Yazın başında James Sweeney’nin Twinless (2025) filmini izleyip çok beğendik – beni böyle “helal olsun, bunca yapıma rağmen hâlâ daha özgün konular bulunabiliyor; Amerikan bağımsız sineması tutturunca çok süper tutturuyor” nidalarıyla izlettiren, hakikaten her şeyi yerinde, çok iyi bir filmdi.
Filmi çok beğenince ertesi gün, aynı yönetmenin ilk filmi olan Straight Up (2019)‘ını izledik, o da apayrı bir güzellikti, James Sweeney’e 10 nomero 5 yıldız verip, radar listeme aldım.

Kendisi 1990 doğumlu imiş: bu da onu Straight Up’ı çekerken 29, Twinless’ı çekerken ise 35 yaşında kılıyor. Aslında filmleri ‘çekerken’ demek yetersiz zira tıpkı diğer az-ama-öz-genç-akıllı-süper-auteur klasmanımdaki Shane Carruth gibi, James Sweeney de filmleri yazıyor, yönetiyor ve oynuyor, 3’ü bir arada, muhteşem bir iş çıkarıyor.
Bu senenin hayli kapsamlı “Yılın Filmleri” listesindeki filmleri yazarken -çok da farkında olmadan doğrusu- filmleri, filmlerden bahsetmeden (konularına hemen hiç girmeden) anlatmışım. Yani 3 paragraf oku oku oku, evet yönetmeni şöyleymiş, oyuncusu şuymuş buymuş, bana da şu anımı hatırlatmış vs. vs. güzelce okuyorsunuz diyelim metroda giderken de, yanınızdaki arkadaşınız film karesini ve/veya afişini görüp size “ne hakkındaymış film?” diye sorduğunda, pek bir fikriniz olmayabiliyor (değil mi? 8). Dediğim gibi, sonradan fark ettim, hoşuma gitti(m oh bebek!).
Twinless çok daha profesyonel, “film gibi film” işiydi, Straight Up heyecanlı, daha samimi, birtakım ticari şeyler, kaygılar düşünülmeden (başa gelinmeden) çekilmiş bir filmdi. İki filmde de diğer jön (Twinless’ta Dylan O’Brien, Straight Up’ta Katie Findlay) muhteşem bir iş çıkarıyorlar (Dylan O’Brien’ı illaki bir yerlerde görmüşlüğünüz vardır ama Katie Findlay… nadide elmas! Bahtı açık olsun, süper-düper-fantastik idi! Sonrasında mecburiyetten birtakım noynoy filmlerde, dizilerde yer almış, ekmek parası tabii).
Neyse, ne diyorduk, iki fülm, iki kipat. Twinless’ta Shel Silverstein’ın “The Giving Tree”si, Straight Up’ta da Tenessee Williams’ın “Kızgın Damdaki Kedi”si geçiyor. Filmleri Ece’yle tekrardan izleyince, kitapla oyunu da merak ettim. “The Giving Tree” çocuk kitabı, 1950’lerde o zamanın kör-göze-parmak ahlaki hedeleriyle yazılmış, 15 dakika içerisinde okunup bitirilebilen bir kipat. “Kızgın Damdaki Kedi”ye gelecek olursak: tiyatro ile yıldızım bir türlü barışmadı, ne yapalım, hayat bu. Ben tiyatro sevmem. Geçen yine sevgili Nergis Hanım’ı öztartışmalarımda izleyici olarak darlarken ulaşabildiğim tespit/ahkâm yaklaşık olarak şu şekildeydi: operayı seviyorum zira hiçbir şekilde gerçek olmaya öykünmüyor – keza kabuki de öyle, aşırılıklarla tasvir ediyor, normal yaşamlarımızda algılarımızı körelten kabuklardan bu şekilde sıyrılıyor ve verilmek istenen öze daha doğrudan bir bağ kurabiliyoruz. Mekan/kostümler/zamansal uygunluk, aktörün görünüşü (“Brad Pitt de çok yaşlanmış…” diye düşünürken sahneyi kaçırmak cabası) konusunda düşünmüyoruz artık. Tiyatro öyle değil: mimikler abartılı ama yine de sözgelimi bir metroda karşılaşamayacağımız kadar değil, bir de herkese bağıra bağıra konuşuyor (diyebilirsiniz ki, seyirciyi de anlatıya katan modern/post-modern oyunlar ya? derim ki: no no no…). Benim zavallı kanaatim şudur ki: anlatıcı anlatıdan önemli olmamalı. nokta.
Bir bilim-bireyisiniz (bilim tırtılı) diyelim, bir konuda görüşünüzü almak üzere haber ekibi ziyarete geliyor, hoşbeşten sonra, tam konuyu anlatmak için ağzınızı açıyorsunuz ki prodüktör kız (Sarah) sizi durduruyor: “pardon hocam, çok özür dilerim ama ışık alnınızdan yansıyor, oraya biraz pudra sürelim — bir de yüzünüz, özellikle dudaklarınız çok soluk çıkıyor, onlara da hafif bir makyaj yapalım…” bir anda elinde fırçası ve boyalarıyla makyajcı oğlan (Toni) belirip, çok ciddi bir ifadeyle yüzünüzde çalışmaya başlıyor. Bitince ayna tutuyorlar, bildiğiniz palyaço makyajı, parıl parıl parlıyorsunuz, sizinle hiçbir alakası yok aynadaki yansımanızın… “Hocam, gerçi siz daha iyi bilirsiniz ama, optik özelliklerden, televizyonda renkler normalden soluk çıkıyor, o nedenle böyle abartılı görünüyor ama çekince normal görünecek…” HİÇ DE ÖYLE OLMUYOR HALBUKİ, PALYAÇO GİBİ ÇIKIYORSUNUZ İŞTE! (bu arada, benim çok şükür hiç öyle bir maceram olmadı ama bir (erkek-birey) tanıdığımızın stüdyoda çektirdikleri düğün fotoğraflarında kendisinin ruju gelininkini gölgede bırakıyordu.) Tiyatro da benim için işte öyle bir şey. Sorry. 🤷♂️
“Arzu Tramvayı”nı tabii ki birden çok kereler izlemişliğim vardır (always tiyatoro, never Marlon Brando). İşte malum, Elia Kazan 1951 yılında oyunu filme uyarladığında (Marlon Brando!! Vivian Leigh!!) oyun da, Tennessee Williams da alıyor başını gidiyor… Ama sonrasında Williams’ın yazdığı oyunlar pek tutmuyor ne yazık ki. Tam yıldızı sönmeye başlayacakken -diyelim-, Kızgın Damdaki Kedi’yi yazıyor. Elia Kazan’ı da ikna ediyor tiyatro yönetmenliği için, harıl harıl üzerinde çalışıyorlar (Williams’ın şöyle bir inanışı var (imiş): eserleri kendisinden çok bilinçaltının yazdığını düşündüğünden, bir sahneyi art arda defalarca yazıyor, içlerinden seçiyor veya kolajlıyor. “Yazım aşaması sırasında bilinçaltıma pek müdahil olmadığım için, hangi versiyon iyi, hangi versiyon kötü bilemiyorum pek” gibi bir şey yazmıştı. Bu nedenle eleştirilere açık. Elia Kazan da özellikle 3. sahne için üç tane epey radikal değişim öneriyor. Williams, (Williams alimi (scholar) Bryan Parker’ın dediğine göre) Elia Kazan’ı projeden soğutmamak/kaybetmemek adına bu istekleri uyguluyor (kendi açıklamasında bunların bir ültimatom şeklinde değil, öneri şeklinde geldiğini, oyunun büyük beğeniyle karşılaşmasından ötürü de bu seçimlerin iyi olduğu kanısında olduğunu belirtiyor (“benim orijinal 3. sahnem uygulansaydı yine bu kadar tutulur muydu, bilemiyorum”) ama sonrasında (20 yıl sonra — oyun 54’te sahneleniyor, sonrasında dediğim 1974 olması lazım, bakmayacağım şimdi) içine sinmemiş ki, kendi versiyonunu -biraz değişiklik yapıldığı için buna “3. versiyon” diyor- asıl metne koyup, Elia Kazan’la yazdıklarını da ekler kısmına alıyor. Oyun çok güzeldi, bildiğiniz Southern Gothic (gelsin ahkam: Amerika’nın kral, burjuvazi, aristokrasi kültürüne en yaklaştığı dönem bence — güney özelinde bu dediklerim – köleliğin olduğu dönemler belki daha bile uyuyordur).
Sonrasında bu oyun da filme aktarılıyor. Tiyatrosunda Maggie’yi (ki kendisi kızgın damdaki kedidir) Barbara Bel Geddes oynamış. Tanıyor muyum diye baktığımda Hitchcock’un “Vertigo“sundaki dünyalar tatlısı akıllı (bıdık) Midge olduğunu fark ettim. Zaten ne olduysa o noktada oldu. Oyun filme 1958’de aktarılıyor (Elia Kazan değil, Robert Brooks yönetiyor bu arada), Maggie’yi Elizabeth Taylor, Brick’i de Paul Newman canlandırmış. Paul Newman, malum, çok sevdiğimiz bir ağabeyimizdir, ne yapsa güzel yapmıştır ama işte tam da Barbara Bel Geddes bağlantısından ötürü, ben Brick karakterini gözümde hep James Stewart olarak canlandırdım, tam onun oynayacağı bir kayıtsızlık var zira Brick’de. Ben küçükken (80’ler), Commodore dergisinin bir sayısında bir bilim-kurgu hikayesi yayınlanmıştı, hâlâ hatırlarım: Karakter bilgisayara “Afrika Kraliçesi‘ni oynat ama Bogart’ın yerine bilmemkim oynasın” derdi, bilgisayar da o şekilde gösterirdi filmi. 40 yıl sonra o hikayenin yazıldığı çağa -aşağı yukarı- gelmiş durumdayız (Takıntılı bir insan olduğumdan, aratıp archive.org’da derginin arşivini buldum, yazıyı da bulmak üzere biraz ara veriyorum – 1 saat sonra buldum Sayı 28, Haziran 1988, yazar bilgisi yok, internette de bulamadım | Hikayenin ilgili kısmını epey iyi hatırlamışım yalnız Bogart değil de, K. Hepburn değiştiriliyor imiş (hem de Betty Middler ile!!! 8))
Neyse, ben zaten “çiftimiz” Straight Up’da o kostümlerle partiye geldiklerinde “Arka Pencere“yi canlandırdıklarını sanmıştım (ne çok iç içe bağlantı var! Ayağı alçılı, mavi pijamalı James Stewart!).

Nasıl ki ben Rear Window ile Cat on a hot tin roof’u karıştırdım, Partide Butch Cassidy and the Sundance Kid ile Brokeback Mountain ikilisi üzerinden gidiliyor bu arada. (ayıp, ayıp!.. 8)
Çok sevdik biz James Sweeney’i özetle, tavsiye. Bi Gan’dan sonra, birkaç ay içerisinde takibe aldığım ikinci bir auteur yönetmenim oldu, az bir şey mi bu!
Tarihçe:
- Arzu Tramvayı (oyun: 1947 | film: 1951) — oyunla ilk Pulitzer’ini alıyor
- Kızgın Damdaki Kedi (oyun: 1955 | 1958) — oyunla ikinci Pulitzer’ini alıyor
- Arka Pencere (1954)
- Vertigo (1958)
Bir de şöyle bir fotoğraf bulmuş idim Tennessee Williams hakkında bakınırken:
