Çok kısa masal

Bir zamanlar bir müzede güzel, 2200 yıllık bir heykel varmış. Heykel çok değerli olduğundan insanlar onu ancak uzaktan izleyebiliyorlarmış. Rahatça resim çekebilsinler diye, röprodüksiyonunu yapıp, yan odaya koymuşlar, herkesin dokunmasına, ellerini heykelin (röprodüksiyonun) omzuna atıp resim çektirmesine izin vermişler haliyle. Aradan 2500 yıl geçmiş, bu arada orijinal heykel bir kaza sonucu kırılıp un-ufak olmuş, röprodüksiyona hiçbir şey olmamış. Röprodüksiyonu sergileyip, koruma altına alıp, onun röprodüksiyonunu koymuşlar ziyaretçiler rahatça resim çekilebilsinler diye.

(Aslında işte bu kadarcık bir şey yazacaktım, yazarken uzadı da uzadı. Yazıyı bitirdikten sonra o kısmı aşağıya atıp, işte bu yukarıda okuduğunuz kısacık parçayı yazdım ben de. Meta arası meta meta, ekmek arası kaşarlı sucuklu).

Toprak Askerler & “Ben çektim” Sururi, Xi’an
Okumaya devam et “Çok kısa masal”

Karacaoğlan

Bu aralar giderek daha aklıma yatıyor erkeklerin söylediği bütün şarkıların/türkülerin aşka dair olması gerektiği. Bizim evin karşısındaki ağaçlıkta bir kuş var, her sabah ötüyor da ötüyor, hiç karşılık almadı geldiğimizden bu yana geçen 2 ay boyunca. Erkeğin (disclaimer: heteroseksüel / kadınları etkileme – bence yönelimin yönü önemli (Çince’de kadın “女” (nü), erkek ise “男” (nan) karakterleri ile gösteriliyor (bkz. hem okunuş hem yazım!). Rönesansta olsun, başka zamanlarda olsun, kadın estetikliğiyle, arzu nesnesi olarak dominant şekilde giriyor eserlere) ama size uymuyorsa tabii ki siz nasıl dilerseniz öyle yorumlayın / ben doğayı baz alıyorum, erkek: tüylü/yeleli/kıllı/süslü tavuskuşu, dişiyi etkilemeye çalışan, öten, dans eden, dişinin kuyruk tüyleri uğruna kendisini maymuna çeviren cins, şimdi ben de Rowling gibi patlarmışım! 8) sanattaki tüm amacı bu olmalı, örneğin:

Kadehinde zehir olsa, ben içerim bana getir
Dudakların mühür olsa, ben açarım bana getir
Ağladığın geceleri, kalbindeki acıları
Çekinmeden bana getir, sen tükenme beni bitir

Aşk bağının gülü ol da, dikenini bana batır
Bakma canım yandığına, sorma benim halim nedir
Ağladığın geceleri, kalbindeki acıları
Çekinmeden bana getir, sen tükenme beni bitir

Hikmet Münir Ebcioğlu (Fecri Ebcioğlu’nun nesi oluyor acaba?)
Okumaya devam et “Karacaoğlan”

Bazen…

Çoğu zaman tesadüfler, başka şeylerden haberdar olmamıza sebep olabiliyor. Bazen hakikaten çok tatsız tesadüfler, üzücü şeylerden haberdar ediyor, az evvel bir yakınımın uzaktan da olsa tanıdığım, saygı & sevgi duyduğum bir akrabasının vefatını bu şekilde öğrendim.

Okumayı çok arzu etmeme rağmen sonunda pes edip okumayı bıraktığım John Crowley’nin The Solitudes kitabında şöyle bir kısım vardır:

When he was very small he had been told the story of the man who was caught in a rainstorm and sought shelter in an old barn. He fell asleep in the hayloft, and when he woke it was deep midnight. He saw, walking on the rafters of the barn, a clowder of cats; they would walk the rafters and meet, and seem to pass a message. Then two cats met on a rafter very near where he lay hidden, and he heard one say to the other: “Tell Dildrum that Doldrum is dead.” And so they parted. When the man got home that day, he told his wife what had happened, and what he had heard the cats say: “Tell Dildrum that Doldrum is dead.” And on hearing that, their old family cat, dozing by the fire, leaped up with a shriek and cried out: “Then I’m to be king of the cats!” And it shot up the chimney, and was never seen again.

That story had made him shiver and wonder, and ponder for days; not the story that had been told, but the secret story within it that had not been told: the story about the cats, the secret story that had been going on all along and that no one knew but they.

Geçen gün (11/1/2017), sabah kalkar kalkmaz fikir defterime bu minvalde aklıma gelen şu cümleyi yazmıştım:

“Amaçları neydi, bilmiyorum ama başarıya ulaştılar.”

Sanırım rüyamla ilgiliydi: rüyamda bir sürü gülen, güldüklerini gizlemeye, çaktırmamaya çalışan ama bariz şekilde mutlu olan takım elbiseli, bıyıklı, uzun burunlu adamlar vardı. Çok rahatsız oluyordum, çoktan kazanmışlar da, bizi hala boşu boşuna, kedinin fareyle oynadığı gibi boşuna uğraştırıyorlardı. Öyle bir sıkıntıya uyanmıştım.

Başka, bambaşka öyküler, arka planda, söylenmeden geçip gitmeler. Misal, bir öğrencim benimle konuştuğu zaman, aslında gölgelerimiz (bir saniye, çok klişe bir düşünce olduğu için kesin alakalı bir çizim/foto bulabilirim… — bulamadım. Platon’un Mağarası’na kadar bin türlü şey buldum da, iki kişi konuşurken, çok daha fazla yer kaplayan duvara yansıyan gölgeleri gibi bir şey bulamadım), biraz başa saralım: misal, bir öğrencimle konuşurken, yüzeyde görünen ikimizin konuşur siması, diyelim ki fizikten bahsediyoruz, halbuki onun gölgesinde doğup büyüdüğü ortam, çektiği sıkıntılar, bin türlü bilim dışı sorun, bende de var bir şeyler ama işte fizik konuşuyoruz, mucize gibi bir şey. Bütün varoluşumuz çeşitli yönlere yaptığımız projeksiyonların kesişimlerinden ibaret. Breh breh. Brehxit.

üzüntü ve muz kabuğu ya da tv turpları (trupları – “tropes”) ve ben senin babanım

…koskoca galakside, galaksiyi geçin, galaksiler sisteminde kurtardığınız prenses aslında kızkardeşiniz ve o siyah başlığın altındaki kötü babanızdan başkası değil. Freudyen analizler bir yana, genelde maruz kaldığımız trup bu. Televizyonda/sinemada/kitaplarda daha bunun bin türlüsünü yiyoruz (bunun ve aklınıza gelen/gelmeyen her türlüsü için bkz. sonsuz bir memba olan tvtropes.org).

bıbıcım...
bıbıcım…

Aslında çok da çakılmayacak bir şey değil bu tesadüfler. Scalzi’nin Redshirts’ü tam da asıl (yan) oğlanın bunu çakması üzerine kurulu hoş bir okumalık, Lost’da da ben unutmuştum, geçen gün Adam Whitehead’in the Wertzone’unda Lost’un yeniden izlemesi üzerine aldığı notları okurken, orada da olduğunu görüp hatırladım: Jack, onların ada (“dizi”) için ne kadar önemli olduğunu, ölmelerinin mümkün olmadığını anladığında, küçük bir aydınlanma yaşar ama ne yazık ki diğerlerini buna ikna edemez…

For once, Jack has the right idea. And for once no-one listens to him, resulting in disaster.
For once, Jack has the right idea. And for once no-one listens to him, resulting in disaster.

Geçen sene keşfedip, çok çok sevdiğim, favori kitaplarımdan olan John Crowley’nin Little, Big’inde de karakterler sezer, şaşırmazlar pek. “Hikaye böyle istiyor” derler, başlarına çok da kötü bir şey gelmeyeceklerine inanırlar, başlarına kötü bir şey geldiğinde de Deus Ex Machina devreye girip, bir trenin tünele girip çıkmasına kadar olan zamanda hallediverir bütün dertlerini.

Peki bizler kimin yapıtındayız? Kim kolluyor bizleri, ne kadar ana karakteriz, ne kadar garantimiz var? Belli değil mi cevap (her birimizin inanışlarına göre illaki bir yanıtı var, herkesin her şeye bir yanıtı var…)

Biraz iç karartıcı bir akademik masal anlatayım: Bir zamanlar iyi bir üniversitede fizik okuyan üç, dört, beş altı yedi++ arkadaş varmış; bunlardan bir tanesi komikmiş, bir tanesi geekmiş, bir tanesi asosyal, bir tanesi parti canavarı filanmış, bildiğiniz grup dinamikleri işte, şöyle bir şeymiş (tangolar kendisiymiş, kim kime ne deseymiş…):

Cabin in the Woods ya da bizim fizikçiler kumpanyası
Cabin in the Woods ya da bizim fizikçiler kumpanyası

Hepsi de güzel okumuşlar, iyi dost olmuşlar, sky is the limit‘miş. Mezun olduklarında doktora sonrası araştırmacı olarak (bildiğiniz postdoc’luk) yurtdışı kapıları sonuna kadar açılmış, hepsi de süper yerlere gitmişler kolaylıkla.

Sıradaki trop’umuz: Geliştirme Cehennemi (Development Hell). İşte bir film fikri/sevdiğiniz kitap uyarlanmak üzere beğenilir, tamam denir, yönetmen, oyuncu arayışına girilir, sonrasında bir türlü tamamlanamaz, iki-üç senede bir reset yer, bekle bekle olsa bir türlü, olmasa bir türlü… grafiksel özetle:

Uzuuuuun!

İşte bu bahsettiğim fizikçi arkadaşların hepsi iki postdoc yapmışlar, hiçbiri iki sene sonrasında nerede olacaklarını bilmiyorlarmış, bu belirsizlik onları çok korkutuyormuş, sonuçta evli olanları varmış, çocuğu olan varmış… Bir tanesi yurda dönmüş, birkaç tanesi 3. postdoc’a başlamış, yurda dönen hakikaten de mucizevi bir şekilde pozisyon bulmuş, mutlu olmuş diyelim, diğerleri yurda dönene hem seviniyorlarmış, hem üzülüyorlarmış çünkü yurtta da durumlar biraz karışıkmış, mesela sokaklarda insanlar birbirlerini dövüyorlarmış, mesela bütün kurallara uyduğu halde 3 kere çok ciddi bir şekilde ezilmekten kılpayı kurtulmuş, mesela çok garip şeyler yaparak çok kolay şekilde para kazanan insanlar herkesten üstün olduklarını sanıyorlarmış (geçen hafta Ece’yi almak üzere çarşamba İstanbul’a gidip, perşembe döndüm ve bu nispeten kısa yolculuk zamanında şahit olduğum şeyler: molada arka koltuğa bir beyefendi ile oğlu eklendi: aslında yarım saat önceki otobüsle gidiyorlarmış ama “3 dakika” gecikmişler, döndüklerinde otobüsleri gitmiş, nasıl gidermiş? Sonrasında servisin kalkış saatini beklemek üzere servis alanına gittim, birbiri ardına servisler gelmeye başladı ama bir tanesinin yerine bir amca (o kadar da tabela ve şu kırmızı-beyaz hunilerden koymuşlar halbuki) arabasını park etmiş, plakasını anons ettiler, amca çıkıp bağırmaya başladı “5 dakika bilet alıp gideceğim, sen nasıl anons yaparsın!” diye (anons, da bildiğiniz, “bilmemne plakalı araç, servis bölgesindesiniz, lütfen aracınızı çekin” – yoksa aile bireylerine saydırma filan yok), kavga çıktı… evet, dışarıdaki gündelik hayatla hayatımdaki en büyük dertler bunlar, geç gelen yolcular ile yanlış yere park eden sürücüler, ne sanmıştınız!). Neyse ne diyordum, bu fizikçi arkadaşların akademik durumu ülkemize özgü değil, her yerde bu sıkıntı var, okumak başarılı olmak is overrated. Bizimki yine bir şey değil: bir arkadaşımız vardı, lisede süperdi, üniversite sınavında en yüksek puanla en yüksek tıp bölümüne girdi, sabahtan akşama deli gibi çalıştı, mahremiyet bölgesine zorunlu göreve gitti, döndü, biz yılbaşını kutlarken o nöbet tutuyordu, sosyal hayatı bildiğim kadarıyla sıfırlandı… “ama yaptığı işten aldığı tatmin duygusu…” evet. Hasta yakınları doktorları ne yapıyor biliyor musunuz? Evet, evet…

Sizinle bir iş ortaklığı kuralım, bir arkadaşımın kardeşi anlatmıştı: paraları kalmadığında doğal parkın girişinde durup, sahte bilet keserlermiş. Doğup büyüdüğünüz yazlık kasabada güzel bir sahil olsun, bir de iyi kalpli, “girişken ruhlu” arkadaşınız. Bu arkadaşınız plajın bir kenarına 3-5 şezlongu yığsın, isteyene günlük kiralıyor olsun. Siz daha akıllı olun, plajın en güzel yerine 20 tane şezlongu kurun, o bölgeyi kapatın, oturmak isteyenlerden arkadaşınızın istediği paranın 2 katını alın. So far, so good… Ertesi sene orayla hiç alakalı olmayan, denizi bir ihtimal hayatlarında ilk defa gören arkadaşlar gelsin, bütün plajı kapatsınlar şezlonglarıyla, Deli Dumrul misali oturandan x, oturmayandan y para alsınlar bu hizmetleriyle. Hala iyi zamanlardayız. Sonra, bir akşam, o bölgenin “abileri” gelsin, bu yeni arkadaşlara desinler ki, bize her gün için xx para vereceksiniz, yoksa burada barındırmayız sizi. İşte bu, girişimcilik 101! Adama kişi başına 20TL veriyoruz (pazarlık yapınca, bize de acırlarsa 15 aldıkları da oluyor), öyle bir tomar para çıkarıyor ki verdiğimiz parayı koymak için, ya diyorum, şu fizikçi arkadaşları çağırıp, gözümüzü karartıp biz de mi girsek acaba lokal mafya işine?

Tekrardan soralım: Hiç arada sırada sokakta yürüyor musunuz? Peki biz kimin hikayesinin karakterleriyiz?

JD’nin vaktiyle çok doğru tespit ettiği üzere:

JD & Turk, sidekick