Flora (ve biraz da fauna)

Evimiz yeşillikler içerisinde. Aslında hemen paralelinde metro istasyonu (Nanchen), onun karşısında da alışveriş merkezi (Oasis) var ama peyzaj projesini (şu yaşımda “peyzaj projesi” diye bir laf ettim ya, mimar arkadaşlar sağolsunlar!) güzel yapmışlar, dört bir yanımız ağaçlarla sarılı olduğundan medeniyet içinde değil de, doğa içinde yaşıyoruz!

Sabahları şu görüntüye uyanıyorum:

Perdeleri açın bakın / dışarıda güneş hava gayet aydınlık / perdeleri açın açın / dışarıda güneş var güneş!..

Burada hiç ummadığım -ve çok güzel- bir şey oldu: sabahları kendiliğimden kalkmak, bu hayattaki en büyük lükslerden biriymiş, nicedir tahmin ediyordum ama yaşaması bambaşka! Üniversitede sanırım resmi çalışma saati 8:30’da başlıyor (7/24 aktif bir yer olduğundan tam anlayamadım halen). Alarmım 7:38’e kurulu ama artık temiz hava, bol güneş, sağlıklı beslenme, ne derseniz, 7:00 olmak üzereyken uyanıyorum, kalkıp kahvaltı yapıyorum (çokluk, hanedeki mütakait hanım da bana ‘eşlik’ ediyor 8), hazırlanıp çıkıyorum (laptop’ı ofiste bırakıyorum, o yüzden yükte hafif gidiyorum) bisikletime atlıyorum, az yukarıda görmekte olduğunuz ara yolun oradan geçerken güzel evimize bakıyorum, şöyle:

Bisikletin olduğu nokta tam da bizim balkonun önü (balkon solda; sağdaki çitlerin oradan kanal geçiyor)

Ev ile benim ofisin arası 650 metre, bisikletle 4 dakikanın altında sürüyor. Yolumun üzerinde yine sağlı-sollu ağaçlar var. Ağaçlar hâlâ yeşil ama kızarmaya başladılar; yalnız gayet seçici bir kızıllık bu, bazen tek bir yaprak, bazen bir dal, bazen ağacın altı, bazen… 9 resim geliyor şimdi (5 Kasımda çekmişim), beraber ilerleyelim bisikletimle (tree-hugger suru / değil tabii, “natur batar” aile düsturumuz olmakla birlikte, yeşili severiz – bir ayağımız asfaltta olabiliyorsa elbette! Fazla yakınlık cildi bozar.. 8):

Sonbahar, ucundan… kıyas için bkz. Sonbahar (19 Ekim 2008)

Kampüs güzel kampüs, yeşil kampüs, içinden suların geçtiği, ortasında gölü olan bir kampüs, şöyle bir kampüs:

A- Kütüphaneler | B- Benim ofis | C – Bizim ev | D – İlk bir hafta ve haziranda 15 gün kaldığımız otel

Kampüs de kampüs!..

Eylül sonuydu herhalde, bizim apartmanın önü böyle sanki deterjanla yıkanmış da, onun kokusu sinmiş gibi kokuyordu hafif hafif. Hatta bir ara “acaba doğal bir koku olabilir mi?” diye konuştuk da, bu kadar güzel bir kokunun doğal olamayacağına kanaat getirdik. Sonra o kokuyu kampüsün başka noktalarında da teneffüs edince “ya bütün kampüsü mü aynı deterjanla yıkıyorlar?” dedik (aslında düşününce mantıklı ama neyse…) ama o kokunun olduğu yerde ne tesadüftür ki, böyle bol sarı çiçekli ağaçlar da oluyordu: osmanthus çiçeğiyle (çok ararsanız “çay zeytini” diye bir adı olduğunu görürsünüz ama boşverin), daha önemlisi öyle bir kokusal olguyla tanışmamız, aydınlanmamız işte böyle oldu. Bambaşka bir deneyim, bu yaşımda kokuyla tetiklendim, 10 puan, 20 puan 100 puan!

İki hafta boyunca çiçeklendi ağaçlar, misler gibi koktu her yer, sonra çiçekler döküldü, ağaçlar yeşil, yapraklı kalmaya devam ettiler, ara ara kokuyu dipten derinden duyduğumuz oluyor (dayanamayıp gidip esansını aldık, bizzzz! Hani şu çubuk batırdığınız oda kokuları var ya, onlardan, çok başarılı yapmışlar — kırk yıl düşünsem oda kokusu alıp, üstüne bir de kullanacağımız aklıma gelmezdi ama osmanthus!..)

Bizim evin az ilerisinde kocaman bir park var: Gucun Park, içine gereksiz şekilde dinazor heykelleri filan da koymuşlar ama devasa bir park (evet, onun içinde de göl var, nereden bildiniz! 8). Biz buraya Eylül başı gibi gitmiştik, tarihler koymuşlardı:

  • Ekim : Osmanthus
  • Eylül – Kasım : Hairawn Muhly (“pembe çimen” — birazdan geliyor!..)
  • Kasım – Aralık : Akçaağaç (Maple)
  • Mart – Nisan : Sakura (Kiraz çiçeği)
  • Mayıs – Ekim : Çin gülü
  • Temmuz – Ağustos : Nilüfer (Nilüfer ile gizemli lotus aynı şeylermiş meğerse!)

Bizi pembe çimenler (hairawn muhly) karşıladı, ama ne karşılamak!!!

Gucun Parkta bir dolu hayvan da vardı, papağanları, tavşanları, ördekleri, yırtıcı kuşları ve hamstergilleri saymazsak, epey geniş alanda, rahat yaşıyorlardı, flamingolar güzeldi, tavuskuşları ile de biraz hasbıhal ettik doğrusu…

Ve nilüferler!.. Nilüferler göldeki hallerinden önce tabaklarımızda yiyecek olan endam eylediler: turp gibi, ya da büyük ham domatesler gibi, delikli bir sebze geliyordu salatalarda, noodle’ların içinde, bkz:

Nilüfer!..

Öğrenince biz de çok şaşırdık — sonra bizzat sudaki nilüferlerin dibinde gördük bu kısmı: patates gibi, zamanında alınmazsa iyice kararıp tahtalaşıyor, ne kadar ilginç şeyler öğreniyor insan (geçen sevgili Taikang’la dışarıda takılıyorduk, konu böyle şeylerden açıldı, o da dedi ki bizde bir laf vardır: “okumayla gezme birbirini tamamlar” (gibi bir şey), ben de ona bizim “çok okuyan mı bilir, çok gezen mi!” şeklindeki eksklüsif, dışarlayıcı, hizipçi deyimimizden bahsettim! 8))

Burada nilüferler iki çeşit: bir tanesi küçük yapraklı, kabak tarlası gibi suya yayılan cins:

Ama işte diğeri… ah o diğeri!..

Şanghay gerçekten çok yeşil, adım başı parklarla dolu, kocaman bir yer. Ne zamandır bir şehirden ziyade, bir bölge olarak değerlendiriyorum yaşadığım yeri. Genç kızlar geleneksel giysilerini giyip, bahçelere (bahçe diye geçiyor ama aslında bizdeki kasırlara benziyorlar, onların 10 katı gerçi ama işte bir zamanlar birileri bu cennetlerin içinde yaşamış)…

Genelde eski hanedanlık kıyafetlerini giyiyorlar ama bu parkta 60’ların HongKong kıyafet tarzını giymiş, yaşça biraz daha büyük ablalar da vardı (Kar Wai Wong!!!)

Ağaçlar, çiçekler sürekli bir devinim içindeler, hep yeşiller, sonbahara direndiler, bakalım kış nasıl olacak. O osmanthusları, sonbaharın en sonbahar günlerindeki direnişlerini, bisikletle giderken bir anda burnunuza gelen o muhteşem kokusunu eminim bir ömür boyunca saklayacağım anılarımda…

Geç oldu, kapatayım artık bu girişi, akşam eve dönüş yolundan bir resimle…

(Edip Cansever, 1 & 2)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir