Diziler, miziler.

Nobody Wants This. (2024 – )

Bu aralar yeni dizi arayışındaydık ama önce filmlerden bahsedeyim: filmlerde şansımız pek iyi gitmiyor maalesef. İlkin Jarmusch’un son filmi Father Mother Sister Brother (2025) (Türkçesi: Su Rolex Saat Kaykaylı Çocuklar – featuring hâlâ rol yapamayan Tom Waits) ile hezimete uğradık, onun bozuk tadını gidermek için Porco Rosso koştu imdadıma; peşinden Reprise’ının (2006) [1,2] ardından büyüsü bozulmasın diye çooooook uzun (8 yıl!) zaman başka filmini izlemeyip, bu sene itiraf etmek gerekirse daha çok Elle Fanning için gelip de güzeller güzeli Renate Reinsve için kaldığımız Sentimental Value (2025) ile o filmi çok sevdiğimden devam ettiğimiz The Worst Person in the World‘ünü (2021) izleyip o filme de bayılınca haydi Renate üçlemesi eksik kalmasın diye açtığımız Oslo, August 31st patlak çıkınca kalakaldık öylece (bu arada: filmin başından sonuna Renate ha göründü ha görünecek diye bekledim ama ettiği bir tek cümle sayılmazsa tamamıyla figüran kabilindeydi maalesef).

Sonra Levent’ten sürpriz bir tavsiye geldi: Takashi Miike’nin First Love‘ı (2016). Takashi Miike, ben üniversitede okurken Ichi the Killer‘ını (2001) (2001 mi? Demek ki yüksek lisansmış — ben niyeyse hep lisansta izlediğimi düşünürdüm Bera ile muhabbetini yapmış olduğumuzdan kelli) izlediğimiz “kopuk vücutsal uzantılar, organlar, gözler kulaklar-çatlak-manyak-capon” bir insandı. Levent’e acaba aynı Takashi Miike’den mi bahsediyoruz? diye sordum, “durulmuş” dedi, ok dedi ben de.

First Love gerçekten de süper bir filmdi. Bana ennn favori filmlerimden True Romance‘i (1993) hatırlattı bol bol. Film capon filmi ama Çin mafyası da işin içinde, onlar konuşurken bir kısmını anladık söylediklerinin, mutlu da olduk açıkçası (benim söylenenlerin bir kısmını anlamama ek olarak, Nergis Hanım ilanlardaki, tabelalardaki yazıları okumasıyla da ekstra hayranlığımı kazandı!). Filmde şiddet var ama bir Guy Ritchie veya John Woo seviyesinde çok çok (şimdi düşündüm de, onlardan belki “bir tık” fazla (grrrr! öyle sinir oluyorum ki şu “bir tık” lafına — neyse ki son senelerde giderek daha az kullanılıyor!)). Şimdi filmde şöyle bir sahne var: (yazdım sildim – sonuçta epey vahşi bir sahne / ama filmi seyredenleriniz olduysa: kötü adamın -yine nispeten kötü ama harbi cool- Julie’yi kaçırıp peşinden gerçekleşen dövüş sahnesi). Ben izliyorum, yanımdan bir kikirdeme geliyor!.. Gerildim haliyle (daha fazla detay/kişiler/isimler veremiyorum, can güvenliğim meçhul).

Film güzeldi, çok güzeldi. Filmi seyrettiğimin ertesi günü benim cânım öğrencilerim (mezunlar ve mezun olmak üzere olanlar) ziyaretime geldiler, konu müziklerden, filmlerden açıldığında ben de onlarla bir gün önce izlediğim işte bu First Love’dan bahsettim, “aah, Takashi Miike, tabii ya!.. Onun bir de Audition‘ı (1999) iyidir…” dediler, ben de haliyle Audition’ı da listeye aldım (biraz bekleteceğim zira ondan önce Peaky Blinders ile Nobody Wants This detour’umuz var..) — bu vesileyle, bu da o gün çekildiğimiz foto:

12 Ekim 2026 / Bedirhan, Ceyda, Osman Efe, Alper, Sahra, Aras, Mete, EST

Biz şimdi First Love’ı bayıla bayıla seyrettik ya, hatta %50’miz o şiddet sahnelerini ağzı kulaklarında izleyince, dedik, ne zamandır -yine barındırdığı şiddetten ötürü- “çok güzel dizi ama size gitmez pek” diye uyarıldığımız Peaky Blinders’a başlama motivasyonunu sağlamış olduk. İzliyoruz. Benim zevkim için biraz fazla -ve gereksiz- stilize ama Nick Cave’le açılıyor, dönem iyi (dizi 1919’da başlıyor, Banshees of Inisherin’de arka planda göz ucuyla farkına vardırıldığımız 1923 İrlanda iç savaşının öncülü bir sezon konusu belirlemiş), daha ne olsun, izliyoruz güzelce. Yine de, ilk bölümün sonunda kemanlarla (İngilizce yazıyor olsaydım tabii ki “violin” yerine “fiddle” kelimesini kullanacaktım ama Türkçe’de şimdi “keman” yerine “gıygıy” yazamıyorum haliyle) çalınan güzel bir müzik var, müzik güzel ama nereden? Nereden Allahım nereden?! Düşün düşün, dene dene, nihayet buldum: dizide kullanılan, “dizi için yazılmış” melodi Mearl – Sheep diye bir partisyon imiş, ama ben onu 25+ yıl öncesinden, vaktiyle

belcikali progressive jazz yapar grup. ‘land of the giant dwarves’ ile ‘bereft of a blissfull union’ albumleri nefistir (‘killed by charity’yi de ekleyelim bu listeye..)

Ekşi Sözlük – “x-legged sally” (11/01/2001)

tanımladığım (alıntı saçma oldu çünkü ben onları “dünyanın en iyi grubu.” diye tanımladığımı hatırladım ama meğerse öyle dememişim. Kime demiştim o zaman? diye düşünüp, Suicidal Tendencies’e demişimdir belki diye gittim baktım o yana, ama meğerse onlara da disq sui’nin eliyle demiş… bilemedim doğrusu) X-Legged Sally’nin Bereft of a Blissful Union‘ından dinlemiştim aynı şekilde. Olmadı yani. Neyse, dizi güzel, izliyoruz, estetik/klip sahnelerinde gözümüzü kapatıyoruz, geçiyoruz.

Gelelim Auditon’a ve Nobody Wants This’e: Dün Peaky Blinders’tan bir bölüm daha seyrettikten sonra, baktık daha vakit erken, bir de film alalım deyip, başladık Audition’a. Evet, bildiğimiz gibi bir Takashi Miike filmi çıktı (hatta bir ara Nergis H. “First Love’ın yönetmeniyle bunun yönetmeninin aynı olduğuna emin miyiz?” diye sordu ama onun sorusu geçmişten geleceğe değil de, gelecekten geçmişe yönde çalışıyordu…). Ya, bu çağda onca Resident Evil, Silent Hill ve türevleri varken kim takar böyle Takashi Miike’yi? Çok fena kaldı (Ne kestik? Koç. Ne yedik? Hiç.). Canımız sıkıldı haliyle geçen zamana, israfa. N. Hanım, haklı olarak, “ağzımızın tadı kaçtı Ali Rıza Bey, yok mu şöyle keyifli bir dizimiz?” deyince de benim aklıma haberimin olup da, bir kenara köşeye atmış olduğum “Nobody Wants This” geldi. Sonuçta Good Place’ten Kristen Bell ile Gilmore Girls’ün peltek oğlanı Adam Brody var. Konu tabii ki orijinal değil, iki zıt karakter sit-com’unda teknik sebeplerden ötürü “rahip – zeki kız” aşkını işleyemeyeceklerinden (ki ortada zaten bir Fleabag, hot priest Andrew Scott gerçeği varrrr!), bir sonraki durağa, “uysal haham – sivri kız” aşkına gitmişler, iyi de etmişler, çok güzel bir dizi, tavsiye ederim, biz izliyoruz. Veep’in Jonah’ı (Timothy Simons) hiçbir diziye olmadığı gibi, bu diziye de olmamış, olsun; Joanne’in kardeşi Morgan’ı oynayan Justine Lupe ise fena halde tanıdık gelince, arayıp baktık: Marvelous Mrs. Maisel’daki gelinmiş (tabii ya!..).

Diziler/filmler böyle idi. Bir de kipatlar var: Djuna Barnes’ın “Geceyi Anlat Bana”sı ile Nabokov’un “Karanlıkta Kahkaha”sı, yazarım onları da bir ara, ömür çok!.. 8)

Favori dizicimiz Mike Schur’un hastası olduğumuz Good Place’inden sonra çektiği “A Man on the Inside“ı ile “Nobody Wants This” Netflix’de aynı sezon yayınlandığından, Ted Danson ve Kristen Bell’li çok hoş bir promosyon videosu hazırlanmıştı, onunla kapatalım bu girişi…

Hamiş: Bir de, Timothy Simmons’ın eşi Esther’i oynayan Jackie Tohn (imiş adı), bana çok güzel bir şekilde, tâ True Romance zamanlarının Patricia Arquette’ini hatırlattı, daha da hoş oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir