Power play..

Now is the winter of our discontent
Made glorious summer by this sun of York;
And all the clouds that lour’d upon our house
In the deep bosom of the ocean buried.

Big “S”, R3

Bunu özellikle severim… Yani HÖH! diye kaya gibi girer oyuna amca, böylesi tok bir masif kütle küt diye oturuverir, bir anda sessizlik olur, başlar çevrilir, sözcüklerin ritmi evrilir yavaştan steady’ye, taşlar yerine oturur. Ve işin asıl kısmı, bu tanımları oyuna bağlı kalarak yapmıyorum. Şiir olarak karşıma çıksa, sadece bu kısım olsa söz konusu yine aynı şey yine aynı şey. Wordslinger olayı.

(but could be as well —- well…)

“In his Autumn ‘fore the Winter
Comes Mans’ last mad surge of youth.”
What on earth are you talking about?

The Chameleons, Don’t Fall

Bu da çok sağlamdır. Chumbawamba’nın Thumbtumping’inin açılışı gibi ama o italik kısım cazırt! diye çiziktiriverir plağı. Bir de edebiyat/musiki ille de kasayım diyorsanız, Betül Hanım’ın kulakları çınlasın, Divine Comedy / Booklovers – bakayım youtube’de var mı… bilmiyorsanız yokmuş ama biliyorsanız buraya da bakın.

ve all time favorim as quoted by TSE in Gerontion from the big “S”‘ Measure for measure (Kafamı kırıyordum bu bilgiye ulaşabilmek için… kafamın arka tarafında her daim böyle bir şey var: neither youth.. but dream… noon. Eliot’tan ötürü bildiğimi de biliyorum ama kitaplar yok tabii. Google google, eliot shakespeare neither dream nor but dream. Birkaç ay önce bir kez daha girişmiş lakin başarılı olamamıştım, bu sefer tutturdum! 8) (sadece koyu+büyük kısım, btw):

Be absolute for death; either death or life
Shall thereby be the sweeter. Reason thus with life:
If I do lose thee, I do lose a thing
That none but fools would keep: a breath thou art,
Servile to all the skyey influences,
That dost this habitation, where thou keep’st,
Hourly afflict: merely, thou art death’s fool;
For him thou labour’st by thy flight to shun
And yet runn’st toward him still. Thou art not noble;
For all the accommodations that thou bear’st
Are nursed by baseness. Thou’rt by no means valiant;
For thou dost fear the soft and tender fork
Of a poor worm. Thy best of rest is sleep,
And that thou oft provokest; yet grossly fear’st
Thy death, which is no more. Thou art not thyself;
For thou exist’st on many a thousand grains
That issue out of dust. Happy thou art not;
For what thou hast not, still thou strivest to get,
And what thou hast, forget’st. Thou art not certain;
For thy complexion shifts to strange effects,
After the moon. If thou art rich, thou’rt poor;
For, like an ass whose back with ingots bows,
Thou bear’s thy heavy riches but a journey,
And death unloads thee. Friend hast thou none;
For thine own bowels, which do call thee sire,
The mere effusion of thy proper loins,
Do curse the gout, serpigo, and the rheum,
For ending thee no sooner.
Thou hast nor youth nor age
But as it were an after dinner sleep
Dreaming on both:

for all thy blessed youth
Becomes as aged, and doth beg the alms
Of palsied eld; and when thou art old and rich,
Thou hast neither heat, affection, limb, nor beauty,
To make thy riches pleasant. What’s yet in this
That bears the name of life? Yet in this life
Lie hid moe thousand deaths: yet death we fear,
That makes these odds all even.

Kitaplar…

Geçen gün nihayet Children of Dune‘u bitirebildim. Ya, çok özür dilerim serinin hayranlarından fakat ben çok bıktım, baydım a dostlar. İlk kitabı ite kaka devam etmiştim filmin (şaşıracaksınız ama Lynch’inki) ama daha önemlisi oyununun (Cryo’nunki tabii ki de!) ve onun müziklerinin anısına. İkinci kitap inceydi, haydi onu da okuyalım okuduk, okuduk, ok olduk. İkinci kitabın ana konusu: Paul imparator oldu, bir anda bütün sıkıntılar onu buldu ah efendim komplolar momplolar.. E güzelim, Shaddam’ın ne günahı vardı, o da insan değil miydi? Hangi erkek adam karısını ölüm/doğum döşeğinde bırakır gider çok affedersiniz… (ama vıy vıy kalsa belki daha fazla kadere boyun eğemezdi viy viy cik cik..). Sonra 3. kitap: Ne yani, Paul Efendi yanlış mı yapmış? Ne, hiçbir şeye dokunmamış olsa, bıraksa dağınık kalsa daha mı iyiymiş? Hay Allah, n’apçaz şimdi? Hüp hüp barbetrük, değiş Leto! Bütün kitap(lar) bir dolu söze rağmen bir arpa boyu yol kat edememeye odaklı. Yok Duncan kendini Stilgar’a hüpletiyor, yeter ki Ghanima’yı da alsın gitsin diye… E ne oluyor? Ghanima paşa paşa Alia tarafından geri alınıyor mu, alınmıyor mu? Ne değişiyor güzelim, sen ondan haber verrrrr. İç bayık öygh. God-Emperor of Dune‘u okuyasım yok ama sanırım okuyacağım, içim kıyıla kıyıla okuyacağım.

(Çok şükür) Bitmek üzere olan bir diğer kitap da birkaç giriş önce alışımdan bahsettiğim Wicked. Yani orijinal bir düşünce ama 500 sayfa? E insanın söyleyecek bir şeyi kalmayınca işkembeden yazdığı bu kadar mı belli olur. Çok kötü çok kötü… Her şey yüze göze bulaştırılıyor da bulaştırılıyor. Zaten o tipi (Gregory Maguire) hiç gözüm tutmamıştı, kabil bir insan değil ya, çok üzücü.

Gelelim yeni kitap haberine: Bugün tesadüfi bir şekilde, Gökhan (Görkem) sayesinde Celine Yasaları‘ndan ve dolayısıyla da Robert Anton Winson‘dan haberdar oldum. Şimdi Illuminatus!‘u okumak için bekliyorum. Amca geyik bir şahsiyete benziyor – ya da şöyle diyeyim: gerekli zaman ve altyapı sağlanmış olsa, bir başka Hubbard/Scientology bulabilirmişiz nitekim, zararın neresinden dönmüşüz, kar olmuş bu açıdan. Yine de hastası olduğum bir ilke olan Oligarşinin Demir Yasası (yani Siyasi Partiler ve Robert Michels) ile hayli güzel örtüşüyor bu Celine’in yasaları (bu bağlamda bir de sevdiğim Shannon’s maxim(‘i) vardır..)

Çok bilen çok yanılır, buradan aya yüz metre, yatayım ben artık, geç oldu. Bir de Murat Belge ayrılmış Radikal’den, bugün Bengü söyledi. Veda yazısı burada, Celine’in ilk yasasından da bahsediyor.

Kitaplar..

(Geçen entry’nin özeti:)

Amsterdam’da İngilizce kitap satan kitap evleri var. Misafirlerle hazır gitmişken oraya, kitap da alalım dedik. Aynı sokakta (Spui) iki büyük kitapçı var: biri İngiliz kitapları satıyor, diğeri Amerikan. Birinin adı The American Book Center, diğeri de Waterstone’s. İlkin Waterstone’s‘a girdik (aslında sonradan ABC‘ye Efe ile Barış girdi, biz dışarıda bekledik). Girer girmez Hugh Laurie’nin The Gun Seller‘ını görüp attık sepete. Yasemin de “Hiç Stephen Fry’sız Hugh Laurie olur mu!” diyerek, elinde bir adet Fry kipatıyla geldi (hatırlamıyorum şimdi hankisi ama sonradan onun okuyup sevdiği The Liar‘ı aldık). Bu arada Stephen Fry Efendi’nin kulaklarını da geçen gün çınlatmış idik, sakatlandığından beri blogunu boşladığından filan. Ben de uzunca bir süredir sanal alemlerde peşinden koşturup da bulamadığım Gregory Maguire – Wicked: The Life and Times of the Wicked Witch of the West‘i aldım (İngriş baskısı, naturally my dear).

Kitapların bizdeki kapakları

ODTÜ’de düzenli olarak müzikali sahnelenir de, bir nasip olmamıştı gitmek.. Wicked için -bir önceki entry’de- resim ararken de tanıdık bir Glinda ile karşılaştım (Resim burada, tanıdık Glinda da bu). Wicked güzel, hele de Children of the Dune’dan sonra kaymak gibi geldi. Başları da bana “birisini” hatırlatıyor: (yine açacağız yazacağız kitaptan mecburen… pofff, okuyun o yüzden, iki kere emek veriyoruz burada):

How did that proverb go, the one that Nanny singsonged to her, years ago, in the nursery?

Born in the morning,
Woe without warning;
Afternoon child
Woeful and wild;
Born in the evening,
Woe ends in grieving.
Night baby borning
Same as the morning.

But she remembered this as a joke, fondly. Woe is the natural end of life, yet we go on having babies.

No, said Nanny, an echo in Melena’s mind (and editorializing as usual): No, no, you pretty pampared hussy. We don’t go on having babies, that’s quite apparent. We only have babies when we’re young enough not to know how grim life turns out. Once we really get the full measure of it – we’re slow learners, we women – we dry up in disgust and sensibly halt production.

But men don’t dry up, Melena objected; they can father to the death.

Ah, we’re slow learners, Nanny countered. But they can’t learn at all.


Gregory MaguireTobias Funke - David CrossAmca (Gregory Maguire) bir de resmini koymuş ki kitabın iç kapağına, pek fena. Arrested Development‘ın Tobias Funke’si (EfeYasemin:Repla-çok ayıp ama aynı o yaw! 8P). Ezik ezik bir şekil erik. Yazdım işte epey bir kısmını, böyle de azimkar pes etmeyen biriyimdir MahzunİboBaşkaKim?.

Sonradan Not — Bunu yazmayı unutmuşum: Alacağımdan değil – elektronik ortamda okumalıyım rahatlık açısından- ama şöyle varlığını elimde bir hissedeyim Matter‘ın diyerekten bilim-kurgu katına yönelmiştim ki, ben merdivenleri çıkarken, elinde ilgili kitap, Barış aşağı geliyordu… 8)

Beklenen Liste

Zeki Müren.

2007 yılının… nınınının

Kitabı: No One Belongs Here More Than You / Miranda July
Kitap Karakteri: Maureen Watson (Notes For A Case History / DL), Trurl & Klapaucius (Cyberiad / SL)
Twisti: Gelecekbilim Kongresi (Stanislaw Lem)
Filmi: Paris Je T’aime / Onlar bunlar
Dizisi: Psych
Dizi KarakteriGus (Psych)
Grubu: Yeah Yeah Yeahs
Klibi: Bob Sinclair – Together
Blogger’ı: Stephen Fry
(Yeni) Arkadaşı: S. Çağlar Onur
Arkadaşı Yahu neredeyse hepiniz! Yani gerçekten de, insan uzakta olunca değil de, uzağa giderken anlıyor bir nebze de olsa daha da asıl değerinizi. Gerçekten.
Çifti: Damlanur & Gürer
Olayı: Hollanda’ya kabulüm ve alakalı sonrası..
Ödülü: Parlar Vakfı ODTÜ Yılın Tezi Ödülü
Tatlısı: Elma payı (Apple Pie değil de, Appelpunt aslında, zira burada ikisi farklı şeyler)
Meyvesi: Mango

yol kitapları, kaka kitapları…

Başlığı biraz şaşırtmacalı yazmak istedim aslında ama nereye kadar… Neyse, zaten her halikarda bu giriş kitaplar ve onları okuma alışkanlıklarım üzerine olacak. Başlayalım bakalım.

Kendimi bildim bileli kitap okuyorum diyemem. Tamam, hayatımın her döneminde kitap okumuşluğum vardır ama yoğun bir şekilde, hastalık derecesinde okumaya başlamam orta 3 – lise 1 dönemlerine rastlar, uzunca bir hikayesi vardır, yani öyle bir gün bir gün bir çocuk kütüphaneye girmiş, kimse yok durumları pek yok – hikayeli mikayeli bir şey (bu benimkisi).

İstanbul’da ulaşım uzun zaman süren bir şeydi. Evden okula giden yollarda nice kitabı okuyup bitirmişliğim vardır. Hatta bunlarla ilgili anılarım da vasıtanın o anki lokasyonu ile hatırlanır. Mesela Dragonlance Chronicles Bakırköy otobüsü (85 miydi numarası?) Mecidiyeköy durağına yanaşırken bitmiştir, Ernesto Sabato’nun Tünel’i ile Jean-Paul Sartre’ın Hürriyet’in Yolları da Taksim – Bakırköy otobüsü, kalkış durağı olan eski Elektrik Kurumu binasının oradan Tarlabaşı’na dönerken, Üstündağ Otomotiv vardır, işte tam orada okunmaya başlanmıştır. Hakikaten, şimdi düşünüyorum da öyle böyle değil, epeyce kitap devirdim tekerler üzerinde. İstanbul’dan sonra Ankara tabii ulaşım açısından daha kolay olunca hayli azalttı kitap okuma seanslarımın verimliliğini ama özellikle serviste yine pek çok kitabı haklamaya muvaffak oldum.

Delft’te ise okulun evimize (çok şükür) sadece 6 dakika bisiklet pedalı çevirme mesafesinde olduğu gerçeği, benim bir şeyler okuma ihtimalimi hayli sekteye uğratmakta.

Dune serisini öteden beri bilirim. İlkin Cryo’nun o muhteşem oyunu ile girmişti hayatıma, sonra Lynch’in filmini de seyredip, o manasız Kyle MacLachlan’a rağmen sevmiş idim. İş kitabını okumaya gelince yalnız (sene 1993) bayıp, şu Maples’ın ilk göründüğü sahneden daha ileri gidememiştim. Araplara aşırı bir düşkünlüğüm olduğu pek söylenemez. Hele Luke Skywalker’dan daha altın bir çocuğun kurtarıcı rolüne bürünmesi pek de kafamdaki şeyle örtüşmüyor. Oyun olarak çok iyiydi, filmi de o sıralar herhalde anlamamış olacağım alt okumalarla gizlice de olsa besleyiciydi ama kitap. Neyse.

En son Damlanur beni kitaba bir şans daha vermeye zorladı ve kitaba uçak Türkiye semalarından Hollanda semalarına doğru yol alırken başlamaya karar verdim. Tarih: 30 Eylül 2007!

Uçakta epey bir kısmını okudum. Benim FBReader ayarlarımla 581 sayfa. Bu 581 sayfayı 20 Ocak tarihinde bitirebildim (kitabı sevmeme rağmen). Sayıyoruz: YAKLAŞIK 4 AY!!! Nedir bunun sebebi? Yol(culuk) yok! Kitabı okuyabildiğim yegane zaman/mekan (you must have pretty guessed by now.. 8P)

Salı ve çarşamba günleri Eindhoven’da Fizik Konferansı vardı. Eindhoven buraya 2.5 saat mesafede. Oraya giderken ikinci kitaba başladım (Dune Messiah). Yine FBReader’ın mevcut ayarlarıyla 217 sayfa ve çarşamba akşamı eve döndüğümde 160 sayfasını devirmiştim bile.

(iki kitap için konuşuyorum) Öyle çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim, değişik bir tat olmuş ama ı-ıh. Sevebileceğim bir karakter olmayışı bundaki en büyük etken. Bir de tabii über-mensch Paul Efendi (ve Mahdumları) olayı var. Roland Barthes’ın Genç Werther için alıntıladığı şu (who?) eleştirmen misali, Paul her “böhü böhü şimdi geri çekilemem cihad olur, kendimi öldürsem bile cihad olur, ay bunu böyle yapsam cihad olur, baktım cihad oldu bakmadım cihad oldu…” diye ağladıkça kafasına kafasına vurasım geldi. E ikinci kitapta görüyoruz ne olduğunu, kastın o kadar, bak şimdi ne oldu. Ulen emperetör yapmışlar seni daha hala ağlıyon seni çöl sıçanı. (atlayıver muaddib, zıplayıver muaddib, bidi bidi bidi muaddib). Yani, OK, power play, iktidar mücadelesi sci-fi’lerde pek de başarıyla ele alınan bir konu değil, daha çok geroge arkın the man who saves the world bakış açısı baskın (baskıl oral) ama bu alemin bir zekisi sen değilsin ki! Shaddam da düşünmüştür herhalde vaktiyle senin şimdi ikinci kitapta ağlak ağlak muhabbetini yaptığın şeyleri. Bir de “Mystery Man” diye sevdiğim bir film vardır. Orada alışılagelmişin dışında güçleri olan tipler vardır, bunların biri de görünmez olur – ama ancak kimse onu izlemiyorsa. Bizim Muaddiboş’un prescience yeteneği de böyle bir