Bir zamanlar ve şimdi.

 Dün, OBM’nin Lydia Narraway’in arkasından yazdığı blog girişine istinaden, hazır Carver’dan da sıcağı sıcağına "The Distance"ı okumuşken, bir blog girişi de ben yapayım demiştim, olmadı, dizi (Psych) seyrettik onun yerine, öyle yazmadan yatınca da gece rüyamda eski bir "arkadaşı" gördüm, iyi mi? (değil ama olsun, iyidir inşallah rüyamda onun da olduğu bir ortamda buluyordum kendimi, "medeni olayım, bir merhaba diyeyim" diye düşünürken bir türlü bakışını yakalayamıyordum, sonra da işte çok geç oluyordu, "awkwardness" giriveriyordu araya. Tam böyle düşünürken, bir anda birbirimizin görüş alanına tekrar giriyorduk da, ben medeni "merhaba"mı kendisine iletebiliyordum, o da "ah, ben de sana mektup yazıyordum şimdiki garip durum hakkında" diyordu – ya da işte onun gibi bir şeyler…).

Carver hakkında çok yazasım var. Raymond Carver’ı yıllar yıllar, seneler seneler evvel İletişim Yayınları’nın bastığı "Aşktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz" kitabıyla tanımıştım, çok fena yapmıştı o kitap beni, zaten o günlerde Tom Waits dinliyor, beri yanda Bukowski okuyordum, öyle böyle değildim yani anlayacağınız. İlerleyen yıllarda hikayelerinin hemen hepsini İngilizce’den okudum, şimdi vaktiyle yazdığım bir girişi buldum da, oraya işaret edip, taksimi kısa keseceğim.

Geçen sene Carver’ın yayınlamış olduğu bütün hikayelerini içeren bir baskı buldum (Raymond Carver: Collected Stories (Library of America)), orada "Aşktan Sözettimizde Sözünü Ettiklerimiz"in ("What We Talk About When We Talk About Love"), Carver’ın efsane editörü Gordon Lish’in eline geçmeden önceki hali ("eline geçtiği hali" demek daha doğru olacak) olan "Beginners" da yer almakta. Lish, inanılmayacak bir oranda, haddini fersah fersah aşan değişiklikler uygulamış. Kitabın sonunda ilgili değişiklikler üzerine Carver’ın ona yazdığı mektuplar da yer aldığından pek üzerinde anlaşılmış oldukları da söylenemez. Buna rağmen, tek bir şey söylemeye hakkım var mı? Pek yok, zira Carver’ı okuyup da beğendiğim o hikayeler, aslında Lish’in kuşa çevirdiği, içlerindeki iyi duyguları gördüğü yerde sildiği, hakaretlerle değiştirdiği hikayelerin ta kendisi. Orijinal hallerini okuyunca daha da vurulmadım mı, vuruldum tabii ki de. İlk olarak orijinallerini, düzenlenmemiş hallerini okusaydım, beğenmeyecek miydim? Daha bile beğenecektim ama yine de Lish’in bu ayıbını vaktiyle bilmeden onaylamışım, lekesi sıçramış.

Gene kitabın sonundaki notlardan ve kronolojiden anlıyoruz ki, Carver yaşadığını yazmış bir adam. Öyle başarının tadına da pek varmamış, yani o anlamda, şan-şöhret, Ernest Hemingway gibi filan olmamış. Tabii skalanın öbür ucunda Kafka da sayılmaz ama hikayelerinin faraza New Yorker’da yayınlanmakta oluşu filan yine de hayatını değiştirmemiş. Yazdığı gibi bir yaşam sürmüş, başarısız evlilik, gayri meşru ilişkiler, alkolizm, mutsuzluk, bitmişlik, bezginlik, atları da vururlar çaresizliği.

Hikayelerinde iyiler, kötüler yok. Hikayelerinde insanlar var. İnsanın parası olunca iyi olması da kolay oluyor, onun hikayelerinde parası olan insanlar pek yok. Geçen hafta şeytana uydum, kaç defa "yok, seyredemem, dayanamam…" dediğim "Kader"i (Zeki Demirkubuz) seyrettim, iyi halt ettim. Allahtan doğrusal olmayan bir şekilde izledim yine de çok fena yaptı beni — yoksa öyle başından kuzu gibi başlasam, mümkün değildi toparlanmam (Masumiyet hala kanar içimde, bu, oradan bildiğinizi de kullanıyor size karşı). Carver’ın hikayelerinde de görüyorsunuz o aşkın (daha Amerikan usulü yumuşamış) hallerini ("Beginners" hikayesinin başındaki aşk hikayesi ile "Pie" mesela, ama benim için en keskin biçimde "One More Thing" oldu ("What We Talk About When We Talk About Love"da özünden sıyrılıp tanınmaz hale getirilmiş)).

