Yılın Listesi (2025) — Filmler (2. Kısım)

İlk kısımda Kaurismaki’den bahsederken hani “darısı Jarmusch, Wes Anderson, Anders Thomas Jansen’in başına” demiştim ya, onun ilk sürümünde (herhalde) Wes Anderson’ın son filmi Phoenician Scheme’in eleştirmenler tarafından genel olarak da o şekil değerlendirildiğini belirtmiştim (film muhteşem değil ama eski Wes Anderson tadını yakalamış kabilinde bir fikir birliğinin hasıl olmasından dem vurmuş idim…). O kısmı gönderdikten sonra aklıma düştü, akabinde de izledik Phoenician Scheme’i, hakikaten tadında, böyle bir köklere dönüş filmi olmuş. Kadroda bir biz yoktuk (you, me and everyone we know), o ne kadroydu öyle, maşallah – ah bir an görünüp kaybolan bir oyuncuya bakacaktım oradan, bir saniye…

Marseille Bob’s Klübündeki Krupye Kız – kimsin sen?

Anna Henschel imiş ama kimse tanımıyor anlaşılan. Daha tanıdık, tam bir sürprizden bahsedeyim: Başroldeki rahibe adayı arkadaş meğerse Kate Winslet’ın kızıymış!!! Biz bu gerçekle şok olunca N. Hanım “aksanından belliydi zaten” dedi. Ama gerçekten de annesinin havası var, rolüne de cuk oturmuştu hakikaten, çok takdir ettim (Erdoğan Sevgin mode off). [bir şey daha yazacaktım, lütfen hatırlayayım… az evvel hatırlamaya çalışmak üzere imdb sayfasına göz gezdirirken fark ettiğim Tom Hanks’in oğlunun (Truman Hanks) filmin başında ikiye ayrılan sekreter olduğunu görmem değildi tabii (bu oğlan Meg Ryan’la oynamış olan oğlan mıydı? Hani bir de John Malkovich’in sihirbaz olduğu filmde vardı… bakalım… yok o da Colin Hanks imiş.] Hah hatırladım! Amy Poehler’ın “A Good Hang” adlı podcast’ini takip ediyoruz, geçen de Michelle Obama’nın konuk olduğu bölümünü izledik. İşte onun başında Michelle Obama’nın ağabeyi olan Craig Robinson’a bağlandılar. Craig Robinson? CRAIG ROBINSON!!!! Şok olmak üzereydim zira bendeki Craig Robinson şu süper bireyin tâ kendisi:

Onu da tesadüfe bakın ki bu aralar koca kafa, nam-ı diğer “ağlayan Batman” (güleni olunca bayılıyorsunuz da, ağlayınca niye inanmıyorsunuz?) Adam Scott’la oynadıkları, birinci sezonun ardından iptal edilen 2017 yapımı Ghosted‘da tadımlıyorduk. Brooklyn Nine-Nine’daki sevdiceğimiz Pontiac Bandit olsun, pek de tutmadığımız Killing It’de olsun, her şeye tat verir şu bizim Craig Robinson! (Disney çizgi-filminin Türkçe dublaj şarkısı gibi okunacak). Hâlâ çıkaramadıysanız, Office’den kesin biliyorsunuzdur, hatta benim bile bildiğim şu efsane sahneden mesela!

Did Darryl touch you?

İşte biz de bir anda Michelle Obama’dan çok, Barack Obama’nın kayınçosuyla (“enişteeeee!”) yaşadığı durumları dumurları hayal edip epey güldük ama sonra anlaşıldı ki Michelle Obama’nın ağabeyi başka bir Craig Robinson imiş (ki o da ünlüymüş zaten öncesinde ama aktör değil de basketçiymiş bir de bir şeyler daha… O da tatlıydı çok ama öbür tarafta Pontiac Bandit yaw…)

Neyse, biz listemize dönelim hem zaten artık. Bu bölümde sevgili okuyucular, Alien: Romulus ile Güneşin Oğlu’na değinip, Petzold’u haklı ve hakkı olarak daha ciddi, hayranlığımı saygıyla pekiştirip vereceğim bir sonraki kısımda yerlere göklere sığdıramayacağım.

Alien: Romulus (2024) // Fede Alvarez

Alien serisini severim (favorim tabii ki Aliens ama kimin değil ki? ¡El riesgo siempre vive!), spin-off’larını da izledim (aralarından bir tek Prometheus silinmedi HD’den) ama tabii ki 3’ten sonra (bakın bu noktada Carot’nun (yoksa Jeunet miydi?) 4.sünü bile pas geçtim, dikkatinizi çekerim ki muhteşem bir kadrodur, ilk izlediğimde etkilemişti de beni hem ama sonra, ama sonra…) hiçbir zaman olmadı o büyü kurulamadı bir daha. Sonra 2022 tarihli Prey geldi, taptaze bir nefes. Sonra Prey’in yönetmeni Dan Trachtenberg’in Alien: Romulus üzerinden Fede Alvarez güzellemesini okuyunca (bir sonraki Alien filminde kendisiyle birlikte çalışmayı çok isterim demişti yanlış hatırlamıyorsam ama Weyland üzerinden Predator: Badlands’i de yine kendi çekti, anlayamadım ben. Onda da yine bizim hastası olduğumuz çatlaklar klasmanının zirvelerinden Elle Fanning var ya, bir ay kadar önce onu da “Oscar adaylığı açıklanınca gözyaşlarını tutamadı” diye bir haberde gördüm, “ya artık Alien spin-off’larına da mı adaylık veriyorlar?” diye şaşırmıştım ki bizim Joachim Trier’in “Sentimental Value”daki rolü üzerineymiş zaten).

Alien: Romulus yapması gereken işi bütün temizliğiyle, gürültüye kaçmadan, neyi bekliyorsanız onu verecek şekilde, dediğim gibi tertemiz bir iş çıkararak yapıyor. Shadow and Bone’un Mal’ı iyiydi, Andy’yi oynayan David Jonsson’un insan olduğuna inanmıyorum ben, kesinlikle synthetic idi. Gençler, asi gençler, aptal gençler, açma oğlum işte orayı! kime diyorum ben! (Andor’da hani ipek böcüğü gezegeninde bizim Basklı kız sıkı sıkı tembih ediyor küçük asilere sakın silah getirmeyin, kaza çıkar diye de asi oğlan getiriyor, yanlışlıkla Basklı kızın sevgilisi kızı vuruyor, sonra da ağlıyor, o geldi aklıma şimdi: ne oldu? asıyordun kesiyordun iki dakika önce, senden karizması yoktu, bad ass’tin, hani? HANİİİİİ? pabucumun asileri.) Neyse, olanlar olması gerektiği gibi oldu. Fede Alverez’i aldım radara, çok süper şeyler gelecek. (Şimdi yine saçmasapan bir şekilde hatırladım yaw: Covenant’da Danny McBride ciddi ciddi ciddi bir rol oynuyordu ya! Bir film boyunca (Your Highness) boynunda minator penisi ile dolaşmış bir adamdan bahsediyoruz!) Penisle bitirmemek lazım incelemeyi. Alien: Romulus aksiyonuyla, gerilimiyle felsefeye kaçmadan, yaz sineması geleneklerini tümüyle yerine getiren bir film olmuş. Dipsiz uzayda klostrofobik bir ortam, çaresizliği kemiklerinizde hissettiren, tam da “uzayda haykırışınızı kimse duymaz” sloganını kafalara vura vura yayan, geri sayan senaryosuyla koşturan eli yüzü düzgün bir çalışmaydı.

Güneşin Oğlu [2008] // Onur Ünlü

Onur Ünlü’yü siz büyük ihtimalle Leyla ile Mecnun dizisinden biliyorsunuzdur, biz o diziyi kaçırdık (Espanyalardaydık şeri…), sonra Türkiye’ye dönünce de yakalayamadık bir türlü, çok uzun geldi. Onur Ünlü’yü Onur K. sayesinde Ah Muhsin Ünlü olarak öğrenmiştik biz, çok çok daha yıllar önce, in a kingdom by the sea (HitNet). Sonra Türkiye’ye dönünceden de sonra, sevgili Karen önermişti, biz de o sıralar bilmeden etmeden “Sen Aydınlatırsın Geceyi”yi izleyip peşinden de İtirazım Var’ı şirinleyip “Neler oluyor!!! (aka ‘N’oluyooooo?!?!’) şeklinde dumur olmuştuk. Ara ara Layla et Majnun’dan yardıran sekanslar geldi (Erdal Bakkal’ın düğünde para üstü alması; şu Samanyolu TV’nin mavi/yeşil ekran fail’iyle dalga geçtiği ‘Yeşilim Yeşilim Aman’; ‘İsmail Abi’; hele de hele de şu Serra Yılmaz & Islak Köpek’le dalga geçtikleri…).

Güneşin Oğlu’nu Efe mi tavsiyelemişti acaba vaktiyle? Aklımın bir yerinde kalmış, burada da bir gün film ararken izleyelim dedik. İyi ki de izlemişiz. Zaten kendi halinde özgün (amal keh keh keh) bir insan bir de daha da özgün, uçuk bir film yapmaya kalkmış, daha ne olsun! Keyifle izledik (“Fikri’yi öldür Hamiyet’i öldürmesinler”). Takdir ettiğimiz bir film oldu (genç rolünde Ahmet Kural’ı görmek değişik geldi. Bir de yine filmden sonra N. Hanım dedi ki Özgü Namal artık başı bağlı teyze rollerinde çıkıyormuş dizilerde — biz onu Taylan Biraderlerin Okul’undan bilirdik yazacaktım ama şimdi gidip bakınca meğer oradaki arkadaşın Melisa Sözen olduğu (bilmiyorum Melisa Sözen ben), Özgü Namal’ı ise daha da önceden 10 bin diziden bilmişliğim ortaya çıktı). Köksal Engür’ü sevecenlikle izledim, konuştukça mutlulukla dinledim. Haluk Bilginer’i bir kişi hariç herkes seviyor benim tanıdığım, bir de hakikaten takdir ediyorum, bir anda, hiç beklenmedik bir rolde karşınıza çıkıveriyor (örneğin Halloween’in en son bir reinkarneyşınlarından birinde çat diye doktor olarak çıkmıştı). Herkes, özellikle de işleri bu olan eleştirmenler beğeniyorsa haklıdırlar, ama bende sesini yükseltince haksız duruma düşüyor. Gülşen Abi günlerinden beri (ki, ne severdim o diziyi de 8) hep aynı, gözleri fıldır fıldır dönen, “NEREDE? NEREDE O?” diye sorup bir oraya bir buraya koşan hiç bitmeyen bir rolü oynuyor gibi algılıyorum onu ben hep (benim görgüsüzlüğüm, cahilliğim, bu işlerden anlamayışım tabii ki, gerçekten, kinaye yapmıyorum, bir dolu ressamı da anlamıyorum ben mesela Bahar’ın sevdiği (misal Francis Bacon, bu kadar da net örnek veririm)).

Filmimize dönelim: film sizi bütün seyri boyunca ayakta tutuyor, bir anlık bir boşu yok. Açıklarını da gayet iyi bir şekilde kapatıyor, içerisinde ufak bir gizem barındırıyor, bol bol da güldürüyor. Kendinizi zeki hissettiriyor ki bu bir eserin yazarının/yönetmeninin yeteneğinin en bariz alamet-i farikalarındandır bence. Turgut Özben hiçbir geleneğin mirasçısı olmamaktan dem vuruyordu hani (“Ben Karagöz filan değilim” – Karagöz’ü Haluk Bilginer mi oynamıştı, Beyaz mı?), bu filmde de Onur Ünlü öyle takılıyor, kendince, nereye gitmek isterse oraya gidiyor ve bu zorluğa rağmen gayet de iyi kotarıyor. Bir güzellik de İngilizce adından geliyor (bilinçli şanslı tabii bu konuda — sen filminin adını Shakespeare’in sonesinden alıp “Sen Aydınlatırsın Geceyi” koyarsan, ecnebi diyarlarda da “Thou Gild’st the Even” diye anarlar haliyle! 8): A Son of the Sun! Bu kadar yazdım yazdım, insancıli temiz, saf iyi kalpli yönetmenlerle doldum, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ı izleyesim geldi (izleyemem ama bir daha).

Bugünlük bu kadar yeter. Bir sonraki kısım: Christian Petzold! (dün de Transit’ini izledik bu arada).

Merhaba ben Christian Petzold’un filmlerinden hatırlayacağınız Franz Rogowski, ben de Lilting filminden Ben Whishaw. (Ben de Yunanistan’ın ilk kadın başpiskoposu Adele Exarchopoulos, ama benim pek bir alakam yok, zaten Sururi Bey “keşki onun yerine güzeller güzeli Laia Costa’yı oynatsaydınız” demiş, Franz sen de hiç sesini çıkarmamışsın, çok alındım doğrusu.) Bu filmin bu arada listelerle filan hiçbir alakası yok, Franz’ı bir de böyle görün diye kondu buraya.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir