Uluslararası İlişkiler (/ Fırtınaların oğlu Suru)

Türkiye-Çin ikili anlaşmaları uyarınca, eğer oturma/çalışma gibi özel bir izniniz yoksa, bir girişte maksimum 30 gün kalabiliyorsunuz (örneğin Japonya için bu 90 gün). Ece Hanım’ın da bu nedenle bu yazki ziyaretinde iki defa giriş-çıkış (ya da daha doğru şekilde: çıkış-giriş // siz “horis-giris” diye bir terim biliyor musunuz? (yazıldığı şekilde, yani ş sesi filan yok) ben bilmiyordum, bizim oraların (Merzifon) ağzıymış, biz (İstanbullular?) halbuki “karman-çorman” deriz; ben de Eda’dan öğrenmiştim, babasından aktarmıştı 8). İşte Ece Hanım’ın iki defa giriş-çıkış yapması gerekti. İlkinde Tokyo’ya gittiler, ben yaz okuluna denk geldiği için Şanghay’da kaldım, yazmış olduğum üzere epey güzel, keyifli bir haftasonu geçirdim. Bu seferki çıkışı için Kore’yi (Seul) seçmiştik, biletleri aldık, oteli ayarladık, dün sabahtan binip, pazar akşamı dönecektik plana göre. Bu haftasonu burada yine fırtına alarmı verildi bu arada: bu seferkinin adı “Beyaz Yunus” imiş lakin ne mutlu ki, bize gelene kadar enerjisinden epey yitirmesi bekleniyormuş, o nedenle alarmın rengi mavi idi, neyse bakalım, biz zaten burada olmayacaktık ki. Amerikanca’da -sanırım- “stormchaser” denilen bir güruh/hobiciler var: işte adları üzerinde, nerede fırtına/hortum varsa atlayıp gidiyorlar, o adrenalinden besleniyorlar. Geçen yaz ağabeyimlerde “Aile Arasında” adında, Gülse Birsel’in filmini izlemiştik, oradaki teyze (müstakbel kayınvalide) Adana ağzıyla “Ben hiç goşmam…” diye övünüyordu, ben de öyle şekerim, ben hiç fırtınaya goşmam, fırtına bana gelir. Kesin yazdım diye hatırlıyorum ama arayınca bulamıyorum: biz geçen sefer bu fırtına ayağına sürekli bir “fırtınalar koparsa kopsun / sürüklesin ikimizi” şarkısını söyleyip duruyorduk ailecek, sonra bir öğrendik ki, meğer biz Pamela’nın versiyonunu söyleyip dururken Nergis Hanım’la, Ece Bebey damardan Ebru Gündeş’ten aktarıyormuş! (Bir dolu şey biliyor, hâlâ şaşırtıyor bizi maşallah!)

Çek çizgiyi oğlum, buradan yol geçecek.


Okumaya devam et “Uluslararası İlişkiler (/ Fırtınaların oğlu Suru)”

Başıma gelenler… hep senin yüzünden!

Yazmak istediğim şeyler şüphesiz bunlar değil ama o kadar yer gezdik, yazıp aradan çıkarmak lazım. O halde hızlı bir parça çalmaya başlayalım (konuyla alakalı tavsiye: The Vapors – Turning Japanese), kısa kısa yazalım izlenimlerimizi yediğimizi içtiğimizi, geçelim geride bırakalım koşalım uçalım! (wo men chu faaaaa! ikimashooooo!!!! ^_^ )

I want a doctor to take your picture
So I can look at you from inside as well
Okumaya devam et “Başıma gelenler… hep senin yüzünden!”

Big in Japan (bigicepen)

Benim için: Japonya. Garip bir yer, garip adetler, stranger in a strange land. Bir arkadaşım var, “Spotify kendisini yanlış tanımasın” diye, bazen aklından geçen şarkıları çalmaktan çekiniyor. Ben ise geçen gün bu konuda nirvana’ya ulaştım: Sleater-Kinney, Jose Carreras, Iron Maiden’ın Eddie’si ve Zeki Müren el ele vermiş, “your daily mix” kısmında bana bakıyorlardı. Bu durum bir Youtube’un kafasını karıştırmamışa benziyor zira birkaç ay evvel bir tane hiphop/rapçi; geçen hafta da bir ska grubu önerdi (this and this):

Wednesday Campanella – Shakushain (İngilizce altyazılı olarak da takip edebilirsiniz)

 

Tokyo Ska Paradise Orchestra – Skaravan

Ben de hemen bayıldım tabii ki de. Neden önermiş olabileceğine dair birtakım teorilerim var elbet (şimdi hangisi olduğunu hatırlamadığım uçuk bir Japon reklamını tekrar bulabilmek için tekrar tekrar seyrettiğim onlarcası — bu arada, mekan Prag, sene evvelki sene, turistik bir yerde Ece ile poz veriyoruz, parmaklarımızı Caponlar gibi zafer işareti yapıp “konsume, konsume pançi!” diye reklam şarkısını söylüyoruz, sonra bizi afallamış bir şekilde uzaktan izleyen dumur Japonları görüp iyice neşeleniyoruz (bir düşünün: diyelim ki Bolivya’da Aztek Ziguratlarını huşu içinde gezerken, kenarda iki Japonun bombozuk bir Türkçe ile “akşama babacığım, unutma Ülker getir!” diye poz verişlerine şahit oluyorsunuz!) neyse, nereden nereye kadar geldik, işte bir ara da cazdan haz etmememe rağmen acaip sağlam davulcular tarafından “gelmiş geçmiş en iyi davulculardan biri” olarak tanımlanana Buddy Rich dinliyordum, işte onun Caravan‘ının yüzü suyu hürmetine bizi bu deli skacılarla (skacıların akıllısı olur mu zaten! 8) tanıştırdı demek. Ben elemanların birini Murakami’ye benzettim, Nergis Hanım, bunların gerçek Japon olamayacaklarını, zira yatağın üstünde ayakkabıyla zıpladığını söyledi, hak verdim (gerçi gitarist sonra çoraplarla çıkıyor).

Albümlerini dinlerken engin Japoncamla “Miyazaki, Totoro (Tororo)” filan dediklerini bizzat ayırt ettim, kendimle gurur duydum. Bir albümlerinin kapağı tam da Cowboy Bebop’a layık:

Cowboy Bebop’ı da live-action çekeceklermiş. Niye ki?