Şanghay’ı bize bırakıp gittiler. Kaç haftadır sokaklar ıssız, parklar/bahçeler sessiz, bir başımıza kaldık. Sonra bugün şehrin piyasa yeri Nanjing Caddesi’ne gittik gezmeye, kalabalıktan daraldık, Bund’a ulaşamadan yarı yoldan metroya binip köyümüze (Baoshan / 宝山) döndük. Meğerse bizim yöre akademik olduğu için boşalmış veya turistler turistik yerleri basmış ama bize demişlerdi: tatillerde Pekin, Şanghay filan kozmopolit yerler hep boşalır zira orada yaşayanlar memleketlerine (memleket dedikleri, Çin’deki bölge/kasaba/köyleri) giderler, diye. Öyle oldu.
Neredeyse bir aydır (3 haftadır) okul tatil. Bunun ilk 2 haftasında ben çok etkilenmeyip çalışmaya devam ettim (neredeyse bomboş bir binada, biraz daha geç gidip, biraz daha erken dönsem de) ama sonra gerçek, herkes için geçerli resmi tatil gelip sildi süpürdü bütün düzenimi. Tatilin başında ağabeyimler süper bir jest yapıp ziyaretimize gelmişlerdi, onlarla hasret giderip Pekin ve Çin Seddi’ne gittik, gerçek Pekin Ördeği yiyip, Çin Seddi’nden kayarak (tobogan) indik; geçen hafta da nihayet buraya iki buçuk saat mesafedeki Tokyo’yu gezmeye gittik.
Pekin
Şanghay’dan sonra Pekin, İstanbul’dan sonra Ankara gibiydi (anladınız siz). Resmi resmi binalar, soğuk taş duvarlar. Tiananmen Meydanı heybetliydi ama kontrollü girişlerden ötürü meydan özelliğini yitirip, turistik bir attraksiyona dönüşmüştü; hemen peşinden gelen Yasak Şehir daha da etkileyiciydi. Her yerde geleneksel kıyafetlerini giymiş prensesler arasında ilerleyip, güneyden kuzeye kapılardan geçe geçe keşfettik Yasak Şehir’i.





Yani, sonuçta bu bir gezi güncesi hede hödösü olmadığından bu kadar resimle yetineyim. Hava soğuk ama yağışsızdı, güzel gezdik. Kıştan dolayı kalabalık derdimiz de olmadı. Tabii Pekin’e kadar gelmişken Çin Seddi’ni gezmemek olmazdı, iyi ki de gitmişiz (arabayla 1.5 saat kadar sürüyor varması). Gerçekten çok etkileyici idi, hiç tahmin etmiyordum, “altı-üstü uzun, overrated bir duvar” diyordum ama gerçeği ile karşılaşınca bir başka oldum: alabildiğine uzanan dağları aşan, dur/durak bilmeyen bir yapı…


Muhteşem(!) saçlarımın görünmediği bir fotoğrafı ararken ancak bu koca kafalı resmimi bulabildim! 8)
Çin Seddi etkileyici, üzerine bir de dönüşte “toboggan”ı keşfettik! Bildiğiniz(?) kızaklı-kaydırakla iniyorsunuz teleferikle çıktığınız onca rakımı!.. Muhteşem bir deneyimdi, toboggan’la birlikte Çin Seddi maceramız katmerlendi.

Bu arada, hani Yasak Şehir’in oralarda demiştim ya: kıştı, turist kalabalığı azdı diye, bu aşağıdaki internetten bulduğum Çin Seddi resmi, şansımızın farkındaydık yani:

Eski Bahçe, Eski Sevgi
Hemen her akşam bir film izliyoruz, uzun, upuzun bir film festivalindeyiz gibi. Hong Kong’da iken Kar Wai Wong’la ilgili bir yazı okurken, 2016 tarihli Moonlight’tan haberim olmuştu (yönetmen bazı yerlerde Chungking Express’in sinematografisinden (Christopher Doyle, ezberden yazıyorum bunları ama San Fu Tuan değildi Çince’deki ismi; o Sakurai’ın kuantum kipatının tamamlayıcı yazarıydı (Hawai Üniversitesi!) ama yine de ‘çılgın fırtına’ gibi bir anlamı vardı Doyle’un Çince adının, neyse neyse) esinlendiğini belirtmiş, o zaman not almıştım) filmi dün seyrettik, yok öyle bir şey yalnız (film güzel, orası ayrı — bir yerde Cucuruccu Paloma çalıyor filmde de, ama o da Happy Together’dandı yaw. Leslie Cheung’ün de Elveda Cariyem’i listede, bekliyor (üni’deyken film festivalinde seyretmiştim (1994 – 13. İFF imiş), sadece iki sahnesi aklımda kalmış ki aslında o bile ne çok şey anlatıyor)).
Bugün de 2023 tarihli Past Lives’ı seyrettik. Filmden bu sabah haberim oldu (onu da In the mood for love ile kıyaslayan bir inceleme yazısından), şansımıza akşam bulup izleyebildik. Eli yüzü bayağı, bayağı düzgün bir ilk film idi, konu da özgündü, samimiydi, çok takdir ettim. Yalnız yönetmen/yazarının bir sonraki filmi benim bakıp bakıp burun kıvırdığım The Materialists imiş, neyse bakalım, çerez niyetine izleyeceğiz. (Sonradan not: Dün de (23’ü, Pzt — paragrafın başında Pazar günündeyiz) Materialists’i izledik. Romantik değildi, komedi hiç değildi, ama rom-com olarak lanse ediliyor her ne hikmetse — ya Allah aşkına şu afişe bir bakar mısınız!:

Tabii şimdi Celine Song’u arasak (ben hiç aramam, o ayrı), desek ki “güzel kardeşim, ne yaptın sen?” o da gayet beklendik şekilde diyecek ki “ben eli-yüzü düzgün bir film çekecektim, sonra Hollywood…” haklı yani, haklı değilse de, gayet anlaşılır, bana da deseler senin bilogu filme aktaracağız, Emre’yi Kaptan Amerika, Sururi’yi Melanie Griffith ile Don Johnson’ın kızları, Taşcı’yı da Burt Reynolds oynayacak, ben de tabii ki üstüne atlardım bu teklifin, yani tamam, tamam, ama yine de… neyse, konumuz Past Lives zaten.
Moonlight birçok şeyi doğrudan anlatmadan, göstermeden sezdiriyor veya tümden pas geçiyordu. Toplamda 20 dakikalık Juan karakteri mesela Oscar aldırıyor, ki hak veriyorum. Veya Theresa.. orada duruyor, biliyorsunuz, minimum gereklilikte işleniyor ama yetiyor da, gereksiz hiçbir şey yok bazı şeyler hakkında ama hissediyorsunuz.
Past Lives. Çocukken, gençken, sonrasında filan biriyle tanışıyorsunuz, ya da halihazırda arkadaşınız, ya da işte neyse, tanışalı az biraz zaman olmuş, hissediyorsunuz: başka bir yaşamda, başka şartlar altında bu kişi en yakın arkadaşınız, sevgiliniz, her şeyiniz olurdu ama o şartlar, o kadar vakit, enerji, radikal değişiklik, gerek yok şu andaki hayatınızda. İşte bazen karşı taraf da acknowledge ediyor (siz nasıl diyor? “farkındalık”) bu gerçeği. İşte öyle biraz çocuk kalıyorsunuz. Çocukken iki dakika sonra unutuyorsunuz zaten, gençken değişik geliyor bu duygu; böyle dilinizin üzerinde gezdiriyorsunuz biraz, burukluğunun tadını çıkarıyorsunuz; yaşlanınca (orta yaş! orta yaş! daha ileriye gitmeyin aman, genciz daha, o kadar olmadık, aman diyeyim, aman aman!) gayet normal geliyor artık. Past Lives, nam-ı diğer Güzel İnsanlar.

Tokyo
Buradan Tokyo iki buçuk saat. Hal böyle olunca, geldiğimizden beri de aklımızda, atladık bir haftasonu uçağa, 4 günlük nefis bir Tokyo turu yaptık. Yemekler, yemekler!.. Gezdik de güzelce (üç gününde kendimiz gezdik, bir gününde rehberli Fuji turuna katıldık), Japonya damağımızda kaldı, sık sık gideriz diyoruz kısmetse. Hong Kong’da hani Chungking Express’in mekanlarını gezmiştik ya, Tokyo’da da umumi tuvaletleri gezdik… dermişim, ama hakikaten de gezdik, evet, vesile oldu turlarımıza, hem aynı zamanda işlevsel de 8) Wim Wenders – Perfect Days. Oradaki 17 tuvaletin 3’ünü “hedefleyip”, ikisini tutturduk. (Resim koymayacağım, hayır hayır. 8)
O meşhur dalgasıyla bildiğimiz Hokusai, Fuji Dağı’nın 36 yerden görüntüsünü çalışmış (dalgalı resmi de bu amaca hizmet edenlerden), biz de katıldığımız tur münasebetiyle farklı farklı yerden görme bahtına eriştik kendisini. Şansımıza hava açıktı, bütün heybetiyle görünüyordu Fuji:



Japonya, Çin’e göre bambaşka bir yer, bambaşka bir kültür, sade ve ince, stil, bütün o protokoller, imalar, imgelemler imparatorluğu. Vaktiyle Barthes’ın Terbiyesiz Başka Bir İnsan’ın da dediği gibi: Ah imgelem / Ah imgelem / Senin içine gömülem. Geceleri, Şanghay’ın geceleri gibi pastel değil — birinden Cyberpunk çıkar, diğerinden Sandman (dün canım çok Constantine çekti, dumanı nispeten üzerinde “Dead in America” külliyatını okudum çok fena idi, bazı şeylerde artistic license olmamalı – zaten ben bu arkadaşın “The Spire”ından da hiç haz etmemiştim, ağzımın tadı bozuldu. Bu vesileyle, buradan hevesinizi baltalayan Baltalı İlah misali, sanata yeni başlayan gençlere iki öğüdüm olacak:
- Bir şarkıyı coverlamak, onu daha yavaş (& akustik) çalıp, haddiniz olmayan anlamlar yüklemek değildir. Kendinizden bir şey katamıyorsanız, orijinali nasılsa öyle çalın bari. Yavaş, çokkkkk yavaşşşşş çalınca hüzünlü anlam yüklenmiş olmuyor canım.
- Yeni yetmeyseniz, bilmediğiniz, anlamadığınız ama genel fikrinizin olduğu kavramları kullanmayın, yüzünüze gözünüze patlar, insan içine çıkamazsınız.
Böyle çiddi çiddi yazınca sanki kişisel bir şey gibi oldu ama sâfi benim huysuzluğum — geçen gün bir cover çalma listesi dinliyordum da, bir değil, iki değil, on değil, on beş değil (uy değil, uyku değil) ya marifet gibi önüne gelen yavaşlatmış cânım şarkıları bilmeden etmeden. İşte bir de bu “Dead in America”daki zibidiler önlerine ne gelirse sıvamışlar (Dream (hem de hem Morpheus hem Damian çeşnili); Furies; the Swamp Thing, little little into the middle, koy babam koy). Yoksa yok kişisel bir şeysim, hem ben Tom Hanks’in Otto‘suyla kendini özdeşleştiren bir kişiyim; peki oradaki Meksikalı kız (Mariana Treviño) Binnur Kaya mıdır?

[Resmi Tokyo Kulesi’nden çektik (Paris’te çakması varmış, öyle dediler)]
2026 – 2008 = 18 yıl eder, yuvarlayalım 20 olsun. 20 yıl arayla Asakusa’daki Sensoji Tapınağı’nda çekilmiş iki resim gelsin üstüne de:


Caponya’da çöp yok. “Yerlerde” anlamında değil, “çöp kutusu” anlamında. Çöp atamıyorsunuz, atabileceğiniz yer yok. 1995’teki sarin gazı saldırısından beri şehirdeki umumi(?) çöpler kaldırılmış. Elinize alıyorsunuz, yanınızda taşıyorsunuz (poşet götürün).
Bonus Materyal / Faydalı (artistik) Bilgiler: “Çince Öğrenelim”
Hollandaca ve İspanyolca’da ilk öğrendiğimiz kelimeler market alışverişleri ve çocuk şarkılarında geçen terimlerdi. Çince’de metro durakları ve yönler oldu. 4 yön örneğin:
Kuzey: 北 (bei) | Güney: 南 (nan) | Doğu: 东 (dong) | Batı: 西 (xi)
Çince’de “başkent” 京 (jing) karakteri ile veriliyor, böylelikle biri vaktiyle -ve biri halen- Çin’e başkentlik etmiş iki şehri yazabiliyoruz:
Nanjing (南京) ve bizim “Pekin” diye adlandırdığımız Beijing (北京) — yani “Güney Başkent” ve “Kuzey Başkent”.
Peki ya “Doğu Başkenti”? “Doğu Başkenti” olsaydı, onu da aynı mantıkla “东京” (dongjing) olarak yazmak gerekecekti. Adı tam da o olan bir şehir var doğrusunu isterseniz.
Japonya’nın Tokyo’dan önceki başkentini biliyor musunuz? (Kyoto)
Tokyo’nun tarihteki (başkent olmadan önceki) adını da getirin haydi… (Edo)
Tokyo’nun Japonca yazılışı gelsin: 東京
İkinci karakter tanıdık geldi değil mi? Bizim Çince’deki doğu anlamına gelen “dong”.
1950lerde Çince’de okur-yazarlığı arttırmak amacıyla karakterlerde sadeleştirmeye gidilmiş. Örneğin ‘at’ (bu sene at yılına girdik ya, oradan yürüyelim) anlamına gelen ‘mǎ’ sesinin karakteri olan 馬, sadeleştirme sonucu 马 şeklini almış. Bu sadeleştirilmiş (basitleştirilmiş diye de geçiyor) karakterler Çin’de, Malezya’da ve Singapur’da kullanılmakta. Eski, daha karmaşık karakterler ise Hong Kong, Makau, Tayvan’da kullanılmaya devam ediyor.
Peki sizce ‘doğu’ anlamına gelen 东 karakterinin ‘geleneksel’ (karmaşık) karakter hali nedir? Tahmin etmişsinizdir ama yine de gelsin: 東 !!!
Ve şimdi vurucu kısım: Çin’de çok fazla lehçe/diyalekt var ve bunlar çok farklı: kuzeydeki biriyle güneydeki birinin anlaşmalarına imkan tanımayacak şekilde farklı hem de. Sesler farklı ama yazı aynı! Herkes aynı gazeteyi okuyabiliyor! İnsan tam tersini bekler halbuki, öyle değil mi!
Bir Japon, Tayvan’ı veya Hong Kong’u ziyaret ettiğinde bütün tabelaları, menüleri hemen hiç zorlanmadan okuyabiliyor, Çin’deki sadeleştirilmiş karakterlerle de gayet rahat başa çıkabildiğine bizzat şahit oldum Çin’de tanışıp Japonya’da da görüştüğümüz sevgili capon arkadaşım Tomi sayesinde 8)
Özet: 東京 yazdığınızda bunu Japonlar Tokyo olarak okuyor, Çinliler Dongjin olarak. Yeterince sade olduğundan aynı kalan 山 iki dilde de ‘dağ’ demek ama Japonlar bu karakteri ‘yama’, Çinliler ise ‘shan’ olarak okuyor. E peki o zaman o kadar bize (bana) öğrettikleri Hiragana/Katagana ne işe yarıyor? İşin inceliği orada. Japonlar o arkadaşları takılar, gramer ve yabancı kelimeleri temsil etmek için kullanırlarken, Çinliler resimlerden öykü çıkartıyor. Şimdi ofisteki defterde kaldı ama bunu çok net bir şekilde “iptal edilen bir toplantı” için gelen mesajda deneyimledim. Üç karakter geldi benim telefona – çevirtince “açıklanmayan birtakım sebeplerden ötürü toplantı iptal edilmiştir” çıktı. Üç karakter.

Çince’de zaman (geçmiş/şimdi/gelecek) bambaşka veriliyor. Çince’de çoğul eki yok. Gruplandırmalar var nesnenin tabiatına göre. Çince yazmak için kalın bir fırça alıyorsunuz elinize, önünüzdeki kağıdı/bezi geriyor düzeltiyorsunuz, fırçanızı siyah mürekkebe daldırıyorsunuz, sol elinizle sağ elinizin yenini tutuyorsunuz mürekkep bulaşmasın diye, sonra çizmeye, kompozisyonunuza başlıyorsunuz. Çince iletişim için bir öykü kuruyorsunuz (“bu karakterin anlamını içerikten çıkarırsınız…” deyip duruyor Çince dil kipatları, çok kolaydı…).
Arkadaşınızla buluştuğunuzda, sizi görüp de “Behzat?” dediği zaman bu soru oluyor, “Behzat da gelecekti hani, nerede?” anlamında. “Yemek?” dediğiniz zaman “yemeğe gidelim mi?” diyorsunuz. Çince “Behzat” yerine “Behzat?”; “yemek” yerine “yemek?” diye seslendirdiğinizde, misal “armut” ve “kaleydeskop” demiş oluyorsunuz, kimse sizi anlamıyor çünkü Çince “vurgulu bir dil”. Her bir sesin 4 (+1) vurgu çeşidi oluyor ve kesinlikle anlayamıyorlar vurguyu yanlış yaptığınızda (ve tipik örnek: mā: anne, mǎ: at, má: kenevir, mà: küfretmek *). İnanmayacaksınız ama Çince yazıp/okumak, konuşup/dinlemekten daha kolay!
Peki Korece? 8)
