The sense of an ending…

Bir tanıdığımın çok yakın arkadaşı vardı (buradaki “bir tanıdığım” ben değilim (bana da sıra gelecek, merak etmeyin) ve bu olay 15 yıl kadar önce oldu). İlkokuldan beri canciğer arkadaştılar, yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Sonra bir gün bu ayrılmaz ikiliden biri dostluklarını bitirdi. Bir gerekçe göstermeden, bir küskünlük olmadan. Arayınca konuşuyordu, kısa cevaplar, yazınca cevaplıyordu evet/hayır şeklinde ama sohbet uzamıyordu, başlamıyordu bile, nasıl uzasın!.. Diğeri (benim tanıdığım yarı), tahmin edeceğiniz üzere gerçekten çok üzüldü, haftalarca, aylarca bu ayrılığın sebebini anlamaya çalıştı. Bir süre sonra da o da vazgeçti, vazgeçmek zorunda kaldı. Sanıyorum son iki senedir doğum günlerinde mesajlaşıyorlar: “doğum günün kutlu olsun.” “teşekkür ederim.”

Little Manhattan (2001)

Tamam, şimdi bana geliyoruz. Çok güzel, çok sevdiğim bir dolu arkadaşım var ama candostu kavramı bende çok, çok özel bir durum. Introvertlerin sözcüsü değilim, belki her introvert öyle değildir diyeceğim ama öyleyiz işte maalesef: nasıl ki sadece içinde bulunmakla pillerimizi doldurduğumuz mekânlarımız var; buna benzer şekilde, yanlarında bulunmanın, aklımıza/başımıza gelen bir şeyleri (sorunlarımızı, başımızdan geçenleri, özel şeylerimizi) söyleyebileceğimizi bilmenin bile bizleri mutlu ettiği, rahatlattığı, yaşam gücü kazandırdığı çok özel dostlarımız oluyor. Bu dostları kolay seçmiyoruz (“seçmek” ne biçim bir laf oldu!), çok çok nadir ve ihtiyaç anında karşımıza çıkıyorlar (introvertlerin de böyle bir şansı var). Yalnız bu avantajın bir de şöyle bir dezavantajı oluyor: bu dostlarımıza gönülden bağlanıyoruz – bir ömürlük (bunun nesi dezavantaj? değil mi, bence de).

Kubrick/Spielberg ortak yapımı “A.I. Artificial Intelligence” filminde şöyle bir sahne vardı:

A.I. Artificial Intelligence (2001) (ağla ağla)

Monica ile kocası robot oğlan olarak David’i alırlar (kocası o şirkette çalıştığından deneme sürümünü ona kıyak geçerler). İşte kocası anlatır:

The show of faith my company has placed
on me, on us, is extraordinary.
There are a few simple procedures
we need to follow…
…if and when you decide to keep David.
If you decide to keep him,
there’s an imprinting protocol…
…consisting of a code string
of seven words…
…which need to be spoken to David
in the predefined order here.

Now, Monica, for our own protection,
this imprinting is irreversible.
The robot child’s
love would be sealed,
hard-wired, and we’d be
part of him forever.

Because of this, after imprinting,
no Mecha-child can be resold.
If an adoptive parent
decides not to keep a child…
…they must return it
to Cybertronics for destruction.
I had to sign a letter of agreement
or they wouldn’t even let you see David.
You have to sign it too. Right here.

Monica…
…don’t imprint until
you’re entirely sure.

Silly man. Of course I’m not sure.

A.I. Artificial Intelligence

Yani özetle, kocası der ki: normal modda istediğin gibi kullan ama ileri moda getirirsen bir kere bağlandı mı artık kopamaz, sen artık istemezsen de fabrikaya iade gidince bundan bir hayır gelmeyeceğinden kelli direkt imha edilir, o yüzden bu bağlama (imprint) işlemini yapmadan önce 5 otur 10 düşün. O da “ay tabii ki kocacığım” der. Monica’nın öyle dediğine bakmayın, imprint işlemini yapar, ardından da… neyse, o film icabı bir şey. Ama introvertler (introvert de introvert… bu ne aidiyet hissiymiş arkadaş ya! Dünyanın bütün introvertleri birleşin! 8P) işte o dostlarıyla buna benzer bir şekilde bağ kuruyorlar.

Neyse, sadede gelelim. İşte bu en yakın dostlarımdan biriyle kurduğum bağ yakın zamanda koptu-kopacak hale geldi – ben de karaya atılmış balık gibi çırpınıyorum. Durum bundan ibarettir, iyi geceler sayın seyircilir.


Değil tabii o kadar. Bir kere kızamıyorum, hata bulamıyorum, bir şey diyemiyorum. Nasıl ki yaşadığımız, çalıştığımız ortam son derece hayati, sonuçta nefes almamızı sağlayacak, dışarıda daralıp tükendiğimiz bir liman olacak orası, dostlarımızı da dikkatlice seçiyoruz, yanlarında rahat olduğumuzu, mutlu, huzurlu olduğumuzu hissettiğimiz insanlara açıyoruz kendimizi. Yani iyi insanlarla dost oluyoruz.

Ama işte bazen karşı tarafın gönlü geçebiliyor. Sebebi olmak zorunda bile değil. Benim durumumda bildiğim, farkına vardığım bir sebep yok, zaten sebebin olup olmamasını dert etmiyorum. Bir ihtimal “durup dururken” oluverdi, olabilir, insanlık hali: kimse kimseyi sevmek zorunda da değil, bir kişi kendisini bir ömür dost bildi diye o da aynı şekilde karşılık verecek diye de bir şey yok. Gerçekten yok, klişe olacak ama: anlayamasam da saygı duyuyorum. Ama işte kalbim kırık çırpınıyorum bir yandan da. Benim açımdan üzücü, çok üzücü bir durum. Ucunda ölüm yok a, insan her şeye alışıyor, buna da alışır. Internet forumlarında geziniyorum (uyku düzenim darmadağın oldu, geceleri bol bol vaktim oluyor). Yazanlar zaten hep INF’ler oluyor (her ne hikmetse INFJ’ler INFP’lere baskın durumda forumlarda (ben INFP’yim), acı çeken de onlar, birbirlerini teselli edenler de. Bir tanesi, yazık, “işin içinde romantik bir ilişki olmadığından kimse ciddiye almıyor derdimi” diye yazmış — derde gel. 8P

Ama hakikaten, haksız da değil düşününce. (Romantik) Ayrılıklara dair 10 bin film, 10 milyor şarkı var, ama dostlukların yitimi konusunda düşündüm düşündüm, aklıma bir Cardigans’ın “Losing a Friend“i geldi, bir de “The Banshees of Inisherin“. Normalde hayatta da izlemeyeceğim bir filmdi (biliyordum konusunu), yarama tuz olsun diye oturdum izledim, bayıldım tabii, tavsiye de ederim.

Haydi gelin birlikte izleyelim:

Bu alttaki üç karenin başlangıcında Colin Farrel diyor ki “seni gücendirecek ne yaptım, ne dedim, bilemiyorum ama bir şey deyip yapmışsam canı gönülden özür diliyorum: ne olur beni affet bilmeden yapmışımdır zira…” – ama ah bir bilse ille de bir sebebe gerek olmadığını…

But you didn’t say anthing to me
And you didn’t do anything to me
I just don’t like you no more
ah canım benim…
He just doesn’t want to be friends with me no more.

Olur yahu, olabilir insan. Bana neyse ki açık açık söylenmesine gerek kalmadı (ama söylense sanki biraz daha mı iyi olacaktı ne…). Arkadaşım -samimi olarak söylüyorum- gerçekten çok düşünceli bir insan olduğundan, ilk sefer bir şeyler sezip de sorduğumda, öyle bir şey olmadığını, sadece çok yoğun olduğunu belirtti (ve birkaç şey daha). Ben de tabii hemen “a, tamam o zaman” (tamam o zaman, tamam o zaman…) deyiverdim. Halbuki doğru sezmişim işte ama bende durumun dank etmesi için İsa’nın Petrus’u misali iki pazartesi geçmeden üç sarsıntı geçmesi gerekti (sarsıntı diyorsam bana sarsıntı tabii – ben durumdan vazife çıkarıyorum, yoksa her şey ortada, yani kumpas filan yok (ya ben battıkça batıyorum 🤦‍♂️)).

Keçinin sevmediği ot burnunda bitermiş. Ben kendimi empatik sanırdım, meğer empati özürlüymüşüm, bir de onun utancını yaşadım. Diyelim ki otobüste güzel bir yer bulup oturmuşsunuz, çantanızdan heyecanlı bir yerde kaldığınız kitabınızı çıkarıp sakin bir yolculuğa koyulmanız an meselesi. İşte tam o sırada uzaktan tanışıklığınızın olduğu birini görüyorsunuz, hemen koşup yanınıza geliyor, oturuyor, anlatıyor da anlatıyor, sizin pek konuşmadığınızın, kısa kısa cevaplar verip hiç karşı soru sormadığınızı da fark etmiyor bu arkadaş. Nazik bir insansınız, açık açık bir şey diyemediğiniz gibi, üstüne arkadaş “rahatsız etmiyorum değil mi?” diye yüzsüzce soruyor. Erol Evgin, işte öyle bir şey. (Ben kısaca “ET”).

Tekrardan diyeceğim: bu durum iki iyi kalpli, düşünceli insan arasında yaşanıyor. Arkadaşlarınız, dostlarınız size aynı duyguları bir ömür sürdürmek zorunda değiller, zorunluluğu bırakın, bu onların elinde olan bir şey değil. Colin Farrel’ın da başına geldiği üzere (bu arada, The Banshees of Inisherin’de arka planda bir sebep var, ama olmayabilirdi de (sanırım yönetmen daha anlaşılır kılmak istemiş)), insan bir sabah uyandığında kendini dün itibarıyla dostu olan kişiye tahammül edemediği bir hissiyat içinde bulabilir. Zorla güzellik olmaz, olamaz. Anlayışla karşılamak lazım.

Ne demiş vaktiyle Richard Brautigan?

Sabahleyin
yalnız uyanmak o kadar
hoş ki
ve birilerine
onları sevdiğini söylemek
zorunda olmamak
onları artık sevmemene
rağmen.

Richard Brautigan, “L..P..”

Erasure / Closure

The Banshees of Inisherin’i izledikten sonra, ah bir de forumlarda birden fazla kere “closure” kavramı karşıma çıkınca, benim de aklıma Northern Exposure’ın efsane “Goodbye to All That” bölümü geldi (S02E01):

Kahraman Maggie O’Connel as Elaine
Ateş basarken.
Ne güzel komşumuzdun sen Maggie Abla.
Gönül verdin derlerdi o delikanlıya
En sonunda varmışsın bir New Yorklu’ya
Bilmem şimdi hala bu ilk kocanda mısın
Hala dağları karlı Cicely, Alaska’da mısın

Ben iyi olmaya çalışıyorum, olacağım tabii ki. Durumun ayırdına -nihayet- vardığımda neredeyse üç hafta geçmiş olması (neredeyse Çin’den dönüşümüzden beridir oluşu) biraz sarstı sadece (bir anda durum değişiyor ve artık öyle gitmeye başlasa da, benim 2 + 1 haftamı alıyor anlamam, o yüzden…). Bana da bir closure olabilse ne iyi olacak ama karşı tarafa bağlı tabii ki o da.

İki koltuk arası mesafe Türkiye – Avusturalya; karşıdaki bina evrenin diğer ucunda oluverebiliyor işte bazen. Herkes iyi olsun, sağlık olsun, gerisi nk.