beri çaktırmıyorum ama yaklaşık 3 saat kadar evvel, bir haftalık iş ziyaretimi gerçekleştirmek üzere Prag’a geldim, şirin mi şirin bir pansiyondaki odamdan yazıyorum bunları. Prag’a ilk ve son olarak bundan 7 yıl önce (2004), doktora yeterlilikten geçişimi kutlamak vesilesiyle Bengü’yle gelmiştik, bayılmıştık şehre, bu sefer çok istememize rağmen ailecek gelemedik, kısmet, ama inşallah bir dahaki sefere yapabiliriz. Before the Sunrise, Viyana’da geçer ya hani, ben onu hep Prag sanır, hep Prag diye düşünürüm. Çekleri çok severim bir de: Çekleri, Polonyalıları, Macarları, eski askerlere

Şarkıcılara ve şarkılara dair resim, link filan koyacaktım ama şimdi yorulmuşum biraz, beni mazur görün, sonra koyarım, olur mu?
Bibi lala,
EST

Hamiş: Albümler kötü diye, bütün şarkılar toptan kötü olacak diye bir kural yok… Mesela Dido’nun Safe Trip Home albümündeki Don’t Believe in Love, sonra F+M’in Ceromonials’ından (Seyfettin’in de favorisi olan) What the Water Gave Me, bir de Only if for a night (bu da Don’t Believe in Love gibi, aynı zamanda albümün açılış parçası, açılışları birkaç kere denediğimden, daha bir tutunuyorlar mıdır, nedir… 8P)

dünyanın bütün dizileri/tous les matins des mondes engloutis

Geçen gün dizi stokumuz (kast ettiğim 20 dakikalar yoksa soğuk, uzun kış geceleri için her daim el altında NX (Northern Exposure), Hustle ve Castle; bilinç altında da sözgelimi, The Burn Notice bulunduruyoruz) dibini çekince, Bengü’yle yeni dizi keşfine çıktık. Kraliçemin yazılarıyla şenlendirdiği 22dakika.org sağolsun, bir dolu bir şey öğrendik. Ondan öncesinde lil’ sis vesilesiyle haber aldığımız Wilfred‘ı (….!) ve Sui’ciğimin fişeklediği Episodes‘u bünyeye sindirmiştik (ikisi de farklı şekillerde de olsa öldürücü, sıkın dişinizi, yılın listelerine az kaldı, o vakit güzel güzel, uzun uzun, tıpış tıpış inceleriz elbet).

22dakika.org’un listesinden şu dizileri seyre daldık: Up All Night, The New Girl, Threesome, Free Agents.
Up All Night, sadece Will Arnett için bile seyredilir sanıyorduk, yokmuş öyle bir şey, Will Arnett gibi sonsuz bir ferahlık absürdite awkwardness şelalesini fıskiyesini harcamışlar, e ben daha ne diyeyim… Christina Applegate ne yazık ki istikrarlı düşüşünü sürdürüyor (poffidi poff… taa kaç sene evvel (20) Married… with children’da oynarken ettiğim evlenme teklifini kabul edecekti, bak şimdi ne oldu (dönsen bile dönsen bile bulamazsın beni bende…)). Bu arada, Arrested Development geliyor — 1 sezon + film olarak, darmadağın olacağız. Kocasından bahsediyorken, hanımına değinmezlik olmaz: bugün, posta kutumda amazon.de’den bir mektup buldum, “Jetzt neu: “Pawnee: The Greatest Town in America” von Leslie Knope” diyordu, artık nereden öğrenmişse zaaflarımı (bağlantısı da burada merak edene / biz Leslie’nin şiirlerinin olmadığı edisyonla ilgilenmedik). Up All Night’ı bıraktık neticede, ya çok kötüydü ama ya.

The New Girl, Zooey Deschanel, “It’s Jess!”. (Başka söze gerek var mı? An itibarı ile favorilerimizden). (“I sing a lot… <-Lionel Ritchie, Hello ritmiyle-> A-lot…”).

Threesome, inanılacak gibi değil ama, iddiasız bir biçimde gelip, o da zirveye yakın bir yere oturdu. “Bazen,” diyorum, özellikle Wilfred’ı ve bunu seyrederken, “gel de bizim gibi normal, munis(?) Taşcı familyasının bu dizilerde gülmekten göz yaşlarına boğulduğuna hayret etme!”. Black Books filan neyse, onlarda böyle bir tepeden bakma, entel dantel göndermeler vardı ama Wilfred yahu! İt. Ayrıyeten, bugün web’de harıl harıl Threesome’ın yeni bölümünü ararken, her gördüğüm motora sorarken, artık adres kısmına “t” harfini basmamla birlikte, çeşitli “threesome” siteleri çıkıveriyor (ama diziyle alakalı, ama alakasız). Firefox sync kullandığımdan, hocam yanımdayken t tuşuna, akabinde de faka basacağım günü dört gözle bekliyorum! 8P

Bakayım bir daha, neler vardı… Free Agents ya. Bilirsiniz, bilmezsiniz, İngiliz dizilerinin Amerikan adaptasyonları tutmaz. Bir tane istisna vardır, o da “Office” bunu da dünya alem bilir (Episodes’da da bahsi geçer). Bunun yanı sıra uyarlama olduğu halde tutmuş iki dizi daha vardır – biri İsrail’den gelen (gerçi o da 3. sezondan sonra iptal edildi ya, ama neyse) “In treatment”, diğeri de Avusturalya’dan “Wilfred” (iti). In treatment’ın senaristini bizzat getirmişlerdi, Wilfred’ın itini. İt yazınca, aklıma geldi, IT Crowd da başka bir ülkede uyarlanmış fakat tutmamıştır, bilin bakalım hangi ülke? Hayır, bilemediniz, doğru cevap ALMANYA!!! olacaktı! ALMANYA! 30 Rock’ta Alman sitcom’ları vaktiyle süper bir şekilde işlenmiş idi (bu video bilenlere anımsatıp onları güldürecek fakat bilmeyenlere pek bir şey ifade etmeyecektir). İşte, Free Agents da aynı isimli İngiliz dizisinin uyarlaması. idi. Uyarlaması idi, 4. bölümü gösterdikten sonra iptal ettiler (kötüler, pisler – ellerinde gösterilmemiş 2 bölüm tutuyorlar). Ben Hank Azaria’yı naif şekilde çok severim, özellikle A Night at the Museum 2’de süperdir (Bengü’yle 5 yıldan sonra sinemada izlediğimiz ilk filmdir – Ece’yi dedeye bırakıp da kaçtığımız Ar-Tur Işık sinemasında o gece bu oynuyordu 8). İşte diziyi seyretmeye başladık, “Aaaa! Hank Azaria, ne güzel!” dedim, bir dizide dikiş tutturabildiği için sevindim. Karşısında oynayan Kathryn Hahn’a da hemen kanımız kaynadı (çok), senaryo da ilginç (ayrıca İngiliz versiyonunda Hank Azaria’nın rolünü Episodes’un loyloyu oynuyormuş). Pat, diziyi seyredip sevdikten sonra öğrendik ki, işte iptal olmuş. İngiliz versiyonunu denedik (az evvel), İngilizce konuşuyorlardı, hiçbir şey anlamadık, zaten Hank Azaria da yoktu, Kathryn Hahn da, kapattık 30 saniye bakıp.

Episodes hakkında da bir şeyler yazıp, bitireyim gayri bu yazıyı, yatayım da uyuyayım, he mi. Friends’i hiç sevmem, oradakileri de pek sevmem ama illa ki birini seç diyecek olursanız, Matt Le Blanc derim. Black Books’un Frannie’si (Tamsin Grieg) birkaç fictional/kurgusal hanımla birlikte, kalbimde ayrı bir yerde durur, hastasıyımdır, Episodes da hakikaten klişe tabirle yepisyeni bir soluk getiriyor dizi konusu sorunsalına, ayrıca İngiliz komiği. Dizide Amerikalılar İngilizlerin burunlarından getirseler de, durum tabii ki tam tersi. Sondan bir önceki bölümde bu kadar mı her şey alt üst edilir! İngiliz awkwardness zirvesi (Handeeeeeeeeeeeee! ¡Ayuda me por favor!) Son bir not olarak da, komedi bölümü şefini oynayan Daisy Haggard’a oradaki rolü itibarı ile komedi dalında gönlümüzün bu yılki yardımcı oyuncu katından paye veriyorum (ama daha sonra, listeleri hazırlarken).

Neslihan en Brian

As you might (or might not) know, I have an honorary sister for quite a long time. Even though her name is Neslihan, I used to call her Ece but after my daughter was born and was also named Ece, things got a little bit complicated and we had to switch back to the real name basis again.

She’s been my lil’ sister and I’ve been trying to stand up to being a big brother for her which basicaly means her knowing that I’ll be “there” (if not by her side) if and when she needs me and that she can count on me. Actually, this is quite a dramatic depiction of my brotherly duties since she has proven -over and over- that she is much better in the business of taking care of one’s self than yours truly. And she’s not alone, being in the company of dearest and kindest, the one and only de heer Brian B., a.k.a. Briantje! (and yes, he’s the reason I’m composing this entry in English 8)

Our meeting came through the HiTNet. It was ’97 (or was it ’98?) when a message flew in to the “HT.Duzyazi” forum and we immediately thought it was coming from a “fake”, as we used to call the made-up accounts those days (and yes, we were being paranoid but then again,everyone had at least one fake back in those days). I remember Sui checking her “credentials of existence” by referring to the OSYM’s website where you could get the results of the university qualifying exam along other things, by simply entering the name and the year of birth (later, they discovered this huge loophole and bricked it down). Anyway, it took us some time (and a couple of meetings (“summit” (“zirve”) in HiTNeT terminology) to finally accept her existence. Then, as the years went by, we became confiders.

Getting overwhelmed at the Nintje Museum


Then one day…
Yeah, then one day, she went to the Netherlands, to pursuit her academical career as a prospective Ph.D. The transition was not a bed of roses, and she suffered as she left things behind. But, as I’ve told, my little sister is a though one and she survived and managed to build a life from scratch. During these years of reconstruction, we fell somewhat apart, with different things to do piles both on her and my sides, asking for constant attendance (and unfortunately, it is easier to fall apart when you are countries apart).

and “then”, a wonderful thing happened! I was accepted for a postdoc position in the Netherlands and we would be only two hours of train ride away from each other (which might be something wrt the Dutch standards but a clear nothing at all!  in Turkish family standards)! In her first visit, she introduced me to the wonderful Dutch sweet Gevulde Speculaas, and in the next visit to the wonderful sweet Dutch, the “damat” Brian.



The fact that it was Brian’s first visit to Delft when he came to see us was really surprising!

Brian is one of the kindest, funniest and geek-cultured guys you can ever hope to meet. He immediately enchanted all three of us, the Tascis. We talked about movies, books, visited here and there together and it has always been such a delicate treat, spending the time with my sister and Briantje.

After two years, we moved to Spain and departing away from them was the worst part of the whole deal. They came to our visit shortly after but we just can’t get enough of them, and after that visit, they also moved outside the country to California, USA, and now it’s an ocean apart.



Family Reunion in Spain


You know, this thing, when just the fact of being with good people makes you feel good (and this should be the definition of family, IMHO), Neslihan and Brian are the source of such a thing. We have long before lost the distinction when they were two different beings: since they complement each other so perfectly, being the perfect couple within themselves, theirs has become a symbol of good things and joy. As you can guess, and as I know, they also have troubles of their own, concerns for the future among other things (some of which are not very unlike the things we went through with Bengu in our involving/informing the parents and afterwards stage), but just as a reminder: if -almost- all of one’s troubles are due to the world outside, then it’s actually a good thing: you can shut the door and keep them out! For how long? Should we really care? (Really?..)


Fantastic Couple in Bilbao (or is it San Sebastian?)

Once again, I’ve come to observe the futility and the inescapable failure of trying to write about the ones that are dear to you. This was supposed to be an ode to my dear dear lil’ sis and Brian, but unfortunately, the warmth of the heart occuring whenever I think of them can’t be reflected unto the blank page of the editor. My comfort being that they know what I wanted to say but then hey, this is also what defines the family.


The Voorthuizen Getaway

We will be cherishing the day we spent at Voorthuizen, playing the Settlers of Catan & Bohnanza, going to some exploring, chatting, cooking together, having fun. It’s always having fun with you guys, keep the chins up! (+ Dikke dikke kusjes!)

Dearest Dears