Belirsizliğin güzel masumiyeti*

Leventler’in büroda her cuma söyleşi etkinliği oluyor (“Gayri-mimari sohbetler”). Bugünkünde Barış konuşmacıydı, ben de nihayet katılma imkânı buldum. İlginç (aslında düşününce değil zira Barış’la aynı kafalardayız, hence hep aynı feedler, aynı öneriler çıkıyor sanal dünyada karşımıza) olan, bir hafta kadar önce kafamda şekillenmeye başlayan bir konu bulmuştu kendine sunum için:

Gerçi Barış, işin kuantum tarafından açıldı denize, benim aklımda fizik yoktu. Belirsizliğin güzelliği, avantajları, anlatacağım birazdan. Önce isimler, ad koyma, tanımlama, kesinleştirme üzerine konuşalım:

Allah Adem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti.

Bakara Sûresi, 30. ayet

Ursula K. LeGuin’in (ya kimin olacaktı? Neyse) Yerdeniz Serisi’nde olsun, büyünün olduğu diğer pek çok kitapta olsun, bir şeyin “gerçek” ismini bilmek, o şey karşısında güç sahibi olmanıza, ona hükmedebilmenize yarıyor. İsmini koyduğunuz şeyi biliyor oluyorsunuz. Castenada’nın Don Juan’ında da var böyle bir şey (İdris için sadece ucundan okumuşluğum var, hemencecik baymıştım, o yüzden aslında bilmeden konuşuyorum): peyoteyi ilk alıp da bir kuşa (karga?) dönüşüp uçtuktan sonra, kendine geldikten sonra Don Juan’dan teyit istiyordu da Don Juan “ne gördüysen o olmuştur” bâbında kestirip atıyordu (yani aslında belki de bir köşede salyalarını akıta akıta titriyordu). Bizim gerçeğimiz, bizim bildiğimizdir. Bildikçe, sınıflandırdıkça, adını koydukça kendi özgürlüğümüzden kısıyoruz aslında. Vaktiyle kafamda bir hikaye filizlenmişti (şimdi bahsetmiş miyim diye arşivi taradım, bulamadım): “teknolojik” bir büyücü ve çırağı olacaktı. Bunlar aslında bizim yüksek teknoloji ürünü olduğunu sandığımız şeyleri büyüyle halledeceklerdi. Telefon (palantir), televizyon (sihirli ayna), yapay zeka (cin), gibi. İnsanlar yüksek teknoloji ürünleri o kadar kanıksamış olacaklardı ki, büyücüden edindikleri aletlerin nasıl olabildiğini, çalıştığını sorgulamayacaklardı bile. Büyü tekrardan dünyada yayılacaktı (Ursula Nine’nin The Other Wind’de kapattığı kapı bu şekilde tekrardan açılacaktı bir nevi).

Eskiden budist rahipler uçabiliyor, günlerce yemeden-içmeden bir ağaç altında meditasyon yaparak yaşayabiliyorlardı. Eskiden peygamberler hastaları iyileştirip, ölüleri diriltebiliyorlardı. Mucizeler çağıydı. Sonra bilim iyiden iyiye geldi, her şeyi tanımladı. Eskiden büyüler her zaman çalışmayabiliyordu, bilimsel icatlar hep çalıştı, hep daha da iyi çalışacak yönde geliştirildi (“teknolojik ilerleme”). Eskiden ormanlarda periler yaşardı, dağlarda hazineleriyle ejderler.

Edebiyatçılar ahde vefa gösterdiler, büyünün, mucizelerin yer yüzünden çekilmesini inanç sistemine oturttular. Misal, Gaiman “American Gods”da (ve Sandman’de kedi tanrıça Bast’la ilgili olarak; ayrıca bkz. “soft places”), Pratchett “Small Gods”da tanrıların gücünü onlara inananların inanç gücüne endeksledi. Gayet pragmatik bir açıklamaydı, neredeyse bilimsel. Öyle uğurladılar büyüyü. Tolkien elfleri (+ bir Maia, birkaç hobbit, bir de dwarf) “ölümsüz topraklara” yolladı, dünya yaşlandı ve grileşti

Çok uzun zamandır görüşmediğim, çok sevdiğim, çok iyi insanlar var (çoktandır görüşmediğiniz bir arkadaşınızın çocukluk anılarınıza işleyecek derecede size şefkat göstermiş anne-babası olabilir; vaktiyle yabancı bir ülkede (in a kingdom by the sea) size muhteşem bir jest yapmış olan “bir tanıdığınızın tanıdığı” olabilir). Bir kısmı gerçekten çok yaşlanmış olmalılar, biraz araştırsam bilgi edinebileceğim ama yine de iletişime geçmek garip olacak (zira siz de biliyorsunuzdur böyle durumları). Onları sonsuza kadar yaşatıyorum. Amelie Earhart mesela, hâlâ uçuyor, Saint-Exupery de öyle yazacaktım, ama kontrol için baktığımda 2000’de uçağının kalıntılarını bulmuşlar (al sana işte, sen misin bakan!). Bazı büyücüler dönüştükleri hayvanlarda kaldılar, bazısı unuttu, bazısı öyle kalmayı tercih etti.

İlişkilerin adını niye koymak zorunda hissediyoruz kendimizi? Kuantuma girmeyeyim diyordum ama, onlarca – yüzlerce gerçekliği bir anda yaşama lüksü varken ne diye kalkıp ölçüm yapıp sistemi içlerinden sadece bir tanesine çökertiyoruz? İnsan bile bir tek kişi değil, bir sürü yanı var, niye onu tanıdığımızı düşünüp, yaftalayıp bir tek kimliğe indirgiyoruz? Niye bunu yapıyoruz?

Zamanı durdurabilmek

İki film, biri çok güzeldi (Joachim Trier – The worst person in the world), diğeri pek fenaydı maalesef (Miranda July – The Future). Güzelinden başlayalım:

Güzeller güzeli Renate Reinsve’nin canlandırdığı Julie, Aksel ile birliktedir ama aklı (ne aklı? “aklı” ne? kalbi!) kalbi Eivind’dedir. Bir gün, bir sabah zaman durur:

(Güzeller güzeli Renate Reinsve — evet, tanıdık geldiyse Backrooms‘dan 🤷‍♂️)

The Future’da ise, Miranda July’ın Sophie’si, Hamish Linklater’ın Jason’ını aldatıyordur. Daha fazla vicdanına karşı koyamaz ve tam ona açıklayacakken…

Internette bulamayınca, sizler için elcağzımla editleyiverdim – altyazıyı bile gömdüm. 8P

Ölenler ölmez. Ölülerle konuşulabilir pekâla. Hatıralar yeter ne diyeceklerini tahmin etmeye (ayrıca Plato’nun mağarası – gerçeğimiz algımızdan ibaret).

Bilmemek, bilmemeyi tercih etmek, gerekirse arkanızı dönüp olay yerinden kaçıvermek. Dediğim “ignorance is bliss” değil, bambaşka bir şey (başka türlü bir şey, benim istediğim). Ne diyecektim, aklımdaydı. Bilmemek değil, asli olarak belirsizlik, bir dolu mümkünün keyfini çıkarmak. Keyfini çıkarmak da değil, kalıplara sokmamak – tekrara düşmek pahasına: belirsizliğin o sonsuz potansiyeli, hayaller, düşler, güzel şeyler. (ters taraftan kalkanlar için bir anti-tez olarak bu taş kalpli İngiliz yazarınıza duyguları öğreten Joni Mitchell’den Both Sides Now gelsin).

Bir şey daha vardı, gece oldu, kafam gidiyor. Neydi, neydi acaba… Bir gün bir grup çocuk, perilerin fotoğraflarıyla çıkageliyorlar (Cottingley Perileri vakası), inanıyorsunuz, heyecanlanıyorsunuz. Sonra fotoğrafların aslında ne kadar monte olduğunu söylüyor işin uzmanları, biraz dikkatli bakınca sahiden de öyle olduğunu görüyorsunuz. Sonra bizatihi çocukların kendileri de itiraf ediyorlar. Ama siz yine de inanmaya devam ediyorsunuz. (bence iyi bir insansınız, siz onların dediklerine bakmayın).

Sonra herkesin elindeki telefona kameralar koyuyorlar. Önce uzaylılar bizi terk ediyor, ardından karanlıklarda yaşayan bütün o korkunç ama artık gittikleri için hüzünlü şeyler… Çıplak gerçek, adı konulmuş, üstüne ışık tutulup yavanlaşmış, büyüsü akıtılmış yavan şeylere mahkûmuz artık. Aşk hariç. Bizi o kurtaracak (pozitif bitirelim). Sevdiğiniz, çok sevdiğiniz biri mi var, ne mutlu size! Sizi mutlu ediyor mu, görünce dünya daha güzel oluyor mu, daha ne olsun. Dünyayı değil ama bizi sevgi kurtaracak (cue in Cardigans – Do you believe : do you really think / That love is gonna save the world? Well I don’t think so. Just don’t think so. And do you really think that love is gonna save your soul? Well I sure hope so. Oh I really really hope so (burada duralım)).

Eki’ye kapatalım bu girişi: So… So you think you can tell...

Esse est percipi.

Caponların kesin bu belirsizlik durumunun erdemine verdikleri bir ad vardır diyordum, internete sordum, inanır mısınız, yokmuş. Onun yerine şunlar varmış (yapay zeka resmen “ondan kalmamış, haftaya gelecek, onun yerine şunlar var” klasik Türk esnaf karşılaması çekti!):

  • Mujō : Hiçbir şeyin kalıcı olmadığı, aynı kalmadığı, her şeyin sonsuz bir akış durumunda oluşu.
  • Mono no Aware: Bir şeyin geçici olduğunun bilinmesinin o şeyi daha değerli kılıyor oluşu.
  • Wabi-Sabi: Kusurlu, eksik, kırık şeylerin kazandırdığı o değişik anlam, güzellik (evet, sevdiğimiz kavram kintsugi de bu arkadaşın bünyesinde barınmakta).
  • Shikata ga nai: Nasip kısmet, ölenle ölünmeme, olduğu kadar, olmadığı kader ve birtakım başka kamyon arkası yazıları.
  • Shoshin: Az bilmekten gelen potansiyel. Çiçeği burnunda bir matematik öğrencisinin değişik bir problemi çözme ihtimalinin artık katılaşmış bir profesörünkinden daha yüksek olması (gibi imiş).

* “Fikrimin ince gülü”, “Kızgın taşlara düşen su damlaları”, “Yerçekimli Karanfil”.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir