The sense of an ending…

Bir tanıdığımın çok yakın bir arkadaşı vardı (buradaki “bir tanıdığım” ben değilim (bana da sıra gelecek, merak etmeyin) ve bu olay 15 yıl kadar önce oldu). İlkokuldan beri canciğer arkadaştılar, yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Sonra bir gün bu ayrılmaz ikiliden biri dostluklarını bitirdi. Bir gerekçe göstermeden, bir küskünlük olmadan. Arayınca konuşuyordu, kısa cevaplar, yazınca cevaplıyordu evet/hayır şeklinde ama sohbet uzamıyordu, başlamıyordu bile, nasıl uzasın!.. Diğeri (benim tanıdığım yarı), tahmin edeceğiniz üzere gerçekten çok üzüldü, haftalarca, aylarca bu ayrılığın sebebini anlamaya çalıştı. Bir süre sonra o da vazgeçti, vazgeçmek zorunda kaldı. Sanıyorum son iki senedir doğum günlerinde mesajlaşıyorlar: “doğum günün kutlu olsun.” “teşekkür ederim.”

Little Manhattan (2001)
[bu oğlan (Josh Hutcherson) büyüyünce fırıncı olacak, Katniss’e ekmek verecek, ondan öpücük alacak daha…]
Okumaya devam et “The sense of an ending…”

Cadıların kurtardığı…

Bu hafta, bir aralar, her aralar pek de süper değildim (misal için bkz. sakalı uzamış süpermen). Sonra, önce Howl’s Moving Castle bitti (kipatı — kipatı ile filmi arasında dağlar kadar fark var, öyle böyle değil, hani neredeyse bir tek başı benziyor. Kipat süper!), ardından da tüm o çağrışımlara dayanamayıp Doris Lessing’in sevdiğim hikayelerinden “How I Finally Lost My Heart”ı (aka “Son verdim kalbimin işine” ve dahi “Ah nerede, vah nerede!” — bu vesileyle Seyyal Taner’den de, Füsun Önal’dan da süper cadılar olurdu! Bugün cadılar günü olsun, Masters of Reality’den gelsin: J.B. Witchdance 🕺🏾) tekrardan açtım okudum, ilaç gibi oldu, yüzümde güzel bir tebessüm belirdi. Sağolsun koruyucu cadılarım, rahmet okudum, minnetle andım.

Geçen gün, Annie Hall’ün ardından canım çekti, Undine’yi açtım: eski erkek arkadaşını havuzdaki ziyaretinden başlayıp, sonuna kadar izledim yine; yine “ah ah ah!” deyip durdum. Dün, Barış’ın sunumundan sonra sohbete devam ediyorduk ki, Levent Doğa’nın bir rüyasını anlatıyormuş ben “su altında kaynak” kısmından sohbete müdahil oldum, Undine’den bahsettiklerini sandım. Undine’yi anlatırken şöyle yazmıştım:

Hiçbir şeyin kesin olmadığı ama buna rağmen her şeyin çok net olduğu bir film idi Undine. Semboller gerçek hayatın içinde yer buluyor kendine: “şeyler” (“kavramlar” demek yetersiz olacaktı) onları temsil eden nesnelerle, o nesnelerle derin şekilde harmanlanmış şekilde, birlikte zuhur ediyor.

Yılın Listesi (2025) — Filmler (3. Kısım) / Christian Petzold

Howl’s Moving Castle da öyleydi. İmgeler, alegoriler, gerçek iç içe. Bir şeyin temsil edildiğini anlıyorsunuz, sonra temsil eden şey temsil ettiği şeye dönüşüyor (ya da siz başından beri öyle olduğunu anlıyorsunuz). Somut şeyler (Miss Angoloarian!!!!) bambaşka temsiller oluveriyor! Anlıyorsunuz ama, pek güzel anlıyorsunuz, çocuk gibi heyecanlanıyorsunuz. Biliyorsunuz, sizin hissettiğiniz şeyler, yaptığınız (/yaptığım) aptallıklar, bir bir geçiyor karşınızdaki sahneden. Çok iyi geldi, dediğim üzere, “ilaç gibi geldi”. Güzel uyandım bugün – az uyumama, havanın kapalı olmasına karşın neşeyle gittim geldim simitçiye, güzel bir kahvaltı yaptık Ece’yle, birazdan da Levent’le haftalık, rutin Paper randevumuza gitmek üzere çıkacağım evden, ne demiş pirimiz (Kurt Vonnegut Jr.) “if this isn’t nice, I don’t know what is” (ona da rahmet olsun!). 8)

Özlemindeyiz Kurt Reyiz! “Bize cennetten bakıyorsun sen şimdi…” 8))

Belirsizliğin güzel masumiyeti*

Leventler’in büroda her cuma söyleşi etkinliği oluyor (“Gayri-mimari sohbetler”). Bugünkünde Barış konuşmacıydı, ben de nihayet katılma imkânı buldum. İlginç (aslında düşününce değil zira Barış’la aynı kafalardayız, hence hep aynı feedler, aynı öneriler çıkıyor sanal dünyada karşımıza) olan, bir hafta kadar önce benim de kafamda şekillenmeye başlayan bir konu bulmuştu kendine sunum için:

Gerçi Barış, işin kuantum tarafından açıldı denize, benim aklımda fizik yoktu. Belirsizliğin güzelliği, avantajları, anlatacağım birazdan. Önce isimler, ad koyma, tanımlama, kesinleştirme üzerine konuşalım:

Allah Adem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti.

Bakara Sûresi, 30. ayet
Okumaya devam et “Belirsizliğin güzel masumiyeti*”

Aptal Woody Allen, aptal Manhattan.

aka, “gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar”. Annie Hall, sizin de büyük ihtimalle bildiğiniz gibi, şu sözlerle başlar:

Annie and I broke up.

Woody Allen, Annie Hall (1974)

Öyle başlamıyormuş. Zaten ben de her ne hikmetse Annie Hall diye Manhattan’ı indirmişim. Bat dünya bat. Oğuz Atay, bilemediyseniz. Miranda July’ın arabasının ön camına yazdığı mesaj. Zor durumlar. 8500 km dile kolay, olmuyor. Boşa yazıp durdum. Yok kimse. Metin Altıok, Evde Yoklar. Başka? Edip Cansever, Ya Alkol Olmasaydı. “İyi akşamlar gençler, alkol var mı?” — Kilink, serseri polise pandik attı. Durum çok fena amirim albayım.

Leman. Fena halde. Bravo yani. Alkışlar bana. Hep bana.

Aynalar yasaklanmalı. Dışarıdan görüntüleyen her türlü teknoloji yıkılmalı (Butlerian Jihad). “En büyük hazinemiz aklımızdır.” — haydi oradan! (yine de: Sevgili Bilge, Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım.) Aradığımı da bulamıyorum (“herkes ama her şey ölsün lütfen”).

Yalnız.

aka, bir başkası için koca bir can sıkıntısından başka hiçbir şey olmadığınızı anladığınız o “nadide” an. 8P (cue in Michael Giacchino)

Hong Kong, 80ler…

Döneli (kaç?) 3 hafta olmuş. Şimdi sabah, lab’ımda çalıştım, bir şeyler hallettim, arada spotify’ı açtım, Leslie Cheung’ün “yeni” albümü çıkmış, onu haber verdi sağolsun, açtım ben de, 70 şarkılar bir toplama, çalmaya başladım, 80’lerin Hong Kong’una gittim, oradayım şimdi.

Okumaya devam et “Hong Kong, 80ler…”