Başıma gelenler… hep senin yüzünden!

Yazmak istediğim şeyler şüphesiz bunlar değil ama o kadar yer gezdik, yazıp aradan çıkarmak lazım. O halde hızlı bir parça çalmaya başlayalım (konuyla alakalı tavsiye: The Vapors – Turning Japanese), kısa kısa yazalım izlenimlerimizi yediğimizi içtiğimizi, geçelim geride bırakalım koşalım uçalım! (wo men chu faaaaa! ikimashooooo!!!! ^_^ )

I want a doctor to take your picture
So I can look at you from inside as well
Okumaya devam et “Başıma gelenler… hep senin yüzünden!”

Gençliğimizin Hayaleti

Vampire Weekend – Cape Cod Kwassa Kwassa

Gençken, güzelken, daha her şey yeniyken meşhur olduk. Başka bir şeyler de yaptık ama hiçbiri o ilk seferin yanına yaklaşamadı. Çok çabaladık, başaramadık. Yeni yaptıklarımızdan beğendiklerimiz de oldu, fırsat vermediler; hep o eskileri andılar, hep o eskileri istediler. Gençliğimize esir düştük. 50 yaşımızda hâlâ ilk gençliğin aşk sancılarını anlatıyoruz. Gençliğimizden kaçamıyoruz. Kaçsak bile bir süre sonra geri dönüyoruz, o hayata geri dönmek istiyoruz, o da olmuyor. Dağılıyoruz, birbirimizle görüşmüyoruz, sonra dayanamıyoruz. Artık pek kimsenin de umrunda değiliz. Aptal bir reklam için teklif geliyor, parası bu halimizle bir yılda kazandığımıza denk ama kalan bir gramlık özsaygımızı da yerle bir edecek türden bir reklam. Kabul ediyoruz, hem ne fark edecek, kimin umurunda. Maymun, sincap, tavşan kıyafetlerini giyiyoruz, bir zamanlar tüm içtenliğimizle, sevgimizle, tutkumuzla söylediğimiz şarkıyı bu sefer şampuana övgü sözlerle söylüyoruz. Paramızı alıp, bir daha birbirimizin yüzüne bile bakamıyoruz. O kadar.

Başka çeşit bir hikaye

Bu haksızlık mıdır peki? Aynı şeyi aynı koşullarla tekrar yaptığınızda, aynı soruyu tekrar aynı şekilde sorduğunuzda, aynı ölçümü tekrar aynı şekilde aldığınızda, labirentte aynı köşeyi yine aynı şekilde döndüğünüzde bambaşka bir durumla karşılaşmak. Evet, haksızlıktır. Fizikte / başka yerlerde Markov koşulu dediğimiz bir kavram var (zincirlerin, evet); ‘ergodicity’ dediğimiz bir başka kavram var, bu anlatmaya çalıştığım şey onlarla ilintili olsa da yine de işte ben sanki…

Zaman yolculuğunun her türlü derde deva olacağını düşünmüştüm halbuki ben oysa.

(hikaye değil bu arada, klasik saçmalamalarım)

Matematikte ‘geçişlilik'(? — ‘transitive’) kavramı var. Örneğin A > B, B > C ise A > C olur (duh?!). Ama her şey öyle değil. Bazı sistemlerde bu öyle olmuyor [1]. Örnek mi istiyorsunuz, hay hay, bildiğiniz bir şey hem de: makas > kağıt > taş > makas. Seçimleri de yönetebiliyorsunuz [1,2]: aynı şeyi tekrar yapınca, “şans eseri” bambaşka sonuçlar çıkıyor. Çıkmasa mıydı yani? Kuantuma kadar inmeye hiç gerek yok. Monte Carlo bizi kurtarmıyor. Hem ne de güzel demiş Yeats o siyah-beyaz sesiyle:

Things fall apart; the centre cannot hold;
Mere anarchy is loosed upon the world

W.B. Yeats, “The Second Coming”

Zaten ne adil ki Allah aşkına?..

