
Merhabalar, son yazıdan bu yana bir dolu bir dolu şey oldu, anlatayım…

Şimdi efendim, eğri oturalım, doğru konuşalım, bende pratik zeka pek yok (maalesef, farkındayım ama olmayınca olmuyor işte, daha ne yapacaksınız…). Örneğin uzun uzun yıllar boyunca yukarıda görseli verilen küllüklerin izmaritleri niye ısrarla söndürmeden istediklerini çözemedim (kendi başıma) de nihayet bir gün bu sorunsalımı yüksek sesle dile getirince sevgili Nergis Hanım açıkladı: olay mekanizma ile ilgili değilmiş (yani söndürüp atınca küllük patlamıyor, bozulmuyor, dünya daha kötü bir yer olmuyormuş), maksat söndürmeye uğraşırken sürte sürte küllerin etrafa saçılmaması nahoş görüntü ve kokuların oluşmaması imiş.
Biz Hollanda’ya giderken de, İspanya’ya giderken de -bu blogda, ilgili dönemlerde de bol bol yakınıldığı üzere- çok ama çok çektik bürokratik işlemlerle. Çok şükür sonrasında halloldu, sorunlar unutuldu gitti, tâ ki… Gelelim Çin’e: Çin’deyken, aslında epey bir gelişme oldu, bizim sunucuya (Bilbao Kristallografi Sunucusu, tadını kullanan bilir 😉 iki kıtadan iki talip vardı, görüşmeler sonucunda Shanghai Üniversitesi ile anlaştık (benim hocalar emekli olduklarından, bizler başka başka ülkelere gittiğimizden, sunucuyla birinci elden ilgilenecek kimse kalmadığından ve oradaki IT’nin fişi çekmeyeceğinin garantisi olmadığından gelecek arayışlarına girmiştik). Bu bağlamda, Çin’de yeni bir grup kurup, çekirdekten yetiştireceğiz kısmetse (know-how, pass the information through generation, eman ta zabal zazu). İşte nisanda Chenxi gelmişti, haziranda biz gittik, konuştuk, kahveler içildi, efendim sebeb-i ziyaretimiz malum, … İşte böyle böyle konuşurken siz gelirsiniz, biz geliriz, arayı açmayalım vs. sonra akıllara gayet pratik bir şey geldi: how about sabbatical?
(Aç parantez) Sabbatical, sebt, şeba (שבע), sabea (سبعة), siete, yedi veya yedi ile ilgili şeyler… Akademik hayatta (Türkiye’de devlet üniversitelerindeki akademik hayatta) da, altı yıl akademik görevlerde bulunduktan sonra kendinizi geliştirmek, networkünüzü genişletmek ve ufkunuzu açmak üzere yurtdışında bir seneye kadar araştırma faaliyetlerine katılmanıza izin veriliyor, üzerine teşvik ediliyor. Ama işte çocuktu, hayat şartlarıydı, şimdi kim gidecek… derken pek azımız bu fırsattan faydalanabiliyor. İşte bütün ışıklar benim için yeşil yanınca, ben de “he” deyiverdim. 1 Eylül’de Şanghay’da 1 seneliğine başlamak üzere anlaştık, bürokratik işlere (izinler dizinler) başlandı.
Bugün ayın 26’sı, 26 Ağustos Salı. Gidiş biletimizi halen alabilmiş değiliz çünkü oturma izinlerimiz halen çıkmış değil. Pratik zekalı bir birey olsaydım, ağzım iki kere yandıktan sonra, sabbatical’ın tarihi de tamamıyla bana bağlı olduğundan, eylül değil de ekim derdim (temmuz başı kabul etmiştim zira), şimdi de mutlu mesut hazırlıklarımı yapıyor olurdum. Biz hazirandaki ziyaretin biletini şubatta almıştık mesela, varın siz anlayın şimdiki durumu. Yani, çok çok büyük bir aksilik olmadıkça çıkacak elbet, ama bugün, ama yarın, belki birkaç gün geç gideceğiz ama ne gerek vardı bunca strese (ki stres de yok artık o kadar, sonuçta önceki iki gidişin aksine, bu tamamıyla keyfi, gitmezsem açıkta da değiliz, askere de almıyorlar). Yani aslında demek istediğim (ey kâri), güzel şeyler bizi bekliyor, bir sene Şanghay, ders yükü olmadan, bir post-doc kaygısızlığı ile sadece araştırma (ders yükü “yük” değil bu arada, yorucu ama bambaşka bir tat ders vermek, ama arada bir ara vermek de iyi gelecek, pilleri şarj).
(…)
Bugün ayın 29’u (29’u Cuma). Evvelsi gün (27’si Çarşamba), akşam Çin’den beklenen izin geldi, dün (28’i Perşembe) konsolosluğa başvurabildik, hayırlısı, bekliyoruz, haftaya bugün (cuma) uçmayı planlıyoruz işler beklediğimiz gibi hallolursa. Bugün lab’dayım (3mE lab’ım benim), sabahtan geldim, etrafı toparladım, bisikletleri içeri aldım, çayları-kahveleri toplayıp kutuya koydum, eve götüreceğim, burada kötü olmasınlar.
Geçen hafta(ydı herhalde), beni fena sıkan (buraya yazmış mıydım: perilerle ilgili bir kitap nasıl ciddi olabilir? Nasıl? Nasıl? Aaa, gittim, baktım şimdi, hakikaten yazmamışım hiç! O zaman anlatayım tabii ki: efendim, şimdi Hope Mirrlees’in “Lud-in-the-Mist”ini zorlana zorlana okudum, bitirdim, bir dirhem keçiboynuzu. Kitap bir peri/öbür taraflar/iyi sıhhatte olsunlar hikayesi anlatıyor ama o kadar ciddi yapıyor ki bu işi (Jonathan Strange & Mr. Norrell ciddiliği gibi ince bir dokuma ustalığı da yok ne yazık ki), “bu ne ya!” diyor insan. Tamam, türünün ilk örneklerinden bak ustalar aman şöyle güzel, böyle önemli demiş… yok ama yok, yok.) (…) beni fena sıkan bir kipatı bitirdikten sonra ne okusam derdine giriştim — bir yandan da deli gönül new weird çekiyor (annihilation’ın da, absolution’ın da tadı sonradan daha da bir güzel geliyor…). ChatGPT’ye sordum, özellikle de yazdım: “Vandermeer’i okudum, New Weird olsun ama China Mieville olmasın, ne tavsiye edersin?” diye de epey bir isim saydı, aralarından bir taneyi (burada özellikle adını yazmayacağım) seçip denedim ama çok çok fenaydı bıraktım (sen kendini biliyorsun C.M.M.! 8P ) Annihilation’ı tekrardan mı okusam deyip, bir başladım ki, bir anda kulesiydi, crawler’ıydı, inleyeniydi… böyle bir ağırlık çöktü üzerime. Elden ne gelir, bir-iki başlamayı deneyip bıraktığım China Mieville’in The City & The City’sini aldım elime. New Weird mi, evet ama temeli oluşturmaktan ziyade, arka plan vazifesi görüyor, yoksa bildiğin dedektiflik hikayesi, kötü değildi, rahat okunuyor bir kere, arada İstanbul, Türkçe, Atatürk filan da ilginç geliyor, sonlarda da epey ritmini arttırıyor ama normal kipattı sonuçta (özetle: bir Vendermeer değil). Ben de onu bitirince rahat batmış olacak ki, bu sefer Acceptance’a başladım, sürprizle başladı (Ghost Bird), güzel gidiyor, bakalım bakalım.