Yılın Listesi (2025) — Filmler (1. Kısım)

“Yılın Listeleri”ni en son 2013’te yapmışım, 2013! Onda da yarım yamalak, ancak haziranda bir şekilde. Bu ayın çoğunluğu tatil olarak geçtiğinden, hele de şu son 10 gündür Ramazan gelip de gezme opsiyonlarımızı “güncellediğinden” (diyelim), listeleri yapmak için de iyi bir fırsatım oldu. Filmlerle başlayayım dedim zira en zengin liste filmler listesi olacak. Bu senenin listesine süper -ve- sinefil Lale damgasını vurmuş durumda. Ben sanırım “yeni” filmleri seyretmeyi 2010’larda bırakmıştım: gerek takip ettiğim yönetmenlerin yeni filmleri, gerekse “sonu mutsuzsa, sıkıntılıysa, sömürüyse, bla blah…” şeklindeki emo yaklaşımlarım, e tabii bir de zamansızlık, dizilerin aşinalığı beni yeni tanışıklıklar, riskler, hayalkırıklıkları “külfetine” girmekten genel olarak alıkoydu. Bu sene sağolsun, Lale sayesinde bir dolu film seyrettik, notlar aldık. Burada da hemen her güne bir filmin düştüğü uzuuun bir film festivali yaşıyoruz evimizde.

Yukarıdaki afişler aşağı-yukarı seyrediş sırasına göre ayarlı, bu sene beni epey etkileyen, veya (Güneşin Oğlu’ndaki gibi, hatta, bir de Alien: Romulus var, sadece o ikisi özelinde şimdi düşününce) çok etkilemese de, yeniliğiyle “takdirimi” (yazdıkça batıyorum ahkâma!) kazanmış filmler. Son iki filmin (“The Ballad of Wallis Island” & “Past Lives”) ikisi de “Yılın Filmi” için başa yarışabilecek, çok sağlam filmlerdi ama neyse ki ikisini de 2026 yılında izlediğimden, artık o kısmı seneye düşünürüm. 8)

Başlıyorum şu halde…

Yılın Listesi (2025) — Filmler

Fallen Leaves (Kuolleet lehdet) [2023] // Aki Kaurismäki

Aki Kaurismäki tabii ki canımız ciğerimiz ama 2011 tarihli “Le Havre” benim (ve bence Kaurismaki için de) biraz fazla “kör göze parmak sosyal sorumluluk içerik” olmuştu. Olmadı. Kendisine teşekkür edip, yolları ayırdık. Ardından 2017’de “The Other Side of Hope” geldiğinde de şöyle biraz araştırıp, okuyup, yine o tadı/kokuyu (“social justice warrior”) uzaktan alınca, doğrudan pas geçmiştik. Ama sonra Fallen Leaves geldi, “Kaurismaki özüne dönmüş!” vs. Dayanamadı tabii şu benim yufka yüreğim, izledik, iyi ki de izlemişiz. Saf ve temiz bir aşk hikayesi sömürü olmadan ancak bu kadar billur gibi net anlatılabilirdi. Büyük olaylar yok, dünya dönmeye devam ediyor, telefon numarası uçup gitse bile, çabayla her şey yoluna giriyor. (Vaktiyle ben de bir arkadaşımla buluşmak üzere randevulaşmıştım (cep telefonu diye bir şey yoktu o zamanlar), adres karışmış, ben iki saat boyunca bütün yolları arşınlamış, o da iki saat boyunca yılmadan beklemişti beni, sonunda buluşmuştuk). Filmde de olduğu üzere, hayat zaten çok yıpratıcı, bir sürü badireyle dolu bir şey — mutluluk için biraz uğraşsak yetecek.

Bu vesileyle: Pekin’den dönerken Nergis Hanım, uçaktaki filmlerin arasında “The Long Good Thursday” (Mielensäpahoittajan rakkaustarina) [2024] diye bir filmi bulup izlemeye başladı — adından da kolayca anlaşılabileceği üzere Fin filmi ve dahi yönetmeni de Aki’nin ağabeyi Mika değil miymiş! (Biz uçakta bu kadar detayın farkına varamamıştık). Huysuz yaşlı adam / geriyatrik filmler kotamızı doldurmak üzere, sonra, rahatta seyrederiz dedik, eve döndükten sonra epeyce bir uğraşın ardından bulup izledik. Mika sonuçta. Onun Türkiye’de de çektiği, Halil Ergün’ün de Galata Köprüsü’ndeki bir barda şarkı söyleyerek katıldığı bir filmi de vardır (Zombie ja Kummitusjuna). Filmde (Mika’nınkinde, aman karışmasın) maalesef pek iş yoktu. Huysuz bir yaşlı adam, akla kötü anlamda favori geriyatrik dizimiz “A Man on the Inside“ın ikinci sezonunun bence baş sorunu olan resim öğretmenini hatırlatan sorumsuz bir yaşlı teyze, sonsuz pişmanlıkla (“Neden geldim İstanbul’a…”) bitmesi gerekirken mutlu sona bağlanan bir filmdi. Neyse, geçti gitti (“The Hundred-Year-Old Man Who Climed Out the Window and Disappeared 3: Same Old, Same Old”).

Fallen Leaves, benim için tam bir Kaurismaki’ye dönüş filmi oldu. Aynısını Jarmusch, Wes Anderson, Anders Thomas Jansen ve tüm sevenleri için diliyoruz… 8P

Compartment No. 6 [2021] // Juho Kuosmanen

Aralarda öğrencilere “genç oldukları için” kategorisinden “Stranger than Paradise“ı, “Frances Ha“yı, “Albino Noi“u bir de -ben bile unutmuşum bunu tavsiye ettiğimi, şimdi onlara gönderdiğim eski mesajlardan birini gözden geçirirken gördüm- “Lovers of the Arctic Circle“ı tavsiye ederim. Şimdi o filmlere bir de “Compartment No. 6” eklendi.

Gençlik, değişik bir şey. Fin bir öğrenci (evet, bu filmimiz de Fin filmi / teknik olarak) örneğin, birkaç rün (rune – şu Vikinglerin/Keltlerin/Oğuzların (Oğuzların?) yazıtları gibi) görmeye Sibirya’ya gidebilir. Filmin büyük kısmı bir tren kuşetinde geçiyordu. Birkaç sahnede ben gençliğimi (“gençliğim” garip, yetersiz bir kelime, insanın kendine ait bir “gençliği” olmuyor, illaki başka bir dolu insanla paylaşılan, kooperatif bir şey gençlik. “Gençliğimiz” daha doğru, tek başına gerçekleşemeyecek bir olgu zira) aman, peki, baştan alalım: birkaç sahnede ben gençliğimizi gördüm, oradaki jestler; basit addedilen, farkına bile varılmadan içinden gençliğin gücüyle sıyrılıp geçiliveren bir dolu karmaşık şey; e tabii, tersi de illaki, ille de yazmak gerekir mi, peki peki, son derece yüzeysel, basit şeylerin bize sonsuz karmaşık, zor gelip günlerce, haftalarca dert edinilmesi, üzmesi. Saçmasapan şeyler. Saçmasapan, muhteşem şeyler. (Hepsi sonradan güzel geliyor tabii, bir de yaşarken sorun… ANLAYAMAZSINIZ!!! / Aubrey Plaza’nın “My Old Ass“ini de bu minvalde izleme listesine almak lazım…). Compartment No. 6 yol filmi gibi görünüyor ama değil. Bir şeyler ters başlıyor, sonra bir şeyler birikmeye başlıyor, aptalca bir jest, gençlik güzel şey, evet (George Bernard Shaw: Gençlik, gençlere bırakılmayacak kadar değerli bir şeydir (Orijinali bu kadar ağız dolusu değil bu arada: “Youth is wasted on the young.”) / ama bence gençlik sonradan, çok sonradan (sağ çıkılabilirse) değerli olan bir şey — değeri anlaşılan değil, değer kazanan). Filmin sert delikanlısı Yura Borisov sonradan -kusura bakmayın, benim seyredemeyeceğim- Anora‘da görünmüş ama benim ilgimi yönetmeni çekmişti (Juho Kuosmanen), oradan yola çıkarak Alice & Jack‘i ve Alice & Jack’in diğer yönetmeni olarak da Hong Khaou’yu ve onun filmi Lilting’i buldum (aşağıya buyurun).

Lilting [2014] // Hong Khaou

Scrubs’ın bir bölümü vardı, Brendan Fraser’ın olduğu (My Screw Up – S03E14), bilen bilir. Çok orijinal fikirler, konularla vuruyor insanlar (Loreak, The Ballad of Wallis Island, Blue Moon, Past Lives ilk anda aklıma gelenler — Petzold’un filmlerini klasman dışı tutuyorum! (sonra! sonra! diyor Ruhi Bey…) Yoksunluk, ne bulursa ona tutunmak, bir yandan hayat devam ediyor. Etkileyen bir filmdi Lilting, ayrıca dillerin iletişimdeki hükmü ve aracı kişinin varlığı.

Crouching Tiger, Hidden Dragon’ın “Emine Teyze“si oynuyormuş meğer buradaki anneyi (filmin bağlantılarına filan bakarken keşfettim! Mulan’ın live-action’ında da çöpçatan imiş! — az evvel onun tanıtımına baktık, bu versiyonda Mulan direkt ninja gibi başlıyor, çöpçatan Emine Teyze’nin evinde de havaya fırlayan çay takımını muhteşem bir biçimde (semi-)kurtarınca N. Hanım teşhisi koydu: Bu filmde de demek Emine Teyze kızı küçüklükten ninja olarak yetiştirmiş!..)

Kim Ki-duk

1960 – 2020 (COVID)

2000’lerde Kore Sineması tabir-i caiz “patladığında” biz de oradaydık (Kore’de değil, Ankara’da ama “dalgayı eşzamanlı olarak sürmüştük Robin sağolsun). O filmler arasında en etkileyen (hâlâ da çok iyi hatırlarım) My Sassy Girl (Yeopgijeogin geunyeo) olmuştu (Kim Ki-duk’un değil, Kwak Jae-young adlı bilmediğimiz bir arkadaşın). Kim Ki-duk’un “Boş Ev”ini (3-Iron (Binjip)) seyretmiştik, hiç beğenmemiştim. Hatta jön oğlan filme adını veren o kalın (3-Iron) golf sopasıyla dayak yerken bir oh canıma! çekmiştim (ayıp ama gerçek).

Time (Shigan) [2006]

Şimdi sizi kandırmayayım, çok büyük bir ihtimalle, nasip olur da bu yazının sonuna gelmeyi becerebilirsem, bu filmler arasından yılın filmini seçeceğim, o da çok büyük ihtimalle Phoenix olacak: kimlik sorunsalı, insanın kendisini başkaları üzerinden tanımladığı haller, buna mecbur kaldığı durumlar… Bu film (Time) öyle değil. Bu film manyak bir kadınla daha manyak bir adamın ve daha sonrasında daha da manyak olmuş kadının (manyak demiyorduk, değil mi? What’s the word?.. “tutkulu“) hikayesi. Ne diyordu Enigma o güpgüzel şarkısında (“Return to Innocence”)? Baktım şimdi, benim düşündüğümü demiyormuş (“A ring is not a circle” gibi bir şeydi, böyle başlanılan yere dönüşün, halkayı kapatışın aslında tekrar tekrar, sonsuzluğu temsil etmesi üzerine bir şeyler hayal etmiştim, meğerse şarkı “That’s not the beginning of the end / That’s the return to yourself” diye başlıyormuş, neyse, önemli olan katılmak…). Neyse, film çok saygı duyduğum, ustalık emaresi olarak gördüğüm bir şekilde, başladığı yerde bitiyordu (sonsuza gel sonsuza!). Ya, lafını ettik, kafamda çalıp duruyor, bir güzellik yapıp, alakasız da olsa alayım şuraya Enigma’yı:

Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring (Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom) [2003]

Bir zamanlar bir dağın tepesinde bir manastır, manastırın içinde de bir keşiş varmış… Aslını isterseniz, dağ öyle çok yüksek bir dağ değilmiş, manastır da aslında yıkık-dökük bir kulübeymiş, keşiş de gencinden bir rahipmiş.

Neil Gaiman – Sandman: Endless Nights’dan aklımda kaldığı şekilde

Film okulunda hoca olsam öğrencilere ilk seyrettireceğim film bu olurdu (herhalde, bilemiyorum tabii ki). Tam bir ustalık eseri gibi görünen bir filmdi. Her şeyi ile tamdı. Giriş, gelişme, sonuç, kurgu, mizansen, üçüncü bir şey. Oyunculuk! Gerçeklik, mistisizm. Tour de force mu deniyordu? Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring!

Burada bir detour gelsin: “Oldboy” (‘Oldeuboi’ 8)) Kim Ki-duk’un değil, Park Chan-wook’un. Oldboy dan dan dan canınıza okuyan bir filmdi (“bir daha izleyemeyeceğiniz filmler” kategorisi) ama sonrası gelmedi (tam olarak bilmiyorum tabii — Park Chan-wook’un sonraki filmlerinden bir tek Thirst’ünü izledim ama o da o kadar kötüydü ki başka filmine bakasım gelmedi) Ama işte Oldboy’da infamous bir ahtapot sahnesi vardır: Oldboy’u oynayan aktör meğerse koyu Budistmiş aslında, o sahnenin çekiminden önce bilmemkaç kere dua etmiş, ahtapottan kendisini affetmesini dilemiş (3 kere çekilmiş — 3 farklı ahtapotla yani, bilmem anlatabildim mi…), biz de geçen gün iftarı açmak üzere bir Capon lokantasına gittik, siparişimizi verdik, bir yandan yemekleri, bir yandan da iftar saatinin gelmesini bekliyoruz. O kadar sipariş arasında bir de “Wasabili Ahtapot” vardı. Wasabiyi çok severiz (ağlaya ağlaya, bayıla bayıla…), ahtapot, kalamar da sevdiğimiz arkadaşlardır, daha ne olsun! Şansımıza ilk onu getirdiler, iftar vakti geldi çattı. Çiğ ahtapot parçaları, bol wasabi, soğan, sümükümsü bir ahtapot suyunda(?) yüzüyor oh Mein Gott… Neyse, neyse (konuyu dağıtmayalım), işte Oldboy’daki ahtapot sahnesi ile bu filmdeki balık/kurbağa/yılan sahneleri (sizi filmden kaçırmayayım diye buradan yazayım: kimsenin çiğ çiğ yediği yok bu hayvanları — filmdeki çocuk ölümlerine sebep oluyor)… Kim Ki-duk batılılara anlatmaya çalışmış birkaç kere: “yaw bizde çok normal öyle şeyler, büyütmeyin işte” diye. Biz de evvelsi gün orucu anlamaya çalışan arkadaşımız Taikang’a (“nasıl yani, bir şey yemiyorsunuz ama tabii ki su içmek serbesttir değil mi?… değil mi? (Anakin-Amidala meme’i gelsin)) orucu başarıyla anlatıp, kurban bayramı & kurban olgusuna geçmiştik ki, şaşırtıcı bir şekilde beklediğimizden çok daha kolay kavradı bu sefer: onlar da yeni yıla girerken domuz/koyun gibi besi hayvanlarını keserlermiş bereket-uğur getirsin diye (“BİZE GURUR GETİR!!“) ama işte koyuncağızların aksine, domuzlar çok fena böğürürlermiş, yani bizdeki kesilen hayvan görme travmasına ek olarak, onlarda bir de her köşe başında canhıraş inleyişler (squeek?) katılıyormuş… (tabii nasıl ki bizim travmalar çocuklukta kaldıysa, onlarınki de eskide kalmış, şimdi yok artık öyle bahçede/sokakta kesmeler çok şükür).

Geçen gün “Eski Şanghay, Eski Aşk…“ı yazarken, farklı farklı kısımlardan mürekkep olsa da bölmemiştim ama uzun yazıları okumak (benim için bile) zor oluyor, bir de düşününce gereksiz. O nedenle, bu liste girişini birkaç parçada yazıp göndereyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir