vice, not versa.

(ya da: shaken, not stirred)

“A Beautiful Mind” filminin bonus malzemelerinden birinde, filmde kullanılan özel efektlerden bahsediliyor. İlgili videonun, 5. dakikasından itibaren de, “güvercin ve kız” sahnesine yer veriliyor. Filmde, özel efektlerin kullanımı kendi başına epey ilginç – vaktiyle okuduğum Star Wars kitaplarından birinde (Heir to the Empire – Timothy Zahn) “General” Han Solo, tehlikeli bir adamla buluşmaya bir bara gider, adamla konuşurlar ederler, kalkarken adam Han Solo’ya der ki “sivil korumaların çok bariz idi, daha dikkatli olmalısın..”, Han da, “haklısın kardeş, ne yapalım, idare etmeye çalışıyoruz…” mealinde bir şey söyler, o “gizli” korumalara işaret eder, onlar da oturdukları masadan kalkarlar, hep birlikte mekanı terk ederler. Onlardan çok sonra, “asıl” gizli korumalar da masalarından kalkıp giderler. Filmdeki özel efektler de bu minvaldeydi, iki üç tane kör gözüme parmak efekti görünce insan burun kıvırıyor ama işte, bu girişte -konudan sapmamayı becerebilirsem- paylaşacağım örnekte olduğu gibi, esas oğlanların farkına bile varmıyoruz (eskiden, ben ilkokuldayken, “Balance of Power” diye bir oyun vardı, onun yazarı demişti: “Oyunun gerçek dünyadan eksikliklerini fark etmeye başladığınızda, oyun amacına ulaşmış olacaktır” deyu. Bir de klişe “Tanrının mükemmeliyetinin en büyük kanıtı ateistlerin varlığıdır.” hedesi).

İşte geçen gün tramvayda giderken (Prag tramvaylar şehri), aklıma geldi o sahne. Hani bu nacizane yazarınız (yours truly) kafayı pek bir takmış durumda ya şu “sanal ne, gerçek ne?” muhabbetine, ondan kelli, hoş bir farkına varış oldu, anlatayım, şöyle ki: (artık gerçek bir adamın hayatından aktarılan film ne derece spoil edilir, bilemem ama) şimdi John Nash şizofreniden muzdarip ya, buna bağlı olarak gerçekte olmayan kişilerle haşır neşir oluyor, işte bu kişilerden biri de Marcee adında, bir arkadaşının yeğeni olan küçük bir kız (ki aslında yok öyle biri). Filmi seyrederkden insan (ben) farkına varamıyor, Marcee’nin ilk göründüğü sahnede, Marcee bir parkta, güvercinlerin arasında neşe içinde koşuyor ama güvercinler ürküp koşmuyor (çünkü aslında yok öyle bir kız). Gayet ince, gayet de güzel bir detay (ama gelin görün ki, benim takdirim için visual effects for dummies takdimine ihtiyaç duyuluyor). Peki, görsel efekt, güzel, hoş ama işte bu noktada -benim için en azından- bir güzellik daha vuku buluyor: Filmde kız sanal, güvercinler gerçek. Halbuki gerçek dünyada (i.e. filmin çekildiği ortamda) kız gerçek, güvercinler sanal. Film, gerçekliği tersine çeviren bir aynaya dönüşüyor.

Yazmak istediğim diğer şeyin bunlarla hiç alakası yok ama kısa bir şey olduğundan onu da bu girişe dahil edeyim: Vaktiyle (2005’te) NTV’de Can Kozanoğlu ile Kanat Atkaya’nın hazırlayıp sunduğu, “Arka Sayfa” adında leziz bir program vardı. Hele de bir önceki cümlenin bağlantısında bahsettiğim Perihan Mağden’li olan bölüm nasıl keyif doluydu! Enternete baktım, birileri belki bir ihtimal bir yerlere koymuştur kaydını diye, yok, birileri koymamış ne yazık ki (belki -çok düşük ihtimal- bizde duruyordur kopyası, eve dönünce bakayım ama çok çok düşük ihtimal). Neyse, arada aklıma gelir “X ne yapıyordur acaba şimdi?” diye düşünürüm; bugünkü o X, Can Kozanoğlu idi işte. Ne yapıyordur acaba şimdi? Hayır, internete sormayacağım, böyle birinin ne yaptığını merak etmek vesilesiyle onu yad ediyor olmak da başlı başına güzel bir duygu/olgu.

İyi geceler, Emre Sururi ve 40 Haramiler.

Almanca öğreniyoruz ile the winter of our discontent…

Barış, dündü herhalde, favori filmlerimizden olan “Up in the air”den bir alıntı yaptı, ben hatırlayamadım ama şöyle bir şeydi:

“I stereotype. It’s faster.”

(ilgili kısma dair videoyu ve diyaloğun yazılı halini de buldum)

İşbu girişte de Almanlar hakkında konuşacağız arkadaşlar, kitabınızın 29. sayfasını açın lütfen. Evet, hazırsanız devam edebiliriz.

Almanlar, mühendis doğarlar, optimizasyona inanırlar ve buna bağlı olarak da verimliliğe çalışırlar. Her ne kadar aşırı duygulardan acı acı inlemiyor olsalar da, bu “vasıfları” sayesinde eşsiz bir özelliğe sahiptirler: kalplerini masanın üzerine koyup, biyopsi yapabilirler (aklımdaki terim otopsi idi lakin, otopsi ölülere yapılan oluyor, o yüzden biyopsiye boyun eğdim), duyguları analiz edip, habislikleri kolayca, hayli nesnel bir biçimde tespit edebilirler. Kim yapar bunu (hangi Alman evlatları?) tabii ki mahserin uc dulgeri, Schopenhauer, comezi Mann ve babaları Goethe (yine de Goethe’nin çok da hakkını yememek lazım, o, herhalde yaşlı oluşundan ötürü, arada duygulara teslim oluyor, bkz. Werther).

İki Almanca kelime var: Weltschmerz ve Sehnsucht. İsteyene, bir üçüncü olarak Schadenfreude’yi verebilirim ama yine de onun konuyla pek alakası yok (Pollyanna’nın ta kendisi desem, yeterli olacaktır). Ama eğer, Almanca olmasına gerek yok, yabancı kelime olsun‘a razı iseniz, ilk ikisinin kategorisinde, aslanlar gibi bir İngilizce kelimem var: Maudlin.

Weltschmerz, yapı itibarı ile dünya anlamına gelen “Welt” ile, acı anlamındaki “Schmerz”in birlikteliğinden peyda olmuş bir terim. Kafka gibi bir şey olmak, dünyadan bir hayır gelmeyeceğinin ayırdına varmak, geniş anlamda bir ümitsizliğe kapılmak. Bu noktada Sehnsucht’u (ki “Sehn” özlem çekmek, “Sucht” da müptela olmak anlamlarına yakın imiş) da yanına koyunca, buyrun buradan yakın (sehnsucht’ta nesne belirsiz bu arada, önemli bir detay olaraktan). Maudlin ise kendine acımak – diğer ikisi ile ilk nerede karşılaştım, bilemiyorum, büyük ihtimalle Şopi vesilesiyledir ama maudlin’i ilk olarak Camera Obscura’nin “My Maudlin Career”le duymuş oldum, peşinden de, aynı takibin sonucunda, C.S. Lewis’in kitabında (“A Grief Observed”) tekrar bir araya geldik.

İki sene olmadı daha, işte John Steinbeck’in “The Winter of Our Discontent“ini okuyup, beğenmiştim. Geçen gün, şöyle bir karıştırıyordum, rasgele açtığım sayfada şu girişi buldum, çok hoşuma gitti, detayları da hatırlamayınca, “haydin bir daha okuyayım” dedim:

(…) “Oh, come on! Live big. The personal friend of Mr. Baker can afford time for a cup of coffee.” He didn’t say it meanly the way it looks in print. He could make anything sound innocent and well-intentioned.

Yine kitabın sonlarına geldim, yine koklaya koklaya okuyorum. İkinci okuyuşta çok daha güçlü geldi kitap (yüzeyde olup biten olayları bildiğinizden, altlarında yatan kıssalara daha rahat dikkat edebiliyorsunuz). İşte, sondan birkaç önceki bölümde karakter “Weltschmerz”den dem vurunca (hatta daha da ileri gidip, “Welsh rats” esprisi bile yapıyor – zaten Ethan Hawley’i gözümde hep Capra’nın “It’s a Wonderful Life”ındaki Cary Grant olarak canlandırıyorum. Kitap, hafif ve hayli yerinde mistisizmiyle Iris Murdoch’ın “The Sea, The Sea”siyle kol temasında, ondan farklı olarak ahlak ve göreliliği ama daha da önemlisi, kötülüğü bilen tanıyan iyinin durumu ve kötülükle, kötülüğün zoruyla baş etmeye kalkınca, iyiliğin nasıl da ister istemez kirleneceği üzerine kafa yoruyor (ben sonunu umutla bitirdiysem de, Bengü daha karamsar bir yorumu tercih etmişti bu arada, ilginç bir detay olarak belirtmek istedim).

Bir de şöyle bir duygu/olgu/insan var: bir yere gezmeye gideceği zaman gidiyor oluşundan hoşlanmadığı için, surat asarak giden ama gittiği zaman da orada iyi vakit geçiren ve döndüğü zaman da “iyi ki gitmişim!” diyebilen bir insan/ın duyguları/bu olgu. Benzer şekilde, telefonu çaldığı zaman konuşacak oluşundan dolayı canı sıkılan, genellikle telefonu açmayan (“sonra, kendimi konuşmaya hazırladıktan sonra ararım…”) ama sonrasında, nihayet telefonu cevapladığında da, konuşmuş olduğuna memnun olan bir insan. Düşümde bir adam var. Benim mi, bilemediğim… Bir adam var diyorum, düşünüp düşümden ayrı kaldığım… Bir adam… [tabii ki sibelalaş, pıffft! yani.]

Ek: Üç filmden üç resim, konuyla uzaktan alakalı olaraktan.

Şimdi o ek resimleri koyunca da aklıma şöyle bir alternatif tanım geldi: düşünün ki, bir kabusun içinde bulmuşsunuz kendinizi ama öyle canavarlı, exploiter bir kabus değil de, gerilimli, suspense bir kabus, hayli de mantıklı, zaten bu mantıklı oluşundan ötürüdür ki, daha bir eziliyor hissediyorsunuz kendinizi. Sonra uyanıyorsunuz ama aslında uyanmıyorsunuz ve bu da bir kabus değil. (Richard Cheese söyleyişi ile okunacak:) Weltschmerz, ladies and gentlemen! (klavye solo başlar).

Sevgili Bahar’ın tumblr‘ından arakladım (orada daha bir sürüsü var: Beckett, TomWaits, ohhooo!)

Bir de umut: Ey Aztekliler, bugün bir kez daha ayırdına vardım ki, 2012 için en büyük umudum sizsiniz.

Milly, Molly and May -ya da- Florence, Beth ile Eleanor

Duymuşsunuzdur, duymamışsınızdır ama öyle ama böyle, Florence+the Machine’in ikinci albümü çıktı sonunda. Heyecanla bekliyordum, sonra beklerken uyuyakalmışım, hemşirem Anda’nım sağolsun, vaziyete uyandırdı beni, bir heves edindim, dinledim hemen.

Sonrasında “Yok,” dedim, “ilk defa dinledim ya, garipsiyorumdur, o yüzdendir…” Bir daha, bir daha. Olmadı sonra. İyi şarkılar var var olmasına ama Lungs’tan eser yok. Onun gibi ama onun altında, yeni bir şey yok, ya da ben bulamadım ne yazık ki. Sanırım bende böyle bir uğursuzluk var, nazar mı değdiriyorum, nedir. Böyle bir sürü vaka var. Imogen Heap – Eclipse, Dido – Safe Trip Home, başka?..

Mesela Zooey Deschanel, “She & Him” ikilisini vücuda getirdiği grubuyla 2 sene aralıkla, birbirine çok benzeyen iki albüm çıkardı, ilkinin adını “Volume 1”, diğerinin adını da “Volume 2” koydu, bütünlük sağladı, biz de aferin dedik, zevkle dinledik (yılları kontrol etmek için Wikiciğime gittiğimde az evvel (24 Ekim 2011) bir noel (neol) albümü çıkardıklarını da öğrendim, şimdi onu dinlemeye başladım sayenizde, sağolun, varolun.

Bu girişte şimdiye dek okuduklarınızı evvelsi gün yazmış idim, sonra daha da yazacağım şeyler var ama zamanım yok diye, beklemeye koymuştum, şimdi az evvel açtım, düşündüm düşündüm bulamadım — yazıyordum ki başlığı gördüm.

Beth Orton ile şimdi hatırlamadığım bir şekilde tanıştık. Kendisi orta yaştan hallice, çok tatlı bir hanım. Şimdi tam benim tipim yazıp da başımı belaya sokacak değilim ama sonuçta minyon, kızıl, çilli ve de yeşil gözlü, wispish, impish, elvish hanımlar da daha bir (pek!) sevimli oluyor, yalan mı? İşte ben de Beth Orton’u kliplerinde zevkle izliyorum izlemesine de, pek de dinlediğimi söyleyemeyeceğim, hatta genelde sesi kapatıyorum (sesi kötü olduğundan değil ama şarkıları beni pek açmıyor). Yine de, ucundan azıcık azıcık dinleyerek başladığım son dönem şarkılarından “Conceived“i mesela artık baştan sona dinleyebiliyorum, hatta çalma listeme bile aldığım oluyor (bendeki bu Beth Orton olgusunu Bengü’ye anlatmak üzere klibini açtığımda, daha fazla açıklama yapmama gerek kalmamıştı çünkü o klip, benim karşısında olup da dalga geçtiğim neredeyse bütün iyi kalpli insanlıkları bünyesinde barındırıyor — kuklalar dahil! 8) Seyfettin’in kulakları çınlasın, onun “dinleye dinleye sevdiği şarkılar” kategorisine aday.. 8)

$izoSuru vesilesiyle bu indie dalgasına karıştığımda, Fierry Furnaces adında bir gruptan da haberdar olmuş, ammavelakin açık söyleyeyim, pek beğenmemiştim. Sonra Georgina (ki canı çok sıkkın değilse her gün bir şarkı yollar facebook’a / benim twitter hesabına) Eleanor Friedberger diye birinin “My Mistakes” adlı bir şarkısını gönderdi, dinledim, ilginç/güzel geldi, bir bakayım dedim, bir baktım “Last Summer” adlı albümüne bu hanım kızımızın, gayet güzel, tipi de uygun (eh artık buraya kadar anlayamadıysanız bu Sururi şahsiyetinin ne menem bir müzik dinleyicisi olduğunu), dinlemeye koyuldum, dinledim de dinledim, benim favorim “I Won’t Fall Apart On You Tonight” oldu. İşte sonrasında öğrendim ki, Eleanor Friedberger meğer Fierry Furnaces’da kardeşi ile birlikte imiş, tekrar dinleyeyim bari dedim ben de bu grubu, tekrar beğenmedim (ama video klipleri (ki iki tanesini seyrettim, biri buzul tatil gibi bir temaya, diğeri de Easy Rider hakkında bir temaya sahipler) ilginç, dediğim gibi, kız da hoş).

Florence ile başladık, onun ile kapatalım… Albüm çıktığından beri arka planda, F+M sever arkadaşlarımdan olan H (Hande’nin H’si) ile G (Georgina’nın G’si) ile arka planda paslaşıyorduk, onlar da benim gibi, bu ikinci albümün, ilkinin ağırlığının altında fena ezildiğinde hem fikirdiler ama doğrusu ilk albümün hayatıma getirdiği güzellikler yüzünden bir türlü resmi medyada (i.e., bu blog) bu üzücü gerçeği ifşa etmeye yanaşmıyordum ama artık Seyfettin de albüm hakkındaki benzer izlenimlerini paylaşınca, araştırmacı magazin gazeteciliğinin kutsal ilkeleri doğrultusunda, kendimi daha fazla tutamazdım. Yine de: albümü aralarda baştan sona dinliyorum (daha çok ne bu albümden, ne de diğer albümden olan “Heavy in your arms“ı dinlesem de), kötü bir albüm değil tabii ki ama keşke ilk albümün üzerine bir şeyler katabilmiş olabilseydi, aynı terennümlerle bizi baş başa bırakmasaydı. Yoksa dinledikçe sevilmez mi? Elbette sevilir, fakat bizim dileğimiz, “Happiness, hit her like a train on its tracks” gibi dakika bir, gol bir atışıyla vurulup, serseme dönmekti (sen ne diyorsun bu konuda Selma? Bir F+M sever de sensin).

Bir de, bir de bu ikinci kısmın başından beri çaktırmıyorum ama yaklaşık 3 saat kadar evvel, bir haftalık iş ziyaretimi gerçekleştirmek üzere Prag’a geldim, şirin mi şirin bir pansiyondaki odamdan yazıyorum bunları. Prag’a ilk ve son olarak bundan 7 yıl önce (2004), doktora yeterlilikten geçişimi kutlamak vesilesiyle Bengü’yle gelmiştik, bayılmıştık şehre, bu sefer çok istememize rağmen ailecek gelemedik, kısmet, ama inşallah bir dahaki sefere yapabiliriz. Before the Sunrise, Viyana’da geçer ya hani, ben onu hep Prag sanır, hep Prag diye düşünürüm. Çekleri çok severim bir de: Çekleri, Polonyalıları, Macarları, eski askerlere

Şarkıcılara ve şarkılara dair resim, link filan koyacaktım ama şimdi yorulmuşum biraz, beni mazur görün, sonra koyarım, olur mu?
Bibi lala,
EST

Hamiş: Albümler kötü diye, bütün şarkılar toptan kötü olacak diye bir kural yok… Mesela Dido’nun Safe Trip Home albümündeki Don’t Believe in Love, sonra F+M’in Ceromonials’ından (Seyfettin’in de favorisi olan) What the Water Gave Me, bir de Only if for a night (bu da Don’t Believe in Love gibi, aynı zamanda albümün açılış parçası, açılışları birkaç kere denediğimden, daha bir tutunuyorlar mıdır, nedir… 8P)

dünyanın bütün dizileri/tous les matins des mondes engloutis

Geçen gün dizi stokumuz (kast ettiğim 20 dakikalar yoksa soğuk, uzun kış geceleri için her daim el altında NX (Northern Exposure), Hustle ve Castle; bilinç altında da sözgelimi, The Burn Notice bulunduruyoruz) dibini çekince, Bengü’yle yeni dizi keşfine çıktık. Kraliçemin yazılarıyla şenlendirdiği 22dakika.org sağolsun, bir dolu bir şey öğrendik. Ondan öncesinde lil’ sis vesilesiyle haber aldığımız Wilfred‘ı (….!) ve Sui’ciğimin fişeklediği Episodes‘u bünyeye sindirmiştik (ikisi de farklı şekillerde de olsa öldürücü, sıkın dişinizi, yılın listelerine az kaldı, o vakit güzel güzel, uzun uzun, tıpış tıpış inceleriz elbet).

22dakika.org’un listesinden şu dizileri seyre daldık: Up All Night, The New Girl, Threesome, Free Agents.
Up All Night, sadece Will Arnett için bile seyredilir sanıyorduk, yokmuş öyle bir şey, Will Arnett gibi sonsuz bir ferahlık absürdite awkwardness şelalesini fıskiyesini harcamışlar, e ben daha ne diyeyim… Christina Applegate ne yazık ki istikrarlı düşüşünü sürdürüyor (poffidi poff… taa kaç sene evvel (20) Married… with children’da oynarken ettiğim evlenme teklifini kabul edecekti, bak şimdi ne oldu (dönsen bile dönsen bile bulamazsın beni bende…)). Bu arada, Arrested Development geliyor — 1 sezon + film olarak, darmadağın olacağız. Kocasından bahsediyorken, hanımına değinmezlik olmaz: bugün, posta kutumda amazon.de’den bir mektup buldum, “Jetzt neu: “Pawnee: The Greatest Town in America” von Leslie Knope” diyordu, artık nereden öğrenmişse zaaflarımı (bağlantısı da burada merak edene / biz Leslie’nin şiirlerinin olmadığı edisyonla ilgilenmedik). Up All Night’ı bıraktık neticede, ya çok kötüydü ama ya.

The New Girl, Zooey Deschanel, “It’s Jess!”. (Başka söze gerek var mı? An itibarı ile favorilerimizden). (“I sing a lot… <-Lionel Ritchie, Hello ritmiyle-> A-lot…”).

Threesome, inanılacak gibi değil ama, iddiasız bir biçimde gelip, o da zirveye yakın bir yere oturdu. “Bazen,” diyorum, özellikle Wilfred’ı ve bunu seyrederken, “gel de bizim gibi normal, munis(?) Taşcı familyasının bu dizilerde gülmekten göz yaşlarına boğulduğuna hayret etme!”. Black Books filan neyse, onlarda böyle bir tepeden bakma, entel dantel göndermeler vardı ama Wilfred yahu! İt. Ayrıyeten, bugün web’de harıl harıl Threesome’ın yeni bölümünü ararken, her gördüğüm motora sorarken, artık adres kısmına “t” harfini basmamla birlikte, çeşitli “threesome” siteleri çıkıveriyor (ama diziyle alakalı, ama alakasız). Firefox sync kullandığımdan, hocam yanımdayken t tuşuna, akabinde de faka basacağım günü dört gözle bekliyorum! 8P

Bakayım bir daha, neler vardı… Free Agents ya. Bilirsiniz, bilmezsiniz, İngiliz dizilerinin Amerikan adaptasyonları tutmaz. Bir tane istisna vardır, o da “Office” bunu da dünya alem bilir (Episodes’da da bahsi geçer). Bunun yanı sıra uyarlama olduğu halde tutmuş iki dizi daha vardır – biri İsrail’den gelen (gerçi o da 3. sezondan sonra iptal edildi ya, ama neyse) “In treatment”, diğeri de Avusturalya’dan “Wilfred” (iti). In treatment’ın senaristini bizzat getirmişlerdi, Wilfred’ın itini. İt yazınca, aklıma geldi, IT Crowd da başka bir ülkede uyarlanmış fakat tutmamıştır, bilin bakalım hangi ülke? Hayır, bilemediniz, doğru cevap ALMANYA!!! olacaktı! ALMANYA! 30 Rock’ta Alman sitcom’ları vaktiyle süper bir şekilde işlenmiş idi (bu video bilenlere anımsatıp onları güldürecek fakat bilmeyenlere pek bir şey ifade etmeyecektir). İşte, Free Agents da aynı isimli İngiliz dizisinin uyarlaması. idi. Uyarlaması idi, 4. bölümü gösterdikten sonra iptal ettiler (kötüler, pisler – ellerinde gösterilmemiş 2 bölüm tutuyorlar). Ben Hank Azaria’yı naif şekilde çok severim, özellikle A Night at the Museum 2’de süperdir (Bengü’yle 5 yıldan sonra sinemada izlediğimiz ilk filmdir – Ece’yi dedeye bırakıp da kaçtığımız Ar-Tur Işık sinemasında o gece bu oynuyordu 8). İşte diziyi seyretmeye başladık, “Aaaa! Hank Azaria, ne güzel!” dedim, bir dizide dikiş tutturabildiği için sevindim. Karşısında oynayan Kathryn Hahn’a da hemen kanımız kaynadı (çok), senaryo da ilginç (ayrıca İngiliz versiyonunda Hank Azaria’nın rolünü Episodes’un loyloyu oynuyormuş). Pat, diziyi seyredip sevdikten sonra öğrendik ki, işte iptal olmuş. İngiliz versiyonunu denedik (az evvel), İngilizce konuşuyorlardı, hiçbir şey anlamadık, zaten Hank Azaria da yoktu, Kathryn Hahn da, kapattık 30 saniye bakıp.

Episodes hakkında da bir şeyler yazıp, bitireyim gayri bu yazıyı, yatayım da uyuyayım, he mi. Friends’i hiç sevmem, oradakileri de pek sevmem ama illa ki birini seç diyecek olursanız, Matt Le Blanc derim. Black Books’un Frannie’si (Tamsin Grieg) birkaç fictional/kurgusal hanımla birlikte, kalbimde ayrı bir yerde durur, hastasıyımdır, Episodes da hakikaten klişe tabirle yepisyeni bir soluk getiriyor dizi konusu sorunsalına, ayrıca İngiliz komiği. Dizide Amerikalılar İngilizlerin burunlarından getirseler de, durum tabii ki tam tersi. Sondan bir önceki bölümde bu kadar mı her şey alt üst edilir! İngiliz awkwardness zirvesi (Handeeeeeeeeeeeee! ¡Ayuda me por favor!) Son bir not olarak da, komedi bölümü şefini oynayan Daisy Haggard’a oradaki rolü itibarı ile komedi dalında gönlümüzün bu yılki yardımcı oyuncu katından paye veriyorum (ama daha sonra, listeleri hazırlarken).

Neslihan en Brian

As you might (or might not) know, I have an honorary sister for quite a long time. Even though her name is Neslihan, I used to call her Ece but after my daughter was born and was also named Ece, things got a little bit complicated and we had to switch back to the real name basis again.

She’s been my lil’ sister and I’ve been trying to stand up to being a big brother for her which basicaly means her knowing that I’ll be “there” (if not by her side) if and when she needs me and that she can count on me. Actually, this is quite a dramatic depiction of my brotherly duties since she has proven -over and over- that she is much better in the business of taking care of one’s self than yours truly. And she’s not alone, being in the company of dearest and kindest, the one and only de heer Brian B., a.k.a. Briantje! (and yes, he’s the reason I’m composing this entry in English 8)

Our meeting came through the HiTNet. It was ’97 (or was it ’98?) when a message flew in to the “HT.Duzyazi” forum and we immediately thought it was coming from a “fake”, as we used to call the made-up accounts those days (and yes, we were being paranoid but then again,everyone had at least one fake back in those days). I remember Sui checking her “credentials of existence” by referring to the OSYM’s website where you could get the results of the university qualifying exam along other things, by simply entering the name and the year of birth (later, they discovered this huge loophole and bricked it down). Anyway, it took us some time (and a couple of meetings (“summit” (“zirve”) in HiTNeT terminology) to finally accept her existence. Then, as the years went by, we became confiders.

Getting overwhelmed at the Nintje Museum


Then one day…
Yeah, then one day, she went to the Netherlands, to pursuit her academical career as a prospective Ph.D. The transition was not a bed of roses, and she suffered as she left things behind. But, as I’ve told, my little sister is a though one and she survived and managed to build a life from scratch. During these years of reconstruction, we fell somewhat apart, with different things to do piles both on her and my sides, asking for constant attendance (and unfortunately, it is easier to fall apart when you are countries apart).

and “then”, a wonderful thing happened! I was accepted for a postdoc position in the Netherlands and we would be only two hours of train ride away from each other (which might be something wrt the Dutch standards but a clear nothing at all!  in Turkish family standards)! In her first visit, she introduced me to the wonderful Dutch sweet Gevulde Speculaas, and in the next visit to the wonderful sweet Dutch, the “damat” Brian.



The fact that it was Brian’s first visit to Delft when he came to see us was really surprising!

Brian is one of the kindest, funniest and geek-cultured guys you can ever hope to meet. He immediately enchanted all three of us, the Tascis. We talked about movies, books, visited here and there together and it has always been such a delicate treat, spending the time with my sister and Briantje.

After two years, we moved to Spain and departing away from them was the worst part of the whole deal. They came to our visit shortly after but we just can’t get enough of them, and after that visit, they also moved outside the country to California, USA, and now it’s an ocean apart.



Family Reunion in Spain


You know, this thing, when just the fact of being with good people makes you feel good (and this should be the definition of family, IMHO), Neslihan and Brian are the source of such a thing. We have long before lost the distinction when they were two different beings: since they complement each other so perfectly, being the perfect couple within themselves, theirs has become a symbol of good things and joy. As you can guess, and as I know, they also have troubles of their own, concerns for the future among other things (some of which are not very unlike the things we went through with Bengu in our involving/informing the parents and afterwards stage), but just as a reminder: if -almost- all of one’s troubles are due to the world outside, then it’s actually a good thing: you can shut the door and keep them out! For how long? Should we really care? (Really?..)


Fantastic Couple in Bilbao (or is it San Sebastian?)

Once again, I’ve come to observe the futility and the inescapable failure of trying to write about the ones that are dear to you. This was supposed to be an ode to my dear dear lil’ sis and Brian, but unfortunately, the warmth of the heart occuring whenever I think of them can’t be reflected unto the blank page of the editor. My comfort being that they know what I wanted to say but then hey, this is also what defines the family.


The Voorthuizen Getaway

We will be cherishing the day we spent at Voorthuizen, playing the Settlers of Catan & Bohnanza, going to some exploring, chatting, cooking together, having fun. It’s always having fun with you guys, keep the chins up! (+ Dikke dikke kusjes!)

Dearest Dears

Hopper

Easy Rider’ın Dennis Hopper’ı (ki asıl marifeti, çok küçük bir bütçeyle çekilen Easy Rider’ın hasılatta tavan yapması üzerine film stüdyosundan kendisine verilen açık çekle, stüdyoya amiyane tabirle in your face! çekenThe Last Movie’yi çekmesidir [biraz daha detay ve başka aynı tarzdaki ilginçlikler için (mesela Nirvana – In Utero) bkz. -bittabii- A.V. Club’ın“Now I’m bored and old”: 27 deliberately confounding follow-ups to popular successes başlıklı demirbaş listesi ]), neyse ne diyorduk, Dennis Hopper’ın ölümünün üzerinden bir seneden çok zaman geçmiş (benim yazın haberim oldu). Özellikle de Christopher Walken’la, favori filmim olan True Romance’daki karşılıklı sohbetlerini çok severim.

Ama konumuz o değil, konumuz Edward Hopper. İnsan tabii ki bir resmi/ressamı ilk olarak nerede gördüğünü anımsamaz, ama ben Edward Hopper’ı ilk ortaokula giderken, “Reading/Writing” dersi için almış olduğumuz, tuğladan hallice “Prentice Hall Literature: Gold” antolojisinde görmüş idim, şu çalışması ile:

Gas / Edward Hopper (1940)

Bu resim, beni ilk gördüğüm andan itibaren büyülemişti – bir benzin istasyonunun, pompaların resmini yapmak! Sanattan çok hayata yakın bir şeydi. “Sanat salat içindir / sanat hulk içindir” olayına, dalga geçme gayesi haricinde, girmedim, saçma buldum. Ama bu resim, Prometheus gibi, ya da Death Gate Cycle’da labirentten kurtulup da diğerleri için yine geri gelen blabla gibi bir asalet taşıyordu.

O zamanlar internet yoktu, sonra internet geldi, iyi de etti, dijital ortamdan, dijital formatta bir sürü Edward Hopper toplayıp, seyre koyuldum. İşte daha önce de birkaç kere (iki) demişliğim olduğu üzere, Raymond Carver, Edward Hopper, Tom Waits, Jim Jarmusch.