Ağır ol Bay Einstein, sen ancak rölativistik uçağa binebilirsin!

(tamam, tamam, ben de biliyorum bu lafın aslında Einstein’ın olmayıp da ona atfedildiğini ama çok denk geldi, vurdum gitti! 8) / hem zaten Abraham Lincoln’ün de vaktiyle dediği gibi…)

Kaynakça (bu iki kipat da çok iyi birer yaz/plaj kipatı olur bu arada)

[1] Martin Gardner, “The Colossal Book of Mathematics: Classic Puzzles, Paradoxes, and Problems”, 2001, ch. 22, 23.

[2] Ein-Ya Gura & Michael B. Maschler, “Insights into Game Theory: An Alternative Mathematical Experience”, 2008, ch. 2.

Çok kısa masal

Bir zamanlar bir müzede güzel, 2200 yıllık bir heykel varmış. Heykel çok değerli olduğundan insanlar onu ancak uzaktan izleyebiliyorlarmış. Rahatça resim çekebilsinler diye, röprodüksiyonunu yapıp, yan odaya koymuşlar, herkesin dokunmasına, ellerini heykelin (röprodüksiyonun) omzuna atıp resim çektirmesine izin vermişler haliyle. Aradan 2500 yıl geçmiş, bu arada orijinal heykel bir kaza sonucu kırılıp un-ufak olmuş, röprodüksiyona hiçbir şey olmamış. Röprodüksiyonu sergileyip, koruma altına alıp, onun röprodüksiyonunu koymuşlar ziyaretçiler rahatça resim çekilebilsinler diye.

(Aslında işte bu kadarcık bir şey yazacaktım, yazarken uzadı da uzadı. Yazıyı bitirdikten sonra o kısmı aşağıya atıp, işte bu yukarıda okuduğunuz kısacık parçayı yazdım ben de. Meta arası meta meta, ekmek arası kaşarlı sucuklu).

Toprak Askerler & “Ben çektim” Sururi, Xi’an
Okumaya devam et “Çok kısa masal”

Karacaoğlan

Bu aralar giderek daha aklıma yatıyor erkeklerin söylediği bütün şarkıların/türkülerin aşka dair olması gerektiği. Bizim evin karşısındaki ağaçlıkta bir kuş var, her sabah ötüyor da ötüyor, hiç karşılık almadı geldiğimizden bu yana geçen 2 ay boyunca. Erkeğin (disclaimer: heteroseksüel / kadınları etkileme – bence yönelimin yönü önemli (Çince’de kadın “女” (nü), erkek ise “男” (nan) karakterleri ile gösteriliyor (bkz. hem okunuş hem yazım!). Rönesansta olsun, başka zamanlarda olsun, kadın estetikliğiyle, arzu nesnesi olarak dominant şekilde giriyor eserlere) ama size uymuyorsa tabii ki siz nasıl dilerseniz öyle yorumlayın / ben doğayı baz alıyorum, erkek: tüylü/yeleli/kıllı/süslü tavuskuşu, dişiyi etkilemeye çalışan, öten, dans eden, dişinin kuyruk tüyleri uğruna kendisini maymuna çeviren cins, şimdi ben de Rowling gibi patlarmışım! 8) sanattaki tüm amacı bu olmalı, örneğin:

Kadehinde zehir olsa, ben içerim bana getir
Dudakların mühür olsa, ben açarım bana getir
Ağladığın geceleri, kalbindeki acıları
Çekinmeden bana getir, sen tükenme beni bitir

Aşk bağının gülü ol da, dikenini bana batır
Bakma canım yandığına, sorma benim halim nedir
Ağladığın geceleri, kalbindeki acıları
Çekinmeden bana getir, sen tükenme beni bitir

Hikmet Münir Ebcioğlu (Fecri Ebcioğlu’nun nesi oluyor acaba?)
Okumaya devam et “Karacaoğlan”