3, 4! Huangyao & Guilin

3. Gün: Huangyao Kasabası

Huangyao yolunda iken rehberimiz Steven “Huangyao’yu nereden duydunuz, çok merak ettim” diye sordu. Genelde çok az yabancı turist bilip, özellikle gitmek istiyormuş (bir ara orada çekilen bir dizi Kore’de çok tutulunca, o vesileyle Koreli turist akınına uğramış ama bu aralar pek bir olay yokmuş). Biz de tabii Painted Veil filmi vesilesiyle bütün bu geziyi, ta kendisini planlamamış mıydık! Gidecektik tabii ki! (Huangyao, Yangshuo’dan arabayla 1.5 saatlik mesafede).

Huangyao’nun iki girişi var: biri böyle turistik, milli park ve bahçeler müdürlüğünün bir düzenlemesi gibi, diğeri ondan çıkıp gelişen şehrin içinden bir ara kapı. Biz tabii ki turist olduğumuzdan, turnikeli, golf arabaları ile ulaştırıldığınız girişten teşrif ettik. İyi ki de oradan başlamışız zira bizi mutlu bir heykel karşıladı. Heykeller, takdir edersiniz ki genelde “kainatı/dünyayı kurtaran insanları/olayları” tasvir ettiklerinden pek bir çiddi oluyorlar ne yazık ki, ama bu öyle değildi işte, bakınız şöyle:

Aman şeker oğlan, ejder şeker oğlan – ejderha danslarında her zaman bir de bizim “şekerci” diye tabi ettiğimiz, elindeki topla (/şekerle) ejderhayı “yönlendiren” bir eleman oluyor. Zaten topsuz bir ejder heykeli görmeniz de çok zor: eğer tek bir ejderse, pençesinin altında mutlaka bir top (/dünya) oluyor; eğer kapı koruyuculuğu görevi verilmiş bir çift ejderha ise, o zaman da erkeğin pençesinde top, dişinin pençesinde ise (“pençesinin dibinde”) yavrusu oluyor.

Kasabanın güzel bir kapısı var (gayet korunaklı bir kasaba olduğu her halinden belli; bizim -çok şükür- Türkiye/Osmanlı’dan alışık olmadığımız derebeyliği/kent-devletler, bölgesel savaşlar kavramını böyle yerlerde epey açık şekilde fark ediyorsunuz). Kasabada sanırım kimse yaşamıyor, haneleri turistik şeyler, otantik yemekler satan dükkanlara çevirmişler.

Çin’de öğrendiğim bir “su kenti” kavramı var, tahmin edeceğiniz üzere, içinden kanalların geçtiği, suyun epey önemli bir rol oynadığı kentler bunlar (örneğin Venedik 8). Sozhou’da çok net ve yaygın bir şekilde deneyimlemiştik ilkin, burada biraz daha küçük ölçekte kalsa da suyun kullanımı etkileyici. Örneğin, şehrin kapısından girdiğinizde önünüzdeki manzara şöyle oluyor (gelsin panoramik çalışmam):

(bu vesileyle panoramik çektiğim diğer fotoğrafları da bulmuş oldum (bunlar telefonda başka adla saklandığından atlamışım), önceki günden iki tane güzel vardı, onları da gideyim o girişin sonuna koyayım…)

Üstteki panoramik resimden teyit edeceğiniz üzere, bu resmin solu aslında su. İleri doğru dikkatlice bakarsanız da iki arklı köprüyü göreceksiniz. Göremezseniz de sorun değil zira birazdan oradan poz vereceğim. 8)

Edward’cığım az mı koşturdu şu taşlı yolda (fenerlerin asılı olduğu binanın orasını hastane yapmışlardı filmde).

Köprü
Köprüde
Köprüden

Köprüden karşıya geçip de geriye döndüğünüzde de yukarıda bahsini geçirdiğim Edo’nun (Edo ~ Edward Norton) hastane binasını görüyorsunuz:

Fenerlerin sebebi: Xin nyan kuay lı! (Yeni yıl kutlu olsun!) – Mart’ta hâlâ Şubat’taki yeni yılın etkileri devam ediyordu. (Aklımdan yazmaya çalışacağım, bakalım: bir tek nian (年) ile le (乐)’yı hatırlayıp yazabildim– sorayım bakayım çeviri programına: 新年快乐 imiş (yeni (新) – yıl (年) – mutlu (快乐))

Bu da ilk günkü girişte de alıntıladığım, filmden aynı yer:

Onların sinematografi elemanı daha yetenekli sonuçta.

Kasabanın üç “meydanı” var. Meydanı öyle tırnak içinde yazdım zira meydan görevini göletler yükleniyor. Taş binaların çevrelediği yine taş binaların arasından geçip ikinci kısma ulaşıyorsunuz.

Naomi Watts’ı işte şurada linç edeceklerdi de, tombul muhafızla birlikte zor kurtardık ellerinden.
İkinci meydan… göz alabildiğine huzur.

Bu meydanda çok, çoooook yaşlı bir ağaç da var, “ejderhanın pençesi” ağacı diyorlar. Çinliler her şeyi bir şeye benzetiyorlar. Aslında haklılar, ya da daha doğru söylemek gerekirse, düşününce gayet doğal bir süreç. Bizim bilgisayarlarda/telefonlarda son 20 yıldır tadını çıkardığımız karakter algı sistemini (OCR) onlar doğdukları andan itibaren geliştiriyorlar. Basılı/matbu Çin karakterlerini okumak yine bir yere kadar ama sonuçta el yazısını, fırçayla yapılmış, başını almış gitmiş artistik yazılarla başlamışlar işe. Bu nedenle şu “koca bekleyen oturmuş kız dağı”, bu “ejder ağacı”, -4. günde göstereceğim- “Aslanlı Cengelde Sabah Aydınlığı” sarkıtları gayet normal gelmeli. O çooook yaşlı ağaç resimdeki değil bu arada, biraz ileride ama bu vesileyle, buranın ağaçları hakikaten kök olayını aşmışlar. Yani köklerini yere salmaktan çok kalkıp yürümeye daha yakın duruyorlar bana sorarsanız.

Meydanın bir yanı
I… am… Groot!
Meydanın diğer yanı
Ejder Pençesi Ağacı (çok yaşlı olan ağaç bu)
Huzur, sakinlik, dinginlik…

Buradan da devam edip, üçüncü “meydana” vardık.

Cennet, cennet…

Yemeğimizi oradaki bir lokantada yiyip, geri Guilin’e yola koyulduk. Bu arada, diyelim ki iki kişi bir lokantaya oturup iki Adana söylüyorsunuz.. Garson sonra gelip teyit ediyor, istediğinizin gerçekten 2 tane mi olduğunu. Çünkü normalde yemekler ortaya konuyor, ortadan küçük tabaklarınıza alıyorsunuz (thus: döner masalar).

Guilin de her yerde Osmanthus (“gui” (桂)) ürünleri satıldığından, Steven’a “iyi osmanthus çayı nereden bulabiliriz?” diye sormuştuk, o da bize “ben sizi o zaman çay enstitüsüne götüreyim” demişti. Hakikaten varmış öyle bir yer: devletin çay araştırmaları yaptığı bir yer – kaç dönümdü şimdi hatırlamıyorum ama bir kısmını satabilecekleri kadar üretim oluyormuş (aka “mağazası var” 8). Gittik, önce çay tarlasını gezdirip, çay üretiminin her aşamasını anlattılar, gösterdiler sağolsunlar:

Şimdi bir itiraf gelsin: ben çok uzun bir süre (ilkokul dahil, ortaokul hariçtir, sanırım) yeşil zeytin ile siyah zeytinin iki ayrı cins zeytin olduğunu sanırdım, farklarının işlenişlerinden geldiğini öğrendiğimde çok şaşırmıştım (bir de alakasız ama “zeytin gözlüm, sana meylim nedendir” şarkısında seslenilen kişinin gözlerini hep siyah olarak düşünürüm). Konu çay olunca, yeşil çay, siyah çay, beyaz çay meğerse hepsi aynı yerden geliyormuş! (kaldı ki STGFOP filan biliyor olmamla vaktiyle ahkam kesmişliğim vardır, ona rağmen!). İşte beyaz çayı sadece en tepedeki tomurcuğu kesip, sıfır fermantasyonla; yeşili biraz aşağıdan, biraz fermantasyonla, siyah çayı da (Çinliler bizim ‘siyah’ dediğimiz çaya ‘kırmızı çay’ diyorlar bu arada ama onun da bir sebebi var, birazdan… 😉 artık tuttuğunu yolup, epey bir fermantasyonla üretiyorlarmış. Tarla ve üretim aşamaları gezimizden sonra bizi çay seremonisine aldılar. Beyazdan başlayıp, osmanthus da dahil olmak üzere, hepsinden birer bardak içtik. Tabii bardak deyince, oyuncak boyunda olan kaseleri kast ediyorum. Çaydanlıklarla da dalga geçiyorduk benim kupamdan daha küçük diye de, meğer raconu farklıymış: o küçücük çaydanlığa biraz kuru çay koyuyorsunuz, üzerine sıcak suyu ekleyip, hemen ardından döküyorsunuz (çayın yıkanmasına çok önem veriyorlar — bizde Nergis Hanım da yıkar çayı, ben hiç yıkamam (tadı “tozu” 8)). Döküyorsunuz derken de, Çin’deki bütün çay tepsileri üç boyutlu, üstü illaki ızgaralı ki, haşur huşur döktükçe çaydanlıktaki suyu, bardakların diplerinde kalanları, tepsi tutuyor (bizim adabımıza ters). Neyse. Çayınızı kaç dakikada demlersiniz? Biz örneğin 15-20 dakika bekleriz (N. Hanım daha da uzun) demlenmesi için. Çinliler? 30 saniye, bilemedin, güzel hatrın için bir dakika olsun. O “demlenen” çayı da kupalara tam dağıtıyorlar, artmışsa haydi hop tepsiye boca. Çayı içtiniz, tamam, güzel, çaydanlığa yine su ekleyin, biraz bekleyip, yine için. Bu şekilde 5-6 sorti yapılıyor. Ha oluyor mu böyle yapınca, oluyor hakikaten. Hatta değişik de oluyor, zira, o ziyarette keşfettiğimiz “kara çay” (dark tea) örneğin, ilk başta hafif oluyor, sonraki kupalarda giderek yoğunlaşıyor, bir zirveye ulaşıp, ardından gelen bardaklarda da yine hafifleşiyor. Bu kara çay çok, çok değişik keyfi olan bir şeydi. Çin’e özgü imiş, en meşhuru Yunnan bölgesinin pu’er çayı olup, “bizim” Guanxi’nin Liu bao’su da 2. veya 3. sırada geliyormuş. 10-15 yıllık oluyor – acımadan dibine kadar fermente ediyorlar. Tuğla gibi sıkıştırılmış bir formda geliyor. Zar zor kesip, öyle demliyorsunuz. Liu bao’nun uzaktan kokkolayı (meyan kökü) andıran bir tadı var (ama meyan kökü yok içinde, bildiğiniz çaydan üretiliyor). Çok etkilendik, insan (hele de “çaycıyım bennn!” diyen bu insan, yours truly) bu yaşında yeni bir şeyler öğrenebiliyor çaya dair. Bir blok aldık (nispeten pahalıydı — bizimle ilgilenen çocuk ama bir seferde 10 kupa rahat çıkıyor diye temin etti (tabii sonradan dank etti o 10 kupanın miniminnacık beybi bey kupası olduğu ama değer tabii o tada) 8)

Liu Bao kara çayı.

Resimdeki o oğlan biblosuyla bıçağı da hediye ettiler sağolsunlar (çayın yanı sıra çok güzel kupalar da aldık, hatta bir saniye, onların da resmini çekeyim…)

Çay partimize bekleriz! (Boston’da yapmayı planlıyoruz 😛)

Çay önemli tabii. Şu “dış güzellik mi, iç güzellik mi? Hiçbiri değil, önemli olan güzel çay demlemesi, çay önemli” ‘Baattin’ karikatürünü arattım, bulamadım. O resimlerdeki kara oğlan biblosu da suyun istenilen sıcaklığa gelip gelmediğini anlamaya yarıyor — üstüne su döküyorsunuz, eğer işemeye başlıyorsa tamamdır (gereğinden sıcak veya soğuksa da işemiyor — piezotermal-elastik malzemelere ve katıhal fiziğine katkılarından dolayı teşekkür ediyoruz 8). Bıçak da o kara çay tuğlasından parçalar kesmek içinmiş, çok naif kaldı zira en sonra hilti ile giriyordum…

Oradan Guilin’e döndik, akşam hava almaya çıktık, yağışlıydı biraz. Şu iki kulesinin karşısındaki çarşısını gezdik (turistik cank), güzel ışıklandırılmış yerlerin resimlerini çektik.

Bir de hediyelik eşyalar ile orada adım başı sattıkları osmanthus’lu kurabiyelerden aldık.

Osmanthus kurabiyeleri — sabundan halliceler ama yiyorum yine de işte ah şu deli midem…

4. Gün: Guilin

Ertesi gün için planda buradaki kocaman sarkıt mağarası ile “Fil Kayası” gezisi vardı. Sarkıt mağarasından başladık. Kocaman bir hacim. Steven’ın anlattığına göre, burasını yüzyıllardır bütün kasaba biliyormuş ama hep gizli tutuyorlarmış sığınak olarak kullandıklarından (Yüzüklerin Efendisi’ndeki Rohan halkının savunma amaçlı çekildikleri mağarayı düşünün). Sonra 1960’larda iki tane asi oğlan sırrı devlet görevlilerine açık etmişler. Daracık bir girişi olup da içi dolu fıçıcık bir yer. Deli gibi, rengarenk ışıklandırmışlar, her bir sarkıtı bir şeye benzetmişler (ki alıştık artık, değil mi? 8).

Yakından bakınca biz aslanları filan görebilmiştik ama şimdi resimden hiç çıkaramadım (belki Guilin’in “havası” bizim kafaları da o moda getirmişti 8))).

Mağarada güzel güzel ilerleyip dibine geldiğinizde kendinizi bir anda bambaşka bir gezegende buluyorsunuz (Borderlands: The Pre-Sequel oynamışlara epey bir tanıdık gelebilir):

#filtresiz

Mağaranın çıkışında da güzel manzaralar vardı. Biraz şehri gezdik, biraz parkta vakit geçirdik. Parkta maymunlar vardı — hani bizde (Ankara’da) kafeslerinden kaçmış yeşil papağanlardan türemiş koloniler var ya parklarda, bu parktaki maymunlar da vaktiyle hayvanat bahçesinden kaçıp çoğalmışlar. Öyle komik geliyor, tatlı filan, aman diyeyim. Hırlısı var, hırsızı var, huylusu huysuzu. Benim denk geldiğim iki tanenin biri uysal, munis karakterdeydi ama ya diğeri! Off offf! İki saniye daha kalsam yüzümde çizikler, yara bereler ve bir ömür boyu sürecek travmayla atlatacaktım (zaten sonrasında parkın çeşitli yerlerinden maymunlara karşı dikkat edilmesi gerektiğini belirtip, yaralı bereli, ısırılmış kol-bacak-yüz resimlerinin olduğu uyarılara rastgeldik). İnsana komik geliyor ama olmamalı (örneğin ismi lazım değil bir arkadaşı da Japonya’da bir tapınakta geyikler fena halde kıstırıp poposundan bir ısırık almışlardı — ben videosunu güle güle izledim, eşi videoyu kahkahalarla çekmişti ama tabii ki günümüzün çok ciddi bir sorunsalı, yetkilileri göreve çağırıyorum buradan).

Arsız olan hangisiydi söylemeyeceğim, o kendini bilir (bana göre sağdaki)
Şehirden ve parktan manzaralar. Sonuncusu “Deve Tepesi”, tamam o olur, kabul ama onun bir önceki de -daha da meşhur olan- “Fil Kayası”!

Artık günü bitirip de, havaalanına geldiğimizde bizi (beni) son bir güzel (çok güzel, çokkkk!…) sürpriz bekliyordu.

– Aaaa, Emre! Hoşgeldin!!!

GONG Lİ ! Beni Gong Li karşıladı!

Çok hoşsun Gong Li… Efendim? Ne dedin – ay hiç olur mu öyle şey?! (Sahiden mi öyle diyorsun?)

Gong Li, bu naçiz yazarınızın gençliğine bir Maggie Cheung kadar olmasa da epey bir damga vurmuş arkadaşlardır (bütün bunlar hep Tony’nin (Leung) yüzünden). Maggie Cheung, Leslie Cheung, Ziyi Zhang, Tony Leung’ün, Chow Yun Fat’in, (ve aslında Malezya asıllı olmasına karşın) Michelle Yeoh (et al.) aksine, Hong Kong değil, “anakara” (mainland) Çin ürünüdür. Şimdi yazacağım şey biraz çelişkili duracak ama elimden geldiğince açıklamaya çalışayım: Gong Li’nin güzelliğini fotoğraflardan takdir etmek zordur, ille de bir filmde rol keserken görmeniz gerekir (bence). Bu bakımdan kendisini -fikrime katılmayabilirsiniz bu arada, tamamıyla benim düşüncem, lütfen saldırmayın- Türkân Şoray’a benzetirim. Ben kendi payıma Türkan Şoray’ı hiçbir zaman güzel bulmadım ama tabii ki başlı başına bir klasman ve tahmin ediyorum hayranlarının onda gördüğü güzellik, benim Gong Li’de bulduğum güzellikle akran.

Gong Li, Zhang Yimou ile daha konservatuvarda öğrenci iken tanışmış, onun has oyuncusu olmuş sonra, Zhang Yimou’nun çektiği onlarca filmde hep ana karakterlerin birini oynamış. Bu yönetmen-kadın oyuncu bağı gerçek bir bağ (Christian Petzold – Nina Hoss/Paula Beer ile Joachim Trier’in yakın zamanlı keşfetmiş olduğum has aktrisi Renate Reinsve bağı gibi). Profesyonel ilişkiye ek olarak, ilişkileri kişisel hayata da taşınmış ve o zamanın Çin’inde skandal olarak karşılanan bir birliktelik yaşamışlar uzun yıllar (Zhang Yimou evliymiş çünkü ve daha bir sürü şey) – sonra ayrılmışlar. İkisi de bir başkasıyla evlenmiş (dedikodu mode on: Gong Li’nin annesinin dediğine göre ayrılmalarının sebebi Zhang Yimou’nun ilk eşinden boşanalı hayli zaman olmasına rağmen bir türlü Gong Li’ye evlenme teklifi etmemesiymiş (if you like it, then you shoulda put a ring on it) – ben böyle “Gong Li’nin annesi şöyle didi, böyle didi…” diye dedikodu yetiştirince, kafamda direkt Kibariye’nin annesi canlandı bu arada, iyi mi?!) İşte o dünyada ayrılınca, film dünyasında da ayrılmış olmuşlar. Sonra Yimou Zhang ultra büyük bütçeli Hero ile House of the Flying Daggers‘ı çekerken Gong Li’yi davet etmiş ama o ikisinde de nein demiş de, neyse ki üçlemenin son filmi Curse of the Golden Flower’da oynamaya razı olmuş. (tırıvırı bilgi: ikisinin birlikte oynadığı 1989 tarihli geyik bir komedi filmi de mevcut: A Terra-Cotta Warrior). Gong Li’nin oyunculuğunu ikisi de birbirinden sağlam To Live (1994) ve Raise the Red Lantern (1991) filmlerinde gayet net bir şekilde görebilirsiniz ama benim için Gong Li, 2046’nın bir duvara dayanmış, yıkılmış, hüngür hüngür ağlayan Su Li-Zhen’idir.

Sağolsun, uçağa binene kadar ayrılmadı yanımdan… 🫶

… işte sonra uçağa bindik, evimize döndük muhteşem Guanxi beldesi gezisinden. Gökten üç elma düştü, inşallah bir gün kısmet olur, sizlerin de yolu düşer oralara…


Yakında, bu sayfalarda:

  • Şanghay’a gelen bahar, çiçek püsküren ağaçlar!
  • Müzik, müzik, müzik (ve biraz daha müzik…)
  • 4 hikaye vardır üzerine düşünceler
  • Hâlâ daha Gilmore Girls
  • Oooo bunu unutmuştum: Diegesis, haptic, 3 yıl kabuki (tabii ki Kokuho & Elveda Cariyem) & Orhan Pamuk’un araştırmaları ama tüm onların yerine Dogville & Noh tiyatrosu

Ne zaman yazılır tüm bunlar, kim bilir?.. Bu girişi yazmaya bu sabah 10:00 gibi başlamıştım, şimdi saat oldu 16:00. Olsun, derdimiz bu olsun, hayat güzel, yazılar geç!.. Bugün çok güzel bir gün! 😊

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir