Bulaşıcı olmayan kalp hastalıkları ve onlardan korunmanın yolları.

Şanghay lokal film festivalimizin dünkü gösterimi “I Swear” filmi idi. Tourette Sendromu. Herhalde ilk olarak Oliver Sacks’in “Karısını Şapka Sanan Adam” kitabındaki davulcunun vakasıyla haberim olmuştu böyle bir hastalıktan. Renkkörleri Adası’nda ilginç bir hastalık vardı — litigo bodig olabilir mi? (ezberden yazıyorum). Papua Yeni Gine’deki adalarda oluyordu, yerel bir doktor ömrünü vermişti çözmeye, korkunç bir hastalıktı. Ama sonra hastalık giderek az görülmeye, azala azala bitmeye yöneliyordu da, doktor hem seviniyor, hem de üzülüyordu (“ben çözemeden yok oluyor” diye) [Spoiler: Kesin olmamakla birlikte hastalığın nesilden nesile, yerel halkın törensel olarak ölülerini yemeleriyle devam ettiği düşünülüyordu. Kadınlarda daha sık görülmesi, ilgili virüsün beyinde yerleşmesinde ve cenaze töreninde kadınların iç organları, erkeklerin ise etleri yemelerinden… sonrasında yabancıların gelişi, besin çeşitlerinin artması ve adetlerin değişmesiyle hastalık kalmıyordu.]

Canım sıkkındı bugün, havadan, sudan… (sağlığım iyi, yok bir şeyim çok şükür)

Okumaya devam et “Bulaşıcı olmayan kalp hastalıkları ve onlardan korunmanın yolları.”

Eski Şanghay, Eski Aşk…

Şanghay’ı bize bırakıp gittiler. Kaç haftadır sokaklar ıssız, parklar/bahçeler sessiz, bir başımıza kaldık. Sonra bugün şehrin piyasa yeri Nanjing Caddesi’ne gittik gezmeye, kalabalıktan daraldık, Bund’a ulaşamadan yarı yoldan metroya binip köyümüze (Baoshan / 宝山) döndük. Meğerse bizim yöre akademik olduğu için boşalmış veya turistler turistik yerleri basmış ama bize demişlerdi: tatillerde Pekin, Şanghay filan kozmopolit yerler hep boşalır zira orada yaşayanlar memleketlerine (memleket dedikleri, Çin’deki bölge/kasaba/köyleri) giderler, diye. Öyle oldu.

Okumaya devam et “Eski Şanghay, Eski Aşk…”

o bitmeyen kışlar gibi (bencil)

Bilbao’da ev bakarken, yeri de hatırlıyorum, San Mames’in karşısı gibi bir yerdeydi, bakmakta olduğum evde ısınmaya dair hiçbir şey aparat göremeyince emlakçı beni temin etmişti: “burada kışlar çok ılık geçer, birçok kimse çok çok elektrikli radyatörlerle işi halleder.” Bizde de Antalya için söylenir, değil mi: kışın da klimayla ısınıyorlar diye. Altınoluk’ta Cino hakikaten öyle geçiriyor kışı, birkaç ek önlemle birlikte.

Daha önce de mutlaka söylemiş, yazmış olmalıyım ama bir daha söylemenin, tekrarlamanın bir mahzuru yok: insanların da doğanın %90’ının yaptığı gibi, kışı kış uykusunda geçirmelerinin gerekliliğinin ateşli bir savunucusuyum. Pek çok avantajı var — doğa kendine geliyor, biz toparlanıyoruz bir güzel. Bütün gün, sabahtan akşama uyuyalım da demiyorum, arabaya binmesek, menzilimizi evimizden en fazla 1 – 1.5 km mesafeye kısıtlasak zaten gerisi kendiliğinden gelir. İletişimi minimumda tutsak, herkes kendi içine baksa, en yakınındakilerin ilgisine mazhar olsa, kitaplar okunsa, hikayeler anlatılsa, uyunsa, kendimize gelsek, bahar, yaz için fikirler bulsak.

Yasak Şehir, Pekin, Tarık Turna
Okumaya devam et “o bitmeyen kışlar gibi (bencil)”

Epigraf, mon amour…

My first thought was, he lied in every word

Robert Browning, “Childe Roland to the Dark Tower Came(Alıntılayan: S. King, The Dark Tower)

Arka planda Joanna Wang çalıyor (“Just the two of us” cover’ıWild World’ü de güzel yorumluyor, Çince şarkıları da güzel). Bu aralar cover’lardan gidiyorum, örneğin “This Must Be The Place”e çok yakışan bir cover buldum (Kishi Bashi’nin yorumu / daha önceden Gloria’nın yorumunu da severek dinliyordum).

Okumaya devam et “Epigraf, mon amour…”