Merhabalar! Dün itibarıyla, çok şükür sıkıntısız geçen uzuuuuuun bir yolculuğun ardından güzel memleketimize avdetimizi icra ettik. İnsanın evi gibi var mı? (Yok). Odalar, eşyalar, giysiler, bilinip de unutulmuş bir sürü güzel şey, detay her bir köşeden çıkan.
Üstelik bu sadece evimiz kısmı. İki gündür jet-lag’le mücadele ettiğimizden -hemen karşımızdaki markete gerçekleştirdiğimiz iki kısa seferi saymazsanız- evden hiç çıkmadık. Daha görüşülecek arkadaşlar, bir dolu güzel insan var!
Görüşmek üzere, sevgilerle, geldik biz. 8)
Kaynakça:
Ahmet Haşim – Kuğuların Avdeti
Robert Browning – Childe Roland to the Dark Tower Came
Cemal Süreya – Oteller Hanlar Hamamlar için Sürekli Şiir
Maşallah, gittiğimiz yere bereketimizle gidiyoruz, taşırıyoruz hatta [1,2]. Buralar yemyeşil ama şaşırtıcı bir şekilde yağışı çok az, çok şaşırıyorduk gerçekten de, nasıl idare ediyor bunca bitki, tamam rutubet var ama yağmur da gerekmez mi diye (geçen seneki ilk gelişimizde Muson yağmurlarını bizzat birinci elden tatbik ettiğimizden, o kısmı da biliyoruz ama bir 15 günlük yağmurla bir yıllık depo dolar mı? Doluyormuş şeri).
Bize on bin yıl önce, Caponca kursuna giderken tayfun’un etimolojisi için “güçlü/büyük (大-da?) rüzgar (风-feng?)” olarak Çince’den geldiğini söylemişlerdi, değilmiş. Yunan mitolojisinde güçlü rüzgârlara hükmeden ‘Typhon’dan (Τυφῶν) geldiğini de yazan var, “bizim” Arapça ‘Tufan’dan geldiğini de (“tufan” deyince, tamam, işin bir “benden sonrası tufan” kısmı da var tabii ama benim aklımda canlanan şöyle İsrafil’in Sûr’u üflemesiyle çıkan esintinin yıkıcı muhteşem bir güce dönüştüğü bir an (gibi bir şey).
Geçen (bu olaylardan biraz daha önce), Nergis Hanım’la konuşuyorduk, sadece bildiğimiz kelimelerin değil, tecrübelerin de algıyı sınırlayabileceğinden (yazılı olarak da, burada, “diegesis” alt başlığı altında biraz ahkâm kesmişim bu konuda da…). Yani (N. Hanım’dan aktaracak olursak:) “buralarda çok nemli, boğucu bir sıcak oluyor” dediğinizde, karşı taraf “ah, İzmir/Antalya sıcağı gibi, anlıyorum” diyor ama öyle değil işte Eliza, (sub-?)tropik bir yer burası, okyanusa komşu (“okyanusa kıyın mı var, derdin var şeri…”). Tayfun fırtına değil, örneğin sadece buralarda oluyormuş, tıpkı “ardly appening urricane”lerin veya siklonların da sadece belli yerlerde vuku bulmaları gibi (bulamamış mıyız bunlara Türkçe bir ad? Gerçi neden bulalım ki — dilimiz evrilirken, gelişirken hangi vatandaşımız bu kavramları cümle içerisinde geçirme ihtiyacı duymuştur ki! 8). Bkz. Şekil A, come to the blackboard!
Türkiye-Çin ikili anlaşmaları uyarınca, eğer oturma/çalışma gibi özel bir izniniz yoksa, bir girişte maksimum 30 gün kalabiliyorsunuz (örneğin Japonya için bu 90 gün). Ece Hanım’ın da bu nedenle bu yazki ziyaretinde iki defa giriş-çıkış (ya da daha doğru şekilde: çıkış-giriş // siz “horis-giris” diye bir terim biliyor musunuz? (yazıldığı şekilde, yani ş sesi filan yok) ben bilmiyordum, bizim oraların (Merzifon) ağzıymış, biz (İstanbullular?) halbuki “karman-çorman” deriz; ben de Eda’dan öğrenmiştim, babasından aktarmıştı 8). İşte Ece Hanım’ın iki defa giriş-çıkış yapması gerekti. İlkinde Tokyo’ya gittiler, ben yaz okuluna denk geldiği için Şanghay’da kaldım, yazmış olduğum üzere epey güzel, keyifli bir haftasonu geçirdim. Bu seferki çıkışı için Kore’yi (Seul) seçmiştik, biletleri aldık, oteli ayarladık, dün sabahtan binip, pazar akşamı dönecektik plana göre. Bu haftasonu burada yine fırtına alarmı verildi bu arada: bu seferkinin adı “Beyaz Yunus” imiş lakin ne mutlu ki, bize gelene kadar enerjisinden epey yitirmesi bekleniyormuş, o nedenle alarmın rengi mavi idi, neyse bakalım, biz zaten burada olmayacaktık ki. Amerikanca’da -sanırım- “stormchaser” denilen bir güruh/hobiciler var: işte adları üzerinde, nerede fırtına/hortum varsa atlayıp gidiyorlar, o adrenalinden besleniyorlar. Geçen yaz ağabeyimlerde “Aile Arasında” adında, Gülse Birsel’in filmini izlemiştik, oradaki teyze (müstakbel kayınvalide) Adana ağzıyla “Ben hiç goşmam…” diye övünüyordu, ben de öyle şekerim, ben hiç fırtınaya goşmam, fırtına bana gelir. Kesin yazdım diye hatırlıyorum ama arayınca bulamıyorum: biz geçen sefer bu fırtına ayağına sürekli bir “fırtınalar koparsa kopsun / sürüklesin ikimizi” şarkısını söyleyip duruyorduk ailecek, sonra bir öğrendik ki, meğer biz Pamela’nın versiyonunu söyleyip dururken Nergis Hanım’la, Ece Bebey damardan Ebru Gündeş’ten aktarıyormuş! (Bir dolu şey biliyor, hâlâ şaşırtıyor bizi maşallah!)
Çok hareketli geçiyor bu günler… Ece’nin arkadaşı gelmişti ziyaretimize iki haftalığına, Ece stajda iken N. Hanım’la gezdiler, bütün taraflar açısından gayet keyifli ve verimli oldu, onu evvelsi gün uğurladık. Onun gidişinden 5 gün evvel de bizim 7 kişilik dev kadro arkadaş grubumuz (ŞDSBEHL) Şanghay’ımızı şereflendirdi, genelde biraz öyle biraz böyle takılsak da, pekâlâ 11 kişi tam kadro şenlendirdiğimiz de oldu Şanghay yollarını. Dün de bölümde ilk tanışım olan, bize ennn kritik ilk “ne nerede bulunur, nasıl yapılır edilir”lerimizi öğretip Çin’de hayatta kalmamızda en büyük payları olan Julie & Taikang ile buluştuk: bizim ayaklarımız üzerinde durabilir (şimdi düşündüm de “ayaklarımızın üzerinde durabilme” biraz abartılı olmuş, onun yerine “emekleme pozisyonunda devrilmeden durabilme” diyelim) duruma geldiğimizden az bir süre sonra da doktoralarını yapmak üzere Almanya’ya gitmişlerdi, işte tatil dolayısıyla Çin’e dönmüşler (haftaya da nişan yapacaklarmış, ne güzel haberler bunlar! 8). Gelişimizde tanıştığımız sevgili arkadaşlarımızla, gidişimizde de görüşüp, bir nevi ucundan Çin çemberimizi tamamladık gibi oldu.
Yazmak istediğim şeyler şüphesiz bunlar değil ama o kadar yer gezdik, yazıp aradan çıkarmak lazım. O halde hızlı bir parça çalmaya başlayalım (konuyla alakalı tavsiye: The Vapors – Turning Japanese), kısa kısa yazalım izlenimlerimizi yediğimizi içtiğimizi, geçelim geride bırakalım koşalım uçalım! (wo men chu faaaaa! ikimashooooo!!!! ^_^ )