Neyse, diyeceklerim bunlar değildi. İstediğim, vaktiyle guzelonlu’da görüp vurulduğum resim altı yazısıyla birlikte şu fotoğrafı apartıp, altına da Carver’ın "The Distance"ının son paragrafını ekleyip, OBM’ye İtalyan Kız’lara çok da takılmamasını söylemekti, gene bir ton laf, bir ton kalabalık, ton balıklı salata… 


“This Photograph is my proof. There was that afternoon,
when things were still good between us, and she embraced
me, and we were so happy. It did happen. She did
love me. Look see for yourself!”

This is My Proof, Duane Michals (1974)

The Distance, Raymond Carver (1978):
(…) But he continues to stand at the window, remembering that gone life. After that morning there would be those hard times ahead, other women for him and another man for her, but that morning, that particular morning, they had danced. They had danced, and then they held to each other as if there would always be that morning, and later they laughed about that waffle. They leaned on each other and laughed about it until tears came, while outside everything froze, for a while anyway.

Bir Mektup ve diğer Nurullah Ataç yazıları

 – Bay Cahit Tanyol’a –

    Derginizin, Akademi‘nin ilk iki sayısını tırılca buldum, onun için bir daha almıyayım diyordum. Üçüncü sayısında bana bir cevabınız olduğunu öğrendim; zahmet edip yazmışsınız, ben de aldım okudum. İyi etmişim aldığıma: yazınız sevindirdi beni, bir değil, birkaç yönden sevindirdi, anlatayım.

    Önce şunu söyliyeyim size: o yazınızı, şimdiye değin gördüklerimin hepsinden çok beğendm. İyi bir yazıdır demiyorum, ama okunabiliyor. Öteki yazılarınızda bir sıkıntı, bir zorakilik sezilir, dokunduğunuz konuların sizi şöyle gerçekten ilgilendirmediği, o soruların sizi içinizden kavramadığı pek bellidir, düşüncenizin yetersizliğini birtakım karışık, edebiyatça sözlerle örtmeğe kalkarsınız. Bu kez içinizden gelen bir ses uyarak yazmışsınız. Kırılmışsınız, gücenmişsiniz, belki öfkelenmişsiniz, bir şeyler olmuş. Öfke, yazı yazan kişiye sevgi gibi, inan gibi iyi bir yoldaş değildir, ama ne de olsa ilgisizlikten yeğdir. Bir gün bir yazara gerçekten, şöyle benliğinizi saran bir güçle hayran olursanız, bir düşüncenin doğruluğunu sanki etinizde duyuverirseniz, bu dediklerimi o gün daha iyi anlarsınız.

    Sevinmemin ikinci sebebi beni artık beğenmediğinizi, sevmediğinizi söylemenizdir. İnan olsun, Bay Cahit Tanyol, sizin beni beğendiğiniz yazarlar arasında saymanız gücüme gidiyordu. Bunu sizi küçümsediğim için, sizde bir değer bulmadığım için söylemiyorum; ama sizinle ben biribirimizi sevebilecek kişiler değiliz, yaradılışımızda bir uzlaşmazlık, biribirimizden bir uzaklaşma var. Siz rahat bir kişisiniz, kaygılarınız dahi size bir rahatlık veriyor; biliyorsunuz, öğrenmişsiniz. “Oh! doğru yoldayım ben” diyebiliyorsunuz. Bakın, bana yazarlığı bırakıp da Muamer Karaca’nin kumpanyasına girmemi öğütlerken içinizin rahat olduğu nasıl da gözüküveriyor! Muammer Karaca seyircileri eğlendimeğe bakan, büğün var, yarın yok küçük bir sanat eri; siz büyük  sanatla uğraşan bir aydın!.. Ben ise kaygılarımdan bir türlü kurtulamam. Fıransız yazarlarından Jacques Rigault’nun “Kesin de söylesem gene sormaktayım” diye bir sözü vardır, ben her yazımın üzerine onu koyabilmek isterdim.

    Muammer Karaca sözünü öyle çabuk kapatmıyalım, o oyuncunun iyi olduğunu sanıyorum, gidip görenler hoşnut dönüyor, gülüp eğlendiklerini söylüyor, gene görmek istiyorlar. Ben, her sırası geldikçe söyledim, bizde bizim olacak tiyatronun, iyi, güzel, tiyatronun ancak öyle halk arasına karışan, kendilerini halka sevdiren oyunculardan, tuluat‘çılardan doğacağına inanlardanım. İşine yarıyabileceğimi umsam, hiç durmaz, Muammer Karaca’ya gider, beni de kumpanyasına almasını dilerdim. Ama, biliyorum, oyunculuk elimden gelmez; denedim, beceremedim; kendi benliğimden çıkıp başka bir benliğe giremiyorum… Muammer Karaca! ne de güzel adı var! Karacaoğlan gibi. Toprağımın kokusu var o adda; öyle Akademi gibi yaban sözü değil.

    Yazınızı okuduğuma başka yönlerden de sevindim: bana bazı düşündüklerimi bir daha söylemek, yeniden söylerken biraz daha açıklamak fırsatını veriyorsunuz. Sağolun… Baştan başlıyalım.

    Diyorsunuz ki: “Doğrusunu söylemek lazımsa, bu tarzda konuşmak (yani benim sizin Akademi dergisi üzerine konuştuğum gibi konuşmak), artık sizin gibi yaşını başını almış bir adama yakışmıyor.” Size şunu bildireyim, Bay Cahit Tanyol: ben bundan yirmi beş, yirmi altı yıl önce yazın alanına girerken: “Besmelesiz çıktım yola – Dil uzattım sağa sola” dedimse, öyle deyişim gençliğimden değildi; o gün bu gündür hep inandıklarımı yazarım. Uslanmıyacağım ben; sizin gibi efendi efendi bir yazar olmıyacağım. Yaşımla övünmedim: ne gençliğimle övündüm, ne de şimdi ihtiyarlığımla övünürüm. Beni öven yazınıza sinirlenmiş olduğumu hatırlattıktan sonra: ”Siz ne acayip yaratıksınız, tıpkı bir ısırgan otuna benziyorsunuz: ısırgan otu da sizin gibi huysuz bir bitkidir. Göğse takmak, sevgiliye vermek niyetiyle de insanın elini tırmalamak huyundan vazgeçemez” buyuruyorsunuz. Gül de öyledir ya, bilmişsiniz benim ne çiçek olduğumu. Her göğse takılmak, olur olmaz sevgililere verilmek işime gelmez benim; beni koparacak elin ne el olduğunu bir anlamak isterim. Ben, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Hoca Neşet’e uyarak: “Biz özge haceyiz herkes ile bazarımız vardır – Tükenmez fikrimiz, efkar olunmaz karımız vardır” deyip boyuna dost arıyanlardan değilim. Yani size beni beğendiniz, bir yazınızda övdünüz diye benim hemen ağzım kulaklarıma varmalı, ben “Hay ne büyük adammış şu Bay Cahit Tanyol!” deyivermeliydim, değil mi? Yağma yok! ben koparılacak çiçek değilim, kendim çiçek ararım. Beni beğenmiyen çok kişiler varmış. Allah artırsın! siz de aralarına karıştınız, daha iyi oldu. Benim beğendiklerim bana yeter.

    Acı söylediğinizi sanıp: “Çevrenizde, sizi acı sözlere karşı avutacak genç dahileriniz eksik olmaz” diyorsunuz. Doğrusunu söyleyin, Bay Cahit Tanyol, siz de o dahilerden olmaz istemez miydiniz: Sizin şiirlerinizi, eleştirme yazılarınızı öven şöyle ufak bir söyleşi yazıverseydim, iyi etmez miydim: Sizi tanıtmış olurdum, benim sözüme inanıp sizi beğenenler de belki bulunurdu… İş öyle değil, Bay Cahit Tanyol, iyi olmıyan şairi, iyi olmıyan yazarı iyi sandırmağa benim gücüm yetmez; ben, birkaç genç şairi övdümse onları tanıtmak için övmedim; gerçekten beğeniyordum da onun için beğendiğimi söyledim. Benden onlara değil, ancan onlardan bana şeref gelebilir. Yazılarımı okumuş olsaydınız, hiçbirine “dahi” demediğimi de görürdünüz. Hiç sevmem o “dahi” sözünü, bütün ömrümde alay etmeden beş kez ya kullandım, ya kullanmadım. Ama sizin benim yazılarımı okumadığınız, İnsan‘da mıydı neredeydi, o beni övmek için yazdığınız yazıdan da belliydi.

    Benim politika, siyaset demeyip yurt-yönetimi deyişimi anlamamışsınız; olur a, anlamazsınız! “Politika ile yurt-yönetimi arasındaki münasebeti kavrayamadım” buyuruyorsunuz. Kavrayamasanız da olur ama ben bir anlatayım: Yunanca polis sözü şar, kent, balığ, medine, cite demektir; politikos şehirli, balığlı, citoyen, yurttaş demektir; politike sözü de bir şehirlinin, kentlinin, balığ kişisinin o balığın işlerinin yönetimine karışmasıdır; büğün de sözlükler Fıransızca politique sözünü: “Bir devleti yönetmek uzluğu, hüneri” diye tanımlarlar. Ben de onu düşünerek yurt-yönetimi dedim; ama biliyorum ki bu söz politika sözünün öteki anlamlarına uymaz; örneğin bir kimsenin bizi övmesini sağlamak için onu övmeğe kalkmak anlamına gelemez… Yurt-yönetimi demeği ben pek beğenmedim, başka bir karşılık arayacağım; ben bulamazsam başka bir kimse bulur, daha bir iyisi çıkınca ben de yurt-yönetimi sözünü bırakırım. Ama şimdilik yurt-yönetimi demeği politika gibi yaban bir sözü, yani benim dilimden olmıyan bir sözü kullanmaktan yeğ buluyorum.

    Ben, sizin dediğinize göre, bilginlerle alay eden bir kişiymişim… Ne de iyi bilmişsiniz!.. Bilginlere saygım vardır, Bay Cahit Tanyol, ama öyledir diye bilginlik takınan her kişiye saygı gösteremem. Biliyorsunuz, ortalık pahalı, gürültüye pabuç bırakmanın sırası değil. Ama size karışmam, siz istediğinizi bilgin sayıp önünde diz çökün, derslerini öğrenin; onlar da size bilgisever diye bakar, belki iyi bir şair olduğunuza dahi kanarlar. Kendiniz söylüyorsunuz, ben artık yaşımı başımı aldım, öyle çocukluklar etmem doğru olmaz.

    Gelelim Türkçenin bozulmasına… Diyorsunuz ki: “Türkçe Türkçe olalı, sizin kadar Türk diline saygısız bir adam yetişmemiştir. Gerçi sizden beş on sene evvel, kısa bir zaman için, bazı yazarlar da bu işe girişmişlerdi; lakin buyruk yürürllükten kalkınca, onlar da bundan vazgeçtiler.” Anlaşılıyor ki benim Türk diline saygısızlığım yahut saygısızlıklarımdan biri, ya başkalarının kurduğu, ya benim kurduğum yeni Türkçe sözleri kullanmaktır. Siz, bilgin saydığınız birkaç kişiye yaranmak için, ”bazı yazarların da bir emirle, bir buyrukla o işe girişmiş” olduklarını söylüyorsunuz; bu sözünüzde, bizim bağlı kalmakla onurlandığımız bir hatıraya saygısızlık var; ama ben ona karışmıyacağım, yalnız size şunu söyliyeyim: yeni sözleri kullanmak Türkçeye bir saygısızlıksa, o saygısızlığı siz de gösteriyorsunuz: işte bakın, muharrir demeyip yazar diyorsunuz; meriyet demeyip yürürlük diyorsunuz… Yani, Bayım, ne dediğinizi bilmiyorsunuz.

    Benim Türkçeye bir saygısızlığım daha varmış: Türkçenin sözdizisini, nahvını bozuyormuşum. Bozmuyorum, düzeltiyorum. Benim için Türk dili, Türk yazını sizin yüce bilginlerinizden, Edebiyat-ı Cedidecilerden, Tanzimatçılardan başlamaz; ben eski yazarlarımızı, Mercimek Ahmet’i, Aşıkpaşazade’yi de arasıra açıp okurum; onların dili, sizin imrenerek baktığınız yazarların dili gibi kaskatı kesilmemiştir; konuşma dilimizin sıcaklığı vardır onlarda. Türkçeyi bozmuşlar, bozmuşlar, esnemeden okunamıyan bir dil haline getirmişler; demek ben de dilimizi canlı canlı yazanlara uymayıp sizin “dahi”lerinize, hani benim genç “dahi”lerim gibi sizin de gençli, ihtiyarlı “dahi”leriniz var, onlara uyacağım! Hiç bakmayın bana, Bay Cahit Tanyol, kandıramazsınız.

    Benim dilim eğlenceli imiş, “şu sizin üslubunuzla bir fizik veya matematik kitabı yazdırsak ne iyi olur. Okullarda öğrenciler bu derslere bir türlü ısınamıyor, hep sınıfta kalıyorlar; halbuki o zaman bu dersleri sevmiyen çocuklar dahi, Nasreddin Hoca’yı okur gibi, bütün fen derslerini fıkır fıkır gülerek öğrenirler. Ankara’daki pedagoglara bir teklif ediniz, bakalım ne diyecekler?” diyorsunuz. Öyledir benim deyişim, eğlencelidir; sizinki gibi, sizin pek beğendiğiniz kimselerinki gibi kişinin içine bunaltı veren bir dil olacak değil ya! kolay anlaşılır; dediğiniz gibi, keşke bilim betiklerini benim deyişimle yazsalar, çocuklar kolayca anlayıp öğreniverirler. Sizin İstanbul bilginleriniz beğenmeseler dahi Ankara eğitimcileri belki bir denerler…

    Akademi sözünü de siz bilginler, aydınlar derneği anlamında kullanmamışsınız. “Amerika’da ortaokullara bu ismin verildiğinin farkında olsaydınız, böyle yersiz bir hücuma kalkışmazdınız” diyorsunuz. Ya! demek siz derginize ortaokul dememek için Akademi dediniz. Hiç aklıma gelmemişti! iyi düşünün, belki de “akademi” sözünü çıplak resmi yerine kullanmışsınızdır.

    Daha diyeceklerim vardı ama bıktım artık. Hoşçakalın.

Nurullah Ataç
Karalama Defteri ~ Ararken, YKY

——————————————————————————-

Yağmur: Adını “İstanbul Mektubu” koyacaktım bu yazımın, sonra düşündüm, beğenmedim, İstanbul’u mu anlatacağım ben: Bana mı düşmüş İstanbul’u anlatmak: Siz onu şairlerden dinleyin: güzelliklerini, eğlencelerini, cana can katmasını söyliye söyliye bitiremiyorlar. Doğrusu, ben pek göremiyorum o güzellikleri, ama inanırım, neme lazım! şairlerle tartışmaya mı girişeceğim: Söz ebesi onlar, başa çıkabilir miyim?

Başka tehlikesi de vardır İstanbul’u yermenin. Şairlerden geçtim, Muallimler Birliği de kızıverir. Ne olur benim halim o zaman: Görmediniz mi: Yazarlarımızdan biri, Yahya Kemal Bey’in şiirlerinden hoşlanmadığını söyliyecek oldu, sen misin efendim böyle dil uzatan! “Telin mitingleri”, yani sizin, benim anlıyacağımız, “ilenme toplantıları” yapıp adamcağızın burnundan getirmeğe kalktılar. Bana da bulaşırlar. Hayır, İstanbul’dan açmıyacağım, bu şehrin dillere destan güzelliklerini de, hepsi biribirinden üstün aydınlarını da anlamadığımı söyliyecek değilim.

Üç gündür yağmur yağıyor, ben ondan yakınacağım. Yaha Kemal Bey “milli kıymet”tir, İstanbul “milli kıymet”tir, yağmuru da “milli kıymet” sayamazlar ya! Ben de çekinmeden söylerim onu sevmediğimi. (…)

(bu da “Ararken”den)

——————————————————————————-

Kedi: Kimsenin zevkine karışılmaz, kedileri ille herkes sevsin demiyeceğim, ama ben, kedi sevmiyenlerle anlaşamam. “Kiminle anlaşırsın ki!..” diyeceksiniz. O da yalan değil: bu yaşa geldim, büyüğü ile de, küçüğü ile de çekişmeyi bir türlü bırakamadım. Artık etmiyeyim, insanın yaşarsa arıyacak, ölürse rahmetle anacak eşi dostu, gücendirmediği, kırmadığı birkaç kimsesi bulunmalı diyorum, olmuyor. Öyle dediğimin ertesi günü, ne ertesi günü? yarım saat sonra, en canciğer dostumla bir çekişme, bir kavga, aramızda kan davası varmış gibi düşman oluyorum. Bakıyorum, arkadaşlarım geçimsiz insanlar değil, biribirleriyle dargınlık, küskünlük çıkardıkları yok, her dedikleri bir olmasa bile o ayrılıkları gözlerinde büyütmüyorlar. Tek tatsızlık çıkmasın diye biribirleri uğrunda en köklü sandığınız düşüncelerini feda ettikleri de oluyor. İyi ediyorlar: dünyada düşünce çok, değiştir değiştir kullan; dost bulmak zor. Şaka söylüyorum sanmayın, sahi diyorum. (…)

(“Günlerin Getirdiği”nden)

——————————————————————————-

Nurullah Ataç’ın, Ahmet Haşim’e dair çok güzel yazıları var kitapta, bir ara onları da alıntılarım inşallah. Bunlardan biri de, ölüm yıldönümü itibarı ile yazdığı “4 Haziran” başlıklı yazısı, o yazıdan, üstteki alıntıyla ilintili olarak şu kısmı aktarmak istedim:

4 Haziran: (…) Bir acayip adamdı Ahmet Haşim. Çabucak kızar, insana günlerce, aylarca küserdi. Bana darılmasın diye elimden geleni yaptım, gene de iki kere dargınlık çıkardı. Neye, niçin öfkelenir, bilinmezdi. Adet edinmişti kızıp darılmayı. Öfkelenmek onun için yemek gibi, uyumak gibi bir ihtiyaçtı. Ancak son günlerinde yumuşamıştı. La Bruyere söylemiş: insan ölümlü bir hastalığa tutulunca hınçlarını, garazlarını unuturmuş, kinlerimizin silinmesi ölümün en yanılmaz habercisiymiş. Helallaşmak ihtiyacı şüphesi ondan doğuyor. Ama Ahmet Haşim o günlerinde de bir kolayını bulup iki kişiyle darıldı oysaki birini pek severdi. (…)

(“Ararken”den)

——————————————————————————-

Uğraş Saygısı: (…) Üstat sözünün başına gelenleri biliyorsunuz. Alay için kullanıyorlar artık; yakında mahkemeler de hakaret sayacak. Benimle konuşanların da: “Üstat!” dedikleri olur; bilirim, çoğu eğlenmek içindir. Ama sesimi çıkarmam; o söze saygım olduğu için. Elimden gelse kurtarırdım onu.

Bir de “usta” sözünü düşünün. İşçiler onu ne kadar saygıyla kullanıyor! Bir kunduracıya, bir çilingire, bir kuyumcuya “Usta” dediniz mi, ne kadar memnun olur! Elbette: uğraşlarının en yüksek mertebesine verilen addır da ondan; tuttukları işe saygıları vardır, bir yalancılık diye bakmazlar. Biz yazarlar ise, uğraşımızın en yüksek mertebesini göstermesi lazım gelen sözün bayağılaştırılmasına ses çkarmadık, kendimiz istedik bayağılaşmasını. (…)

(“Günlerin Getirdiği”nden)

——————————————————————————-

Suut Kemal Yetkin’e Mektup:

Saygıdeğer Bay Yetkin,

    Emeğinizi esirgemeyip yazmak kayrasında bulunduğunuz o inceliklerle, güzelliklerle dolu mektubunuzu… Olmıyacak, iki gözüm, elimden gelmiyecek, bunca yıldır sen dediğim bir dostla şimdi siz diye konuşamıyacağım. Ne söyliyeceğimi zaten pek bilmiyorum, sonra büsbütün şaşırırım… Siz demeği de nereden çıkardın Allah aşkına: Yoksa kızdın, darıldın mı: Mektubunun bir yerinde : “Her beyaz dediğime siz kara demişsiniz” demene bakılırsa benim o “Gençlere Öğüt” adlı yazım senin canını sıkmış biraz. Yanılmışsın dostum, ben seni gücendirmek istemedim. Bir kişiyi gücendirmeği göze aldım mı, ne dil kullandığımı bilirsin. Senin her ak dediğine kara demek aklımdan bile geçmedi; yalnız baktım ki senin düşündüklerinle benim düşündüklerim biribirlerine pek uymuyor, sen kendi düşündüklerini söylemişsin, ben de benim düşündüklerimi söyleyivereyim dedim, işte o kadar. (…)

(“Sözden Söze”den)

Bu son alıntı da, “Günlerin Getirdiği ~ Sözden Söze” kitabının (YKY) arka kapağından, Haldun Taner’in, Nurullah Ataç üzerine bir yorumundan:

“Hani aile içinde, yaşlı bekar amcalar vardır. Bir günleri bir günlerine pek uymaz. Neden hoşlanır, kimi sevmezler, kimi sever, neden hoşlanmazlar, belli olmaz. Ama yine de patavatsızlıklarına rağmen dürüsttürler, hırçınlıklarına rağmen candan. Hatta yolları beklenir. Yine çıkagelse de didişse, kavga etse, veriştirse diye varlıkları aranır.

İşte Ataç usta da edebiyatımızın böyle eserekli bir amcası idi.”
Haldun Taner

Alıntıları bitirecektim, ama Haldun Taner’in dedikleri aklıma birkaç şeyi (Amerikan dizilerinden öğrendiğimiz Şükran Günü Aile Muharebeleri, Huysuz İhtiyarları ve bir de Ataç’ın Ahmet Haşim’in cenaze/saygı töreninde yaptığı konuşmaya dair olan yorumunu getirdi. Bu saydıklarımdan Ataç’ı “Huysuz İhtiyar” mevhumundan kesinlike ayrı tutarım — şayet bir Huysuz İhtiyar varsa, benim için o her zaman sevgili aksi filozofumuz Schopenhauer olacaktır. Bu aralar, epey gecikmeli olarak, amcanın “Aşka ve Kadınlara Dair – Aşkın Metafiziği” seçkisini okuyorum, okudukça “Aşk olsun!”larımı saydırıyorum, bu konu üzerine de inşallah bir ara yazarım ama dedikodu mahiyetinde şunu söyleyeyim (ben de yanlış hatırlamıyorsam, Thomas Mann’ın “A death in Venice and other stories” seçkisinin önsözünden öğrenmiştim): Schopenhauer’in son günlerinde bir kız için kendini rezil etmesi Thomas Mann’ı vaktiyle kalbinden (beyninden demek tabii ki daha doğru olacak!) derinden yaralamış. Neyse, ne diyorduk, Ataç’ın Ahmet Haşim’le ilgili törendeki konuşmasının yorumu…

Haşim’i Yermişim: (…) İşte böyle şeyler söyledim. Bunları söylerken Haşim’i yermek, kötülemek aklımdan bile geçmemiştir. Belki o gün bunları söylemenin sırası değildi; yeni ölmüş bir şairin yalnız iyi taraflarını göstermek belki daha doğru olurdu. Benim sözlerim, Nurettin Artam’ın dediği gibi, “nikahta talak ayetlerini okumağa benzemiş” olabilir; ama Haşim’i yermek değildi. Ben o akşam yerdim, yerdim ama başka kimseleri yerdim.

(“Günlerin Getirdiği”nden)

inanmazsınız ama, “son bir şey daha” yazacaktım, aklımdan gitmiş. (The Smiths’in “Thank your lucky stars” adında bir konser albümü vardır, o aklıma geldi 8)

ihanet.

(vaktiniz ve imkanınız varsa, Stevie Nicks / Tom Petty’den “Stop draggin’ my heart” şarkısı eşliğinde okumanızı tavsiye ederim. –bir de serin ve kuru bir yerde saklamanızı: ben çocukken Schweppes vardı, şimdiki gibiydi az çok ama kapağından çıkan harflerle bir hayvan adı yazdığınızda o hayvanı size hediye ederlerdi. İşte o Schweppes’leri şu kola buzdolapları olur ya, belinize kadar gelir, dikdörtgen prizma, tepesinden açıan iki kapağı olur, işte o buzdolaplarında tutarlardı, o buzdolaplarını da suyla doldururlardı soğutmaya az elektrik gitsin diye. O yüzden, kapalı yerde su içinde bekliyor olmalarından dolayı yani, hep kötü kokardı o şişeler, bir de etiketleri de kayardı, çıkardı.)

Bu sabah evimizin oradan (Algorta) üniversiteye doğrudan giden hat tekrar çalışmaya başladı (yaz tatili ile birlikte üniversiteye giden hatlar da kesintiye uğruyor). Yol, yaklaşık bir 20 dakika sürüyor. İşte bu sabah otobüse binince Harold Pinter’ın ‘The Betrayal’ına başladım, işe varınca çalıştım, iş bitince otobüsle gelirken devam ettim okumaya kaldığım yerden, otobüsten indikten bir 5 dakika sonra da kitabı bitirmiştim.
Harold Pinter, birkaç sene evvel (2005’te imiş) Nobel’i almış olduğundan ve İngiliz oluşundan başka hakkında pek bilgimin olmadığı bir yazardı (az evvel Nobel’i aldığı tarihe bakarken 2008 yılında (78 yaşında) ölmüş olduğunu da öğrendim). İşin -bence- ilginç yanı, “The Betrayal”ından haberimin Seinfeld’in aynı adlı ‘saygı’ bölümü (S09E08) vesilesiyle oluşu. Tersine kronoloji denilen bir teknikle yazıldığından ve iyi kotarıldığından, tadı daha güzel oluyor (tersine kronolojinin başyapıt örneği herhalde Memento’dur, Kurt Vonnegut’un “Slaughterhouse Five”ında da ilginç bir örnek varmış ama ben hatırlayamadım ilgili pasajı. Yine Wiki‘de, ondan hemen sonra da Iain M. Banks’in en parçalayıcı Culture kitabı olan “Use of Weapons”ın tekniğine yer veriliyor hoş bir tesadüf ve Emir’i -bir kez daha- aklıma getiriş olarak.
Kitapta ilginç bulduğum şey, karakterlerin ikisinin (Robert ve Jerry’nin), ki figüran garsonu saymazsanız 3 kişilik bir oyun oluşundan bu çoğunluğa delalet, konuşmada ve algıda hayli özürlü oluşlarıydı. Diyaloglar genelde Brezilya dizilerininkini aratmayacak nitelikteydi, uydurma örneği:

– Buradan sonra ne yapacaksın?
– Bana mı dedin?
– Evet sana.
– Ne dedin?
– Dedim ki, buradan sonra ne yapacaksın?
– Şimdi mi?
– Yok, sonra.
– Bilmem ki. Sen ne yapacaksın?
– Bilmem, bir şey bulurum elbet.

Şimdi, bir ihtimal abarttığımı düşünenler için, bizzat kitaptan alıntılıyorum:

– Cheers. She’s just putting Ned to bed. I should think he’ll be off in a minute.
– Off where?
– Dreamland.
– Ah. Yes, how is your sleep these days?
– What?
– Do you still have bad nights? With Ned, I mean?
– Oh, I see. Well, no. No, it’s getting better. But you know what they say?
– What?
– They say boys are worse than girls.
– Worse?
– Babies. They say boy babies cry more than girl babies.
– Do they?
– You didn’t find that to be the case?
– Uh… yes, I think we did. Did you?
– Well, I suppose… boys are more anxious.
– Boy babies?
– Yes.

Bu tür “durgun” diyaloglar özellikle İtalyan restaurantında geçen sahnede doruk yapıyor.

Şimdi, sonuçta karakterlerini durgun yapabilen yetenekli yazarlar olduğu gibi, kendi durgun olduğundan karakterleri de durgun olan yazarlar da var. Sonuçta ben de biliyorum, hem adam sonradan Nobel de almış, Kitabın kapağının resmini ararken, bir sitede, şu deyişe rasladım: “Pinter’s bare, banal language undercuts the potential melodrama of the story, and gives us a stark look at the way we lie to one another, particularly those closest to us.” – ikinci kısım (“stark look bla bla…”) biraz laylay olsa da, ilk kısmın hakkını vermek lazım.

Kitap, bir aşk üçgenini konu ediniyor. Emma, kocası Robert’i, Robert’in en yakın arkadaşı Jerry ile aldatıyor. Aldatma (ya da “ihanet”) aslında bende “bir gecelik aşk” türünden bir şeyler çağrıştırıyor, onun yerine, yüce jüri de kabul ederse, kayıtlara bundan böyle “ilişkisi olmak” (having an affair) teriminin kullanılmasını öneriyorum. Fakat işte çeşitli zamanlarda (ve genellikle geriye doğru) ilerledikçe, ilişkilerin diğer boyutlarını da görüyoruz.

Kitap iyiydi (sururi ölçeğinde 5 üzerinden 3’lük bir iyilik, ki benim ölçeğimi bilenler (ben&gü), bunun iyi bir şey olduğunu söyleyecektir) ama daha iyi bir özelliği, bana bu konuda yapılmış her daim favorim eserlerimden olan Doris Lessing’in “Pek sevimli olmayan bir hikayesi” ile, Claude Sautet’nin “Ayazda Bir Yürek”ini(*) hatırlattı.

Bu vesileyle, bayramınızı da kutlarım – yarın bayram münsabeti ile üniversiteye biraz geç gidip, maaile kahvaltı sefası yapacağım, sonra da üniversiteye gidip iki gün sonraki konferansın olası son dakika hazırlıkları ve geçen hafta bitirmiş olmam gereken programcığı halletme teşebbüslerinde bulunacağım.

kurgu mu bilimden çıkar, bilim mi kurgudan?

Bu günlerde kitap olarak Robert Charles Wilson‘ın Spin‘ini okumaktayım. Kötü olmasa da, çok iyi de değil. Konusuna gelince, hani Arthur C. Clarke’nin “The Nine Billion Names of God“ı var ya, işte sonunda yıldızların birer birer söndüğü, bu kitap da öyle başlıyor, yıldızlar birer birer gidiyor yani (ama her şeyin sonu gelmiyor); sonra gerek M. Banks’in “The Algebraist“, gerekse çömezi Alastair Reynolds’ın “House of Suns“ında zamanın daha yavaş işlediği bölgeler var ya, işte bunda da dünya o hale geliyor; bir de, hani yine Arthur C. Clarke’nin “Randezvous with Rama“sı var ya, işte onun benzeri bir şekilde, dünyalıları (en azından benim okuduğum yere kadar) pek de iplemeyen bizlerden ileri seviyede olduğu bariz insan olmayan amcalar var (potansiyel olarak). Bu büyük ölçekli gelişimlere çocukluktan süregelen (sürüklenen) saf anlatıcı’nın akıllı kıza aşkını ve kızın çok kafa ve çok zeki ağabeyini ekleyin, anlatıcı oğlana da biraz eziklik verin, işte öyle bir şey.

(Tekrarlamak isterim ki (que), kitap kötü değil. Sadece ben fazla artist olmuşum (artiz curtis)). Ya bunu, ya da Gene Wolf’un The Book of the New Sun serisini okuyacaktım, o biraz kötücül geldi, o nedenle bunu okuyayım dedim, bu arada arkadaş (Spin) 2006’da “en iyi kitap” kategorisinde Hugo ödülünü almış. Sonra iki kitap daha gelmiş ardıl olarak.

(Ya ben sanırım bilim-kurgu’dan bir süreliğine baydım arkadaşlar. Okuyacak bir şeyler bulmalı…)

Bir de: bariz ama yine de bana ilginç gelen bir gözlem — bilim-kurgu’da din her zaman için kötü ve baskıcı oluyor (Dune diyeceksiniz, ben de “aaa, hakikaten” diyeceğim ama orgi morgi bir yana Araplar yaw…. Tanrının 9 milyor adı’nda da aslında dinin iyi (doğru) bir şey olduğundan söz edilebilir. Tabii bir de Heinlein’ın “JOB: A comedy of Justice“ı ile gene Arthur C. Clarke’nin şu üç müneccime yol gösteren Bethelem’in hikayesini anlattığı “The Star” var, Gaiman’ın (sic!) “American Gods“‘ı var, tamam tamam, geri almıyorum ama susuyorum) .

yaş 70 king bitmiş…

okuma alışkanlığımı orta okulda s.king adlı arkadaşın kitaplarıyla kazandım, severek okurum, sonları pek kotaramaz, kara kulesini severim, it favorilerimdendir vesaire vesaire… birkaç sene evvel Everything’s Eventual adlı hikaye toplamasını okumuştum son olarak, iyi hikayeler vardı ama tabii ki bir Hearts in Atlantis‘in yakınına bile uğramıyordu. Bir heves, Ovieda’ya giderken Nina’cığıma Just After Sunset‘i de yüklemiştim, yolda ilk hikayeden (‘Willa’) başladım, son derece zayıf bir hikayeydi ama girişte bahsetmişti işte ‘öyküden kopmuş idim ama toparlandım’ filan deyu, devam ettim o yüzden ama ikinci hikaye olan ‘The Gingerbread Girl’ de patlak çıkınca okumayı bıraktım. Dönüş yolunda son hikaye olan ‘A Very Tight Place’e başladım, o da bitti akabinde.

Diyeceğim o ki, ne can sıkıntısı ne öfke o kadar ama üzüntü ve muz kabuğu… şuradaki karikatür ne yazık ki hep…

King 63 yaşındaymış bu arada. Yolda Gaiman’ın ‘The Graveyard Book’u da bitti, hayli güzel bir kitap, kurgu diye ucundan tutturulmuş hikayecikler / enstantaneler yumağı olsa da güzeldi, HP gibiydi ama akla birkaç kere Jonathan Strange & Mr. Norrel’ı da getirmedi değil. Gaiman da 50 yaşında bu arada. Yaşlı yaşlı yaşlı…


Resmi aparttığım blog girişi:

Neil Gaiman. Stephen King?