o bitmeyen kışlar gibi (bencil)

Bilbao’da ev bakarken, yeri de hatırlıyorum, San Mames’in karşısı gibi bir yerdeydi, bakmakta olduğum evde ısınmaya dair hiçbir şey aparat göremeyince emlakçı beni temin etmişti: “burada kışlar çok ılık geçer, birçok kimse çok çok elektrikli radyatörlerle işi halleder.” Bizde de Antalya için söylenir, değil mi: kışın da klimayla ısınıyorlar diye. Altınoluk’ta Cino hakikaten öyle geçiriyor kışı, birkaç ek önlemle birlikte.

Daha önce de mutlaka söylemiş, yazmış olmalıyım ama bir daha söylemenin, tekrarlamanın bir mahzuru yok: insanların da doğanın %90’ının yaptığı gibi, kışı kış uykusunda geçirmelerinin gerekliliğinin ateşli bir savunucusuyum. Pek çok avantajı var — doğa kendine geliyor, biz toparlanıyoruz bir güzel. Bütün gün, sabahtan akşama uyuyalım da demiyorum, arabaya binmesek, menzilimizi evimizden en fazla 1 – 1.5 km mesafeye kısıtlasak zaten gerisi kendiliğinden gelir. İletişimi minimumda tutsak, herkes kendi içine baksa, en yakınındakilerin ilgisine mazhar olsa, kitaplar okunsa, hikayeler anlatılsa, uyunsa, kendimize gelsek, bahar, yaz için fikirler bulsak.

Yasak Şehir, Pekin, Tarık Turna

Günaydın! (Burada saat 12:14 olduğuna göre, Türkiye’de 7:14, kalkmışsınızdır bir perşembe sabahına… günaydın!). Burada Çin Yeni Yılı (Şubatın 16’sı gecesi Yılan Yılı’nı bitirip, At Yılı’na giriyoruz), o nedenle uzunca bir süredir tatiliz, bir müddet daha tatilde olacağız. Boş durmuyorum tabii, boş üniversitede çalışmaya -biraz daha az yoğun olarak olsa da- devam ediyorum, geziyoruz da (bu cumartesi kısmetse 4 günlüğüne bir Tokyo yapıp, yeni yıla orada girip geleceğiz 8).

Kış! Bir arkadaşıma da yazdığım üzere, “havaalanlarında oradan oraya gitmeyi, bir yerlere yetişme telaşını sevmiyorum” diyebilirsiniz, “sıralarda beklemeyi sevmiyorum” da diyebilirsiniz. Muhatabınız da çok doğal olarak size “eee, kim sever ki zaten bunları?” diye karşılık verebilir, hakkıdır. Ama kışı seven insanlar (ikisi benim arkadaşım hatta!) var! “Kışı sevmiyorum!” dediğinizde “Aaaa, öyle deme bak, şusu şusu var mesela… benim en sevdiğim mevsim.” diyebiliyorlar. Ben kendi payıma ortaokuldaki yokluk günlerimden beri bu kadar üşüdüğüm bir kış geçirdiğimi hatırlamıyorum. Şanghay çok soğuk değil, malum “ılıman” iklim ama Şanghay kesinlikle kışa hazırlıklı değil. Sevgili Gazi’nin deyişiyle: “klimalar ısınmak için yapılmamıştır!”. Klimalar yetmiyor (“Things fall apart; the centre cannot hold” | Yeats – The Second Coming).

Günler geçiyor (artık ısınıyoruz), bir şeyler yazıp, siliyorum (kışın insanın morali de az biraz düşüyor), yarın hüsniya’nın doğumunun 99. yıl dönümü — ölmüşler, ölmüşlerle epey kendine-yeter (“self-sufficient”) bir sayıya erişmişler. Dün metroda düşündüm, zaten aynı şeyi 30 sene evvel de düşünmüştüm: bugün biri diğerine hikaye anlatan, diğeri onu ilgiyle dinleyen iki kişi varsa, 100 yıl sonra hikaye anlatan da kalmayacak, hikayeyi dinleyen de. Hikaye ne kadar güzel olursa olsun. Sonra insanlar belki onları hikayeye çevirecekler, olduklarından farklı bir hale bürünüp kendi yaşadıklarından çok daha uzun bir zaman daha varolmaya devam edecekler bu suretleriyle, çok ilginç şüphesiz (+ bir de hikayenin kendisi). Geçen gün -sonra- Memet Baydur’un “Sevgi Ayakları” oyunundan “Üzüntülerimizi öfke sanıyoruz.” lafını hatırladım. Kış, iyi bir mevsim değil.

Dün Cowboy Bebop tişörtü siparişledim, yolda şimdi, boyunun tutmasını ümit ediyorum (şimdiye değin genelde tuttu), şöyle de estetik bir şey:

26 bölüm tekmili birden internet arşivinde buldum bir de, onları da arka planda indiriyorum, yeniden seyretmenin zamanı çoktan gelmişti. Scott Lynch’in “Gentlemen Bastards” serisini okuyorum bir yandan da (ChatGPT’ye sormuştum: “Shadow & Bone’u sevmeyip, Six of Crows ile The Crooked Kingdom’a bayılmıştım, var mıdır bana önerin?” diye, o zaman tavsiyelemişti bu seriyi de, “Lies of Locke Lamora” ile başlamıştım üçlemeye, şimdi ikinci kipat olan “Red Seas Under Red Skies”ıyla devam ediyorum (Casino heist şeklinde gayet güzel başlayıp ilerlemişti ki, an itibarıyla korsan kitabına dönüştü!.. 🤷🏽‍♂️) Gayet güzel, çerezlik, diziye uyarlanabilitesi olan bir çalışma, Locke’un rolünü de Chris Pine çok süper canlandırır bence (DnD: Honor Among Thieves’de göstermişti bu konuda kendini).

Dışarısı güneşli, parlak, 15 derece imiş, birazdan bir şeyler yemeye çıkacağım, büyük ihtimalle “Murat Ağabey”den roujiamo hemçilerim (önceden yazmış mıyım diye dönüp bakmıyorum: “Murat Ağabey” bizim buradaki “oto-sanayi” dediğimiz bölgede (Kuzey Kapısı’nın karşısı) helal esnaf lokantası işleten bir ağabeyimiz — adı tabii ki “Murat” değil, bilmiyoruz bile hatta çünkü bizim Çince’miz yetersiz kalıyor o kadar sohbete. Tıpkı nefis noodle’cımız “Emine Teyze” (ki, geçen gün “Crouching Tiger, Hidden Dragon”ı seyrederken fark ettik ki, oradaki Jade Fox’u oynayan aktrisin tâ kendisi, yani bu kadar benzerlik olur) ve menemenli pilavcımız “Ayşe Teyze” gibi, kendilerine uygun bulduğumuz takma isimler bunlar). Boğazım sabaha göre daha iyice gibi (dünden beri kırıklık var üzerimde, öksürük, boğaz, burun biraz, kafada baloncuklar…), şöyle bol kolajenli noodle beni kendime getirir (inşallah).

İşte böyle böyle sevgili internet ahalisi, ey sevgili kâri, ben buradayım, bu hallerdeyim. Adım Mesut, soyadım Bahtiyar, … , Mesut Bahtiyar’dan bloglar okudunuz. Ey kış sana, artık veda, sen git güle güle, yine kış, yine kış, yine kış, bütün emelleri karanlıkta bir ağlayan duman sarmış...

Yasak Şehir, Pekin, Flash Hundred-Yard Dash

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir