Başka çeşit bir hikaye

Bu haksızlık mıdır peki? Aynı şeyi aynı koşullarla tekrar yaptığınızda, aynı soruyu tekrar aynı şekilde sorduğunuzda, aynı ölçümü tekrar aynı şekilde aldığınızda, labirentte aynı köşeyi yine aynı şekilde döndüğünüzde bambaşka bir durumla karşılaşmak. Evet, haksızlıktır. Fizikte / başka yerlerde Markov koşulu dediğimiz bir kavram var (zincirlerin, evet); ‘ergodicity’ dediğimiz bir başka kavram var, bu anlatmaya çalıştığım şey onlarla ilintili olsa da yine de işte ben sanki…

Zaman yolculuğunun her türlü derde deva olacağını düşünmüştüm halbuki ben oysa.

(hikaye değil bu arada, klasik saçmalamalarım)

Matematikte ‘geçişlilik'(? — ‘transitive’) kavramı var. Örneğin A > B, B > C ise A > C olur (duh?!). Ama her şey öyle değil. Bazı sistemlerde bu öyle olmuyor [1]. Örnek mi istiyorsunuz, hay hay, bildiğiniz bir şey hem de: taş > kağıt > makas > taş. Seçimleri de yönetebiliyorsunuz [1,2]: aynı şeyi tekrar yapınca, “şans eseri” bambaşka sonuçlar çıkıyor. Çıkmasa mıydı yani? Kuantuma kadar inmeye hiç gerek yok. Monte Carlo bizi kurtarmıyor. Hem ne de güzel demiş Yeats o siyah-beyaz sesiyle:

Things fall apart; the centre cannot hold;
Mere anarchy is loosed upon the world

W.B. Yeats, “The Second Coming”

Zaten ne adil ki Allah aşkına?..

Ağır ol Bay Einstein, sen ancak rölativistik uçağa binebilirsin!

(tamam, tamam, ben de biliyorum bu lafın aslında Einstein’ın olmayıp da ona atfedildiğini ama çok denk geldi, vurdum gitti! 8) / hem zaten Abraham Lincoln’ün de vaktiyle dediği gibi…)

Kaynakça (bu iki kipat da çok iyi birer yaz/plaj kipatı olur bu arada)

[1] Martin Gardner, “The Colossal Book of Mathematics: Classic Puzzles, Paradoxes, and Problems”, 2001, ch. 22, 23.

[2] Ein-Ya Gura & Michael B. Maschler, “Insights into Game Theory: An Alternative Mathematical Experience”, 2008, ch. 2.

Çok kısa masal

Bir zamanlar bir müzede güzel, 2200 yıllık bir heykel varmış. Heykel çok değerli olduğundan insanlar onu ancak uzaktan izleyebiliyorlarmış. Rahatça resim çekebilsinler diye, röprodüksiyonunu yapıp, yan odaya koymuşlar, herkesin dokunmasına, ellerini heykelin (röprodüksiyonun) omzuna atıp resim çektirmesine izin vermişler haliyle. Aradan 2500 yıl geçmiş, bu arada orijinal heykel bir kaza sonucu kırılıp un-ufak olmuş, röprodüksiyona hiçbir şey olmamış. Röprodüksiyonu sergileyip, koruma altına alıp, onun röprodüksiyonunu koymuşlar ziyaretçiler rahatça resim çekilebilsinler diye.

(Aslında işte bu kadarcık bir şey yazacaktım, yazarken uzadı da uzadı. Yazıyı bitirdikten sonra o kısmı aşağıya atıp, işte bu yukarıda okuduğunuz kısacık parçayı yazdım ben de. Meta arası meta meta, ekmek arası kaşarlı sucuklu).

Toprak Askerler & “Ben çektim” Sururi, Xi’an
Okumaya devam et “Çok kısa masal”

Karacaoğlan

Bu aralar giderek daha aklıma yatıyor erkeklerin söylediği bütün şarkıların/türkülerin aşka dair olması gerektiği. Bizim evin karşısındaki ağaçlıkta bir kuş var, her sabah ötüyor da ötüyor, hiç karşılık almadı geldiğimizden bu yana geçen 2 ay boyunca. Erkeğin (disclaimer: heteroseksüel / kadınları etkileme – bence yönelimin yönü önemli (Çince’de kadın “女” (nü), erkek ise “男” (nan) karakterleri ile gösteriliyor (bkz. hem okunuş hem yazım!). Rönesansta olsun, başka zamanlarda olsun, kadın estetikliğiyle, arzu nesnesi olarak dominant şekilde giriyor eserlere) ama size uymuyorsa tabii ki siz nasıl dilerseniz öyle yorumlayın / ben doğayı baz alıyorum, erkek: tüylü/yeleli/kıllı/süslü tavuskuşu, dişiyi etkilemeye çalışan, öten, dans eden, dişinin kuyruk tüyleri uğruna kendisini maymuna çeviren cins, şimdi ben de Rowling gibi patlarmışım! 8) sanattaki tüm amacı bu olmalı, örneğin:

Kadehinde zehir olsa, ben içerim bana getir
Dudakların mühür olsa, ben açarım bana getir
Ağladığın geceleri, kalbindeki acıları
Çekinmeden bana getir, sen tükenme beni bitir

Aşk bağının gülü ol da, dikenini bana batır
Bakma canım yandığına, sorma benim halim nedir
Ağladığın geceleri, kalbindeki acıları
Çekinmeden bana getir, sen tükenme beni bitir

Hikmet Münir Ebcioğlu (Fecri Ebcioğlu’nun nesi oluyor acaba?)
Okumaya devam et “Karacaoğlan”

Bazen…

Çoğu zaman tesadüfler, başka şeylerden haberdar olmamıza sebep olabiliyor. Bazen hakikaten çok tatsız tesadüfler, üzücü şeylerden haberdar ediyor, az evvel bir yakınımın uzaktan da olsa tanıdığım, saygı & sevgi duyduğum bir akrabasının vefatını bu şekilde öğrendim.

Okumayı çok arzu etmeme rağmen sonunda pes edip okumayı bıraktığım John Crowley’nin The Solitudes kitabında şöyle bir kısım vardır:

When he was very small he had been told the story of the man who was caught in a rainstorm and sought shelter in an old barn. He fell asleep in the hayloft, and when he woke it was deep midnight. He saw, walking on the rafters of the barn, a clowder of cats; they would walk the rafters and meet, and seem to pass a message. Then two cats met on a rafter very near where he lay hidden, and he heard one say to the other: “Tell Dildrum that Doldrum is dead.” And so they parted. When the man got home that day, he told his wife what had happened, and what he had heard the cats say: “Tell Dildrum that Doldrum is dead.” And on hearing that, their old family cat, dozing by the fire, leaped up with a shriek and cried out: “Then I’m to be king of the cats!” And it shot up the chimney, and was never seen again.

That story had made him shiver and wonder, and ponder for days; not the story that had been told, but the secret story within it that had not been told: the story about the cats, the secret story that had been going on all along and that no one knew but they.

Geçen gün (11/1/2017), sabah kalkar kalkmaz fikir defterime bu minvalde aklıma gelen şu cümleyi yazmıştım:

“Amaçları neydi, bilmiyorum ama başarıya ulaştılar.”

Sanırım rüyamla ilgiliydi: rüyamda bir sürü gülen, güldüklerini gizlemeye, çaktırmamaya çalışan ama bariz şekilde mutlu olan takım elbiseli, bıyıklı, uzun burunlu adamlar vardı. Çok rahatsız oluyordum, çoktan kazanmışlar da, bizi hala boşu boşuna, kedinin fareyle oynadığı gibi boşuna uğraştırıyorlardı. Öyle bir sıkıntıya uyanmıştım.

Başka, bambaşka öyküler, arka planda, söylenmeden geçip gitmeler. Misal, bir öğrencim benimle konuştuğu zaman, aslında gölgelerimiz (bir saniye, çok klişe bir düşünce olduğu için kesin alakalı bir çizim/foto bulabilirim… — bulamadım. Platon’un Mağarası’na kadar bin türlü şey buldum da, iki kişi konuşurken, çok daha fazla yer kaplayan duvara yansıyan gölgeleri gibi bir şey bulamadım), biraz başa saralım: misal, bir öğrencimle konuşurken, yüzeyde görünen ikimizin konuşur siması, diyelim ki fizikten bahsediyoruz, halbuki onun gölgesinde doğup büyüdüğü ortam, çektiği sıkıntılar, bin türlü bilim dışı sorun, bende de var bir şeyler ama işte fizik konuşuyoruz, mucize gibi bir şey. Bütün varoluşumuz çeşitli yönlere yaptığımız projeksiyonların kesişimlerinden ibaret. Breh breh. Brehxit.