Geçen sene Steinbeck’in “The winter of our discontent”iyle birlikte o güzel kapak resmiyle de görüşmüş olmuştuk:

Mick Wiggins – Winter of Our Discontent Kapağı

İlgili projede ressam (Mick Wiggins), bütün Steinbeck kitaplarının kapağını hazırlamış, epey etkileyiciler, tıpkı hazırladığı diğer kapaklar gibi. Tabii ki, zorlamadıkça Hopper’lara pek bir benzerliği yok, ama yine de, şimdi mesela “duru su” desem, ya da “kuru su”, ya da “toz su”, öyle bir etkisi var işte bunların da (“Çocuk / Güzel anılar gibi hüzünlü / Hüzünlü şarkılar gibi güzel” (- CS, Fotoğraf’tan detay) gibi bir şey, sözgelimi (Brezilya’ya çevirir bir çiçek…)).

Bütün bunlar iyi güzel hoş, lakin, geçen gün karşıma Ben McLaughlin isimli arkadaş çıktı. Soyut resimden enstalasyona geniş bir yelpazede eserler meydana getirse de, benim dikkatinizi çekmek istediğim resimleri şu tarzda olanlar:


Monday February 2 2011: Surgeons are fighting to save the hand of Formula 1 racing driver Robert Kubica, following a high speed crash during a rally in Italy

2010-11


Saturday February 5 2011: A man with a low IQ has been banned from having sexual intercourse by a high court judge

2010-11


December 21 2009: Officials from debt-laden Dubai World Conglomerate are to meet with their lenders to discuss repayment proposals

2009


Friday: 19 Down. Sound like an ass (4)

2009


Saturday: 22 Across. Outside broadcasting (6)

2009


Sunday: 21 Across. Dull pain (4)

2009

(Bir de tabii şekil A,B, ve ardılı harflerde (Baskça’da “C” harfi yokmuş bu arada, geçen hafta öğrenip, şoka girdik. Hani maddeleri sıralarken bile yok: İspanyolca’da mesela “K” var da kullanılmıyor, Basklılar külliyen yok etmişler. Mesela aşağıdakilerden hangisi bu girişi en iyi özetlemektedir:

A) Resimlerden bahsedilmektedir
B) Geyik yapılmaktadır
D) İthamlarda bulunulmaktadır
E) C şıkkı atlanmamıştır, bilakis var olmamaktadır!

)  ne diyorduk, evet, bir de şekil A,B, ve ardıllarında da gözlemlediğiniz üzere, resimlerin adları haber başlıklarından atanmakta, oy oy oyy.)

Şimdi sevgili blog-okur (mon semblable, mon frère!) -o kadar da- ayrımız gayrımız yok, o yüzden açık konuşacağım: 3-4 gündür yazmalarda olduğum bu girişe başlarken, aklımda Ben McLaughlin’i Edward Hopper taklitçiliğiyle itham etmek vardı, hatta senin de kolaylıkla http://www.wilsonstephens.com/artist.html?id=3 adresindeki, sanatçının bağlı olduğu galerinin sayfasına giderek teyit edebileceğin üzere, arkadaşın portföyünden kasıtlı olarak Hopper’a yaklaşanları ayıkladığımı görebileceğin üzere, bir takım hilelere dahi başvurmuş idim bu uğurda (kaldı ki Hopper’ın resme yalnızlık saçan bir neon ışığı etkisi ekleyip daha da ölgünleştiren pastel renklerine karşılık puslu ve soluk hava ve renklerle çalışmakta McLaughlin). Fakat, resimleri galerinin sayfasından birbiri ardından seçtikçe, fikrimi değiştirmek zorunda kaldım. Kabul, özellikle son iki resim hayli Hopperesque (ve tabii ki ben uydurdum, hemen şimdi) ama yine de ahkamın dozunu kaçırmamak, haddini bilmek lazım.

Neyse, bunlardı işte son 3-4 gündür aklımdaki şeyler. Böyle art arda artsal sanatsal şeyler yazmaktan sıkıldım, özüme döneceğimdir (işte TV, diziler, itlik, kopukluk – sakalı da kesmek lazım).

Bana gelince, sevgili bilgisayar başı sakini, Edward Hopper’ın “Chop Suey”ini çok severim, “New York Movie”si öldürür beni, “Room in New York” uzunca bir süre masaüstü resmim olmuştu, “Nighthawks”sız da olmaz. Anılma sırasına göre bu resimlerin küçük halleri şu şekilde — büyük hallerini de, vaktiyle ODTÜ’deki boş zamanlarımda derleyip, toparladığım resimleri, kod yazıp oluşturduğum şu sanal galeride bulabilirsiniz (galeriyi de Hollanda’dan İspanya’daki sunucuya çekmenin vakti gelmiş ya, ihmal etmemeli).