Grrrrrr…. ve diğer smiley’ler (emoticonlar, emojiler…)

Bizim zamanımızda smiley derdik, acid vardı, metalciler olarak sevmezdik pump up the jam’i filan, küçüktük tabii, o acid’in “o türden” asitlere dendiğini bilmezdik, rave anlamazdık.

Sonra üniversite zamanında Watchmen’lerin smiley’si, comedian’i geldi vs, vs..

Şimdi de bu:

cumaya doçentlik sınavı var. Güzel tesadüfler oldu, mesela Bengü ile aynı seansta giriyoruz, ODTÜ’de, ben fazla uzağa gitmiyorum, jüri konusunda da çok şanslı hissediyorum kendimi, sonra Betül, Süheyla ve Sevgi hocalarım sağolsunlar, muazzam bir destek aldım bölümden de. Hayırlısıyla şansımı deneyeceğim. Sınav anlamında, bu önümdeki nihai sınav. Kısmet.

Bu tür kaygılı durumlarda her zaman yaptığım üzere, cuma günü öğleden sonra beni aklınızdan güzel şeylerle (dua/şarkı/dans/güzel bir anı) geçirirseniz müteşekkir olurum. 8)

(Geçtiysem sonucu yazarım, yazmamışsam da sormayın n’olur…)

2011, PHYS743

 

El çabukluğu marifetim ile sihirbazlık yaptığım zamanlardan…
bkz. 30+ : Eller, eller, eller!.. (tek rakibim Barış Manço) 8)
[International School on Fundamental Crystallography, Bulgaristan, Eylül-Ekim 2013]

Güzel şeyler…

Buralara genelde fizikle ilgili bir şeyler yazmayı pek tercih etmiyorum ama bugün güzel bir şeyler oldu, fizikle de ucundan ilgili. Aşağıdaki resim 2013 yılının sonundan, 20 Aralık 2013, 19. Yoğun Madde Fiziği Ankara Toplantısı‘ndan.

2013-12-20_11-01-33_ymf19
YMF19, Gözde ve bir dolu diğer güzel insan.. (“eski” resim diye izinsiz yayınlıyorum – yine de görünenlerden istemeyen olursa tabii ki hemen kaldırırım)

Fotoğrafta yanımdaki sevgili Gözde – Gözde ile bir aksilik olmaz ise yarın öğlen buluşuyoruz, sonrasında doktorası için TUDelft’e gidiyor!.. 8) Hemen önümüzde Özge, Gökhan, Merve ve sevgili Selma (uzak düştük Selma ile de… hayat!..) arka planda Nizami Hoca yeni geliyor, çaprazda, kendisine yer bakan da Berke olsa gerek (Berke ile Fatih’le de çoktandır haberleşemedik, yarın ilk iş bir mesaj atayım)…

O sene sağolsunlar, beni de konuşmacı olarak davet etmişlerdi de ne kadar mutlu olmuştum. Bu toplantı benim için bir dönüşüme de vesile olmuştu — YMF19’a kadar, katıldığım her konferans bir yükümlülük, sıkıcı bir gereklilik idi, kısacası şu sevimsiz anlamıyla “iş” idi. YMF19’a geldiğimde bir anda bir dolu sevdiğim, ama uzaktan ama yakından tanıdığım bir sürü güzel insanla, çoktandır görüşemediğimiz bir dolu arkadaşla çevrili bulmuştum kendimi. O zamana dek konferansları birbirleriyle nice aradan sonra bir araya gelme vesilesi haline getiren hocaları kıskanırken, fark etmiştim ki, artık ben de onlardan biri olmuştum.

YMF dönüşümlü olarak 5 üniversiteden birinde düzenleniyor: ODTÜ-Bilkent-Hacettepe-Gazi-Ankara. Ben konuşumamı Bilkent’te yapmıştım, ertesi sene Nadire Hacettepe’de sundu çalışmalarını, o esnada yavaştan Hacettepe’li oluyordum ben de…

Neyse, evvelsi gün kötü bir gündü — saydım, akademik hayatım boyunca (2000+), ortamım nedeniye düzenli olarak maruz kaldığım / bu durumdan kaçamadığım gerçek anlamda tatsız 3 (yazıyla: üç) insana rasgelmişim (dün üçüncüsüne tosladım, moralim epey bozuktu). Sonrasında düşününce, ne kadar da şanslı olduğumu fark ettim. Bazılarımızın hesabına her gün bu tür insanlardan 3’er tane daha yazılıyor…

Zaten diyeceğim o değildi… Geçen sene sağolsunlar, YMF’nin düzenleyicileri arasına beni de kattılar, bugün bu seneki YMF için toplandık, bir sürü güzel insan arasında kaldım, öyle mutlu oldum ki! Üyelerin pek çoğunu zaten tanıyordum, yeni tanıştıklarım da çok iyi insanlardı, bütün pillerimi şarj ettim.

Yazının başından beri Polyanna’ya taş çıkarırcasına yazdığımın farkındayım ama öyle işte. 8)

üzüntü ve muz kabuğu ya da tv turpları (trupları – “tropes”) ve ben senin babanım

…koskoca galakside, galaksiyi geçin, galaksiler sisteminde kurtardığınız prenses aslında kızkardeşiniz ve o siyah başlığın altındaki kötü babanızdan başkası değil. Freudyen analizler bir yana, genelde maruz kaldığımız trup bu. Televizyonda/sinemada/kitaplarda daha bunun bin türlüsünü yiyoruz (bunun ve aklınıza gelen/gelmeyen her türlüsü için bkz. sonsuz bir memba olan tvtropes.org).

bıbıcım...
bıbıcım…

Aslında çok da çakılmayacak bir şey değil bu tesadüfler. Scalzi’nin Redshirts’ü tam da asıl (yan) oğlanın bunu çakması üzerine kurulu hoş bir okumalık, Lost’da da ben unutmuştum, geçen gün Adam Whitehead’in the Wertzone’unda Lost’un yeniden izlemesi üzerine aldığı notları okurken, orada da olduğunu görüp hatırladım: Jack, onların ada (“dizi”) için ne kadar önemli olduğunu, ölmelerinin mümkün olmadığını anladığında, küçük bir aydınlanma yaşar ama ne yazık ki diğerlerini buna ikna edemez…

For once, Jack has the right idea. And for once no-one listens to him, resulting in disaster.
For once, Jack has the right idea. And for once no-one listens to him, resulting in disaster.

Geçen sene keşfedip, çok çok sevdiğim, favori kitaplarımdan olan John Crowley’nin Little, Big’inde de karakterler sezer, şaşırmazlar pek. “Hikaye böyle istiyor” derler, başlarına çok da kötü bir şey gelmeyeceklerine inanırlar, başlarına kötü bir şey geldiğinde de Deus Ex Machina devreye girip, bir trenin tünele girip çıkmasına kadar olan zamanda hallediverir bütün dertlerini.

Peki bizler kimin yapıtındayız? Kim kolluyor bizleri, ne kadar ana karakteriz, ne kadar garantimiz var? Belli değil mi cevap (her birimizin inanışlarına göre illaki bir yanıtı var, herkesin her şeye bir yanıtı var…)

Biraz iç karartıcı bir akademik masal anlatayım: Bir zamanlar iyi bir üniversitede fizik okuyan üç, dört, beş altı yedi++ arkadaş varmış; bunlardan bir tanesi komikmiş, bir tanesi geekmiş, bir tanesi asosyal, bir tanesi parti canavarı filanmış, bildiğiniz grup dinamikleri işte, şöyle bir şeymiş (tangolar kendisiymiş, kim kime ne deseymiş…):

Cabin in the Woods ya da bizim fizikçiler kumpanyası
Cabin in the Woods ya da bizim fizikçiler kumpanyası

Hepsi de güzel okumuşlar, iyi dost olmuşlar, sky is the limit‘miş. Mezun olduklarında doktora sonrası araştırmacı olarak (bildiğiniz postdoc’luk) yurtdışı kapıları sonuna kadar açılmış, hepsi de süper yerlere gitmişler kolaylıkla.

Sıradaki trop’umuz: Geliştirme Cehennemi (Development Hell). İşte bir film fikri/sevdiğiniz kitap uyarlanmak üzere beğenilir, tamam denir, yönetmen, oyuncu arayışına girilir, sonrasında bir türlü tamamlanamaz, iki-üç senede bir reset yer, bekle bekle olsa bir türlü, olmasa bir türlü… grafiksel özetle:

Uzuuuuun!

İşte bu bahsettiğim fizikçi arkadaşların hepsi iki postdoc yapmışlar, hiçbiri iki sene sonrasında nerede olacaklarını bilmiyorlarmış, bu belirsizlik onları çok korkutuyormuş, sonuçta evli olanları varmış, çocuğu olan varmış… Bir tanesi yurda dönmüş, birkaç tanesi 3. postdoc’a başlamış, yurda dönen hakikaten de mucizevi bir şekilde pozisyon bulmuş, mutlu olmuş diyelim, diğerleri yurda dönene hem seviniyorlarmış, hem üzülüyorlarmış çünkü yurtta da durumlar biraz karışıkmış, mesela sokaklarda insanlar birbirlerini dövüyorlarmış, mesela bütün kurallara uyduğu halde 3 kere çok ciddi bir şekilde ezilmekten kılpayı kurtulmuş, mesela çok garip şeyler yaparak çok kolay şekilde para kazanan insanlar herkesten üstün olduklarını sanıyorlarmış (geçen hafta Ece’yi almak üzere çarşamba İstanbul’a gidip, perşembe döndüm ve bu nispeten kısa yolculuk zamanında şahit olduğum şeyler: molada arka koltuğa bir beyefendi ile oğlu eklendi: aslında yarım saat önceki otobüsle gidiyorlarmış ama “3 dakika” gecikmişler, döndüklerinde otobüsleri gitmiş, nasıl gidermiş? Sonrasında servisin kalkış saatini beklemek üzere servis alanına gittim, birbiri ardına servisler gelmeye başladı ama bir tanesinin yerine bir amca (o kadar da tabela ve şu kırmızı-beyaz hunilerden koymuşlar halbuki) arabasını park etmiş, plakasını anons ettiler, amca çıkıp bağırmaya başladı “5 dakika bilet alıp gideceğim, sen nasıl anons yaparsın!” diye (anons, da bildiğiniz, “bilmemne plakalı araç, servis bölgesindesiniz, lütfen aracınızı çekin” – yoksa aile bireylerine saydırma filan yok), kavga çıktı… evet, dışarıdaki gündelik hayatla hayatımdaki en büyük dertler bunlar, geç gelen yolcular ile yanlış yere park eden sürücüler, ne sanmıştınız!). Neyse ne diyordum, bu fizikçi arkadaşların akademik durumu ülkemize özgü değil, her yerde bu sıkıntı var, okumak başarılı olmak is overrated. Bizimki yine bir şey değil: bir arkadaşımız vardı, lisede süperdi, üniversite sınavında en yüksek puanla en yüksek tıp bölümüne girdi, sabahtan akşama deli gibi çalıştı, mahremiyet bölgesine zorunlu göreve gitti, döndü, biz yılbaşını kutlarken o nöbet tutuyordu, sosyal hayatı bildiğim kadarıyla sıfırlandı… “ama yaptığı işten aldığı tatmin duygusu…” evet. Hasta yakınları doktorları ne yapıyor biliyor musunuz? Evet, evet…

Sizinle bir iş ortaklığı kuralım, bir arkadaşımın kardeşi anlatmıştı: paraları kalmadığında doğal parkın girişinde durup, sahte bilet keserlermiş. Doğup büyüdüğünüz yazlık kasabada güzel bir sahil olsun, bir de iyi kalpli, “girişken ruhlu” arkadaşınız. Bu arkadaşınız plajın bir kenarına 3-5 şezlongu yığsın, isteyene günlük kiralıyor olsun. Siz daha akıllı olun, plajın en güzel yerine 20 tane şezlongu kurun, o bölgeyi kapatın, oturmak isteyenlerden arkadaşınızın istediği paranın 2 katını alın. So far, so good… Ertesi sene orayla hiç alakalı olmayan, denizi bir ihtimal hayatlarında ilk defa gören arkadaşlar gelsin, bütün plajı kapatsınlar şezlonglarıyla, Deli Dumrul misali oturandan x, oturmayandan y para alsınlar bu hizmetleriyle. Hala iyi zamanlardayız. Sonra, bir akşam, o bölgenin “abileri” gelsin, bu yeni arkadaşlara desinler ki, bize her gün için xx para vereceksiniz, yoksa burada barındırmayız sizi. İşte bu, girişimcilik 101! Adama kişi başına 20TL veriyoruz (pazarlık yapınca, bize de acırlarsa 15 aldıkları da oluyor), öyle bir tomar para çıkarıyor ki verdiğimiz parayı koymak için, ya diyorum, şu fizikçi arkadaşları çağırıp, gözümüzü karartıp biz de mi girsek acaba lokal mafya işine?

Tekrardan soralım: Hiç arada sırada sokakta yürüyor musunuz? Peki biz kimin hikayesinin karakterleriyiz?

JD’nin vaktiyle çok doğru tespit ettiği üzere:

JD & Turk, sidekick

Radyo piyesleri kumpanyası iftiharla sunar: Grup Teorisinin Katı Hale Uygulaması

Çarşambadan beri izindeyim. O gün İstanbul’a gidip, Ece’yi aldım, cumartesi günü de ailecek Hülya Teyze’nin Ilıca’daki yazlığına geldik. Geçen sene, yine bu zamanlar Efelerle görüşmek üzere gelmiştik, Hülya Teyze de sağolsun, kapılarını bize açmıştı, çok güzel vakit geçirince, bu sene de ziyarete geldik (Efeler de yarın geliyor). Hayat güzel.

16 Temmuz’da bir proje için mülakatım vardı ama 15’i gecesi malum olaylar vuku bulunca, belirsiz bir tarihe ertelenmişti. Geçen gün arayıp, bugüne aktardılar, tatilde olduğumu belirtince de bir güzellik yapıp Skype üzerinden görüşme ayarlamışlardı. Buraya kadar her şey güzel.

Nihayet görüşme saati geldi çattı, ama tabii evrensel bir sorun olarak: video-konferans!

Penguins of Madagascar - Skype Sahnesi
Penguins of Madagascar – Skype Sahnesi

Görüntü iyi gibiydi, jüriyle el sallaştık, sonra meğerse sesim pek iyi iletilmiyormuş, mecburen görüntüyü kapattık (hmm, şimdi düşünüyorum da, belki de tipimi beğenmediler! 8) – ben onların sesini duyamıyordum, bu yüzden radyo misali, kendi kendime konuştum durdum. Hayırlısı artık ama 2-0 yenik başladık gibi oldu malesef. Halbuki dün okyanus ötesinden Turan’la deneme yapmıştık, mis gibi çalışmıştı ama Murphy Kanunu uyarınca bu da çok mantıklı – normalde çalışıp da ihtiyaç olunca çalışmaması (hatta çalışmamaktan daha beteri olan biraz çalışması)!

Dün gece kötü rüyalar gördüm. Önce ağabeyimin başına kötü bir şeyler gelmişti, sonra Barış’ın başına çok daha kötü şeyler geldi, ağladım durdum rüyamda. Ağabeyimi aradım, “böyle böyle olmuş… geçmiş olsun” dedim, “yok öyle bir şey, sen merak etme” deyince rüyada görmüş olduğumun farkına vardım, “o zaman Barış da iyidir” diye düşünürken, meğer Barış iyi değilmiş, ağabeyimle olan kısım rüya imiş, Barış kötüymüş. Ağlarken uyandım, meğer rüyada inception yemişim. Rahatladım artık o kadar karardıktan sonra ne kadar rahatlanabiliyorsa. Sonrasında Barış ve Efe ile bunun geyiğinden girip, nostaljisinden çıktık. Efe’yi bir aksilik olmaz ise bu akşam ya da en geç yarın görebileceğim ama Barış’ı çok özledim ben.

Balıklar bu sene -henüz- beni ısırmadılar. Dün bir dolu not alıp çalışmıştım, neredeyse hiçbir şey sormadılar (bir radyoya ne sorabilirsiniz ki?). Biraz buruğum ama ne yapalım. Birazdan denize gidiyoruz, hey!

2006? 2007?
2006? 2007?

İyi insanlar…

   

Soldaki 2013 Sofia, sağdaki 2015 Ankara. Bugün Sibel, ben, Ece İstanbul’a vardık. Okul (http://www.cryst.ehu.es/crystr2015/) bu pazar günü başlıyor hayırlısıyla. Bir sürü güzel insan tanıyorum, ne mutlu bana (darısı başınıza)! Haydi hayırlısı (ilgilenenlere not: daha hala dertler tam/kesin olarak bitmedi ama göreceğiz bakalım (buraya da yazarım iyi haber çıkarsa)).

akademik dertler ve süper insanlar

Bilmediğiniz üzere, bu yaz (13-19 Temmuz) İstanbul’da kristalografi üzerine bir haftalık bir okul düzenliyoruz. Tarih tanıdık gelmiş olabilir zira okulun son üç günü, bayramı tamamıyla kapsıyor. Bu ilk talihsizlik. Ama geriye gidelim:

Yaz okulları, gençlerin (genç: ~master, çokluk doktora) hem bir şeyler öğrenip, hem de başka ülkeleri görmelerini sağlayan (bir şeyler öğrendikleri için yol, konaklama ve katılım ücretleri projelerinden karşılanır) mükemmel bir akademik icattır; üstüne, sizlerle benzer konularda çalışan yaşıtınız bir dolu kafa çocukla da tanışmış olursunuz.

2009 yılının yazında, Hollanda’da çalışmakta iken, ertesi sene grubum olacak Bilbao takımının Lekeitio’da düzenledikleri bir yaz okuluna katılmıştım (bkz. Nergis Hanım’ın konuyla ilgili müthiş blog girişleri: 1, 2, 3). Yaz okulları rahat ortam olur ya, tatil, plaj, güneş, bu öyle değildi, otelimizin denize sıfır olmasına rağmen denizi ancak verilen 10 dakikalık aralarda terastan görebildik (Ece ile Bengü aşağıda kumlarda oynar iken 8). Sebebi de bu dünyada en saydığım insanlardan olan çok sevgili Mois! Mois’in yaz okulları da, grup çalışmaları da böyle görev aşkıyla dolu olur, saatlerce çalışalım ister, beklentileri hep en yüksektedir ama hep affeder (yaz okulları hariç). O sene işte öğrenci olarak katıldığım yaz okulunu sonraki senelerde Fransa’da, İspanya’da, Bulgaristan’da yaptık. Ben artık Türkiye’ye dönünce, bir de özellikle Bulgaristan’daki yaz okulunda beni ve öğrencileri krallar gibi ağırlayınca, bir tane de biz Türkiye’de düzenleyelim dedik, hazırlıklara başladık. İlkin Marmaris’te yapacaktık, sonra Marmaris uzak geldi (Balkanlardan otobüsle büyük kafile geliyor da), sonra zaten Marmaris’teki enstitü (ITAP) İstanbul’a taşındı, daha iyi oldu, sonra Tolga canımın için Birkandan hayatımızı kurtardı, İTÜ’den bize yer, yurt ayarladı, o sırada Avrupa ve Amerika’daki kristalografi dernekleri epey iyi maddi destekler verdi, hayat güzeldi.

30 öğrenci kayıt oldu, 6’sı tam para verdi, kalanlar yardım istedi, onlara da mümkün mertebe burs verdik, bugüne geldik. Geçen hafta son başvuran öğrencinin ardından bütçe hesabını tamamladım, açık çıktı – önce makul bir açık sandım, sonra daha da ince hesaplayınca atla deve olmasa da iri bir at olduğu bulundu, yutkundum, suratımı astım, sonra halime şükrettim, derdim bu olsun dedim, sonra Süheyla Hoca sağolsun, yine yardım elini uzattı, Hacettepe’den destek istiyoruz, bakalım hayırlısı, olmazsa da ne yapalım, ilahi kızılcık.

Tarihe gelince: dersler zaten haziranın ortasında bitiyor, İspanya’daki hocalar ondan sonra gelebiliyorlar, ama gel gör ki Ağustos’ta Avrupa’da kristalografi toplantısı (ECM) var, o dernekler de maddi destek için bir ay öncesi – bir ay sonrası aralığını yasak aralık ilan etmişler, mecburen Temmuz’un ortasını bulduk (istisna yapmaları için rica da ettik ama yok dediler), yoksa ben de biliyorum Ramazan, Şeker Bayramı, trafik, bilet bulunmaması…

Neyse, diyeceğim bunlar değildi, diyeceğim, insanın etrafında süper iyi insanlar olması çok güzel bir şey. En dertli anınızda bile teselli bulabiliyorsunuz, zaten akşam Ece ile servisten inmiş, eve dönerken durakta Serkan ile de karşılaşmak günün güzelliğine güzellik kattı, aaa saat 12:30 olmuş, artık yatmam lazım, sabah erken kalkacağım, bir de doğum günün kutlu olsun Hande. İyi geceler.

Bugün güzel bir gün.

Bugün güzel bir gündü, niyesini uzun uzun yazmıştım, utandım (kendimi övmüşüm gibi bir mana çıkıp duruyordu nasıl yazarsam yazayım), rafa kaldırdım yazdıklarımı. Oradaki laf kalabalığını şöyle özetlemeye çalışayım: çünkü çok şanslı bir hocayım ve harika öğrencilerle arkadaş oldum verdiğim ders(*) vesilesiyle.

Bir tane öğrencim bana hediye olarak onu mutlu eden bir şarkının bağlantısını göndermişti, ben de sizlerle (ey kâri!) beni her zaman çok mutlu eden bir şey paylaşayım:


 

Boogie-Woogie (Hızlı varyantı) Dans Yarışması Finali. Amelie filmi gibi, Steampunk, Marty McFly’ın kovboy kıyafetleri gibi, bambaşka, bir zamanlar olmuş gibi olan ama aslında varolmayan bir dünyaya dair bir şey…

 

Türkiye’den çok mutlu bir haber…

Mustafa Parlar Vakfı

Mustafa Parlar Eğitim ve Araştırma Vakfı Ödülleri

ODTÜ EĞİTİM VE TEZ ÖDÜLLERİ
Genel
Madde 16: Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğretim elemanlarının eğitimde ve araştırmada gösterdikleri başarıları değerlendirmek ve genç öğretim elemanları ile araştırmacıları özendirmek amacıyla, ODTÜ Prof.Dr. Mustafa N. PARLAR Eğitim ve Araştırma Vakfı’nca her yıl aşağıda sıralanan ödüller verilir.

a) ODTÜ Yılın Eğitimcisi Ödülü
b) ODTÜ Eğitimde Üstün Başarı Ödülü
c) ODTÜ Yılın Tezi Ödülü

Tanımlar
Madde 17: ODTÜ YILIN EĞİTİMCİSİ ÖDÜLÜ: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Rektörlüğün’ce uygulanan ders değerlendirme anketi sonucunda, öğrenci tarafından en başarılı bulunan öğretim elemanları arasından seçilenlere verilen ödüldür. Seçimlerde, söz konusu anketin öğretim elemanlarıyla ilgili sorularına verilen yanıtların değerlendirilmesiyle elde edilen iki ayrı ortalama (son dönem ve yığılmalı)
göz önünde bulundurulur.

Madde 18: ODTÜ EĞİTİMDE ÜSTÜN BAŞARI ÖDÜLÜ: Yılın Eğitimcisi Ödülünü üçüncü kez almaya hak kazananlara, Yılın Eğitimcisi Ödülü yerine bu ödül verilir. Bu
ödülü alanlar, Yılın Eğitimcisi Ödülüne aday olamazlar.

Madde 19: ODTÜ YILIN TEZİ ÖDÜLÜ: Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin çeşitli bölümlerinde son bir yıl içinde tamamlanmış olan (teknoloji üretmeğe yönelik tezler başta olmak üzere) lisans üstü tez çalışmaları arasından uzmanlarca başarılı bulunarak önerilen ve Vakıf Ödül Jürisi’nce uygun bulunarak onaylanan tez çalışmalarına verilen ödüldür.

[…]

Madde 22: ODTÜ Yılın Tezi Ödülü adayları, tez jürisi başkanları, tez yöneticileri ya da adayların kendileri tarafından Enstitü Müdürlüklerine önerilirler. Öneri dosyasında, tezin neden aday gösterildiğini açıklayan gerekçeli bir sunuş yazısı; tezin bir örneği ve eğer varsa, çalışmayla ilgili olarak yapılmış bilimsel yayınların bir listesi bulunur. Aday gösterilen tezler, Enstitü Müdürlüklerince oluşturulan uzmanlık jürilerince ayrıntılı olarak incelenir ve başarılı bulunanlar öncelik sırası ve gerekçe belirtilerek listelenir. Bu listelerde gösterilen adaylar arasından hangilerine ödül verileceği, Vakıf Ödül Jürisince belirlenir. ODTÜ Yılın Tezi Ödülü alan tezlerin yöneticilerine de kutlama belgesi verilir.

Ikarus

For English, please scroll down

Huldiging Nuon Solar Team
Het Nuon Solar Team is vorige week terug gekomen uit Australië, waar het de World Solar Challenge voor de 4e opeenvolgende keer heeft gewonnen.

Op woensdag 21 november wordt het team gehuldigd op de Markt in Delft. Om 16.00 uur fietst het voltallige team vanaf de aula voor de Nuna4 uit richting het centrum van Delft. Medewerkers en studenten van de TU Delft worden van harte uitgenodigd om (per fiets) bij de optocht aan te sluiten.

Tijdens de huldiging wordt een rit in de Nuna4 verloot onder de aanwezigen op de Markt.

/////

* Celebration of Nuon Solar Team triumph

The Nuon Solar Team returned from Australia last week after winning the World Solar Challenge for the 4th successive time.

On Wednesday 21 November the team will be honoured on Markt in Delft. At 16.00 hours the complete team will cycle from the Aula to the centre of the town. TU Delft employees and students are very welcome to join the parade on their bicycles.

During the celebrations, a ride in the Nuna4 Solar Car will be raffled among the spectators at Markt.

Benim çok hoşuma gitti bu kutlama işi… Doğrudan bir bağlantımın olmamasıyla birlikte, Türkiye’deyken 2005 yılından beri TÜBİTAK bünyesinde yapılmakta olan “Formula G”nin sonuçlarını gurur meselesi yapar olmuştum. İlk yarışmayı ODTÜ Robot Topluluğu (ORT) kazanmış olsa da, sonraki iki senenin de birincisi ARIBA ile İTÜ olmuştu. Pek kendi kişiliğime gitmeyecek olsa da, müsadenizle söyleyeceğim yine de şu klişeyi: kazanan kim olursa olsun, biz kazanacağız (Shell Hollanda markasıymış bu arada, Löker söylemişti ama yerinde görünce düşüyor bir takım jetonlar.. 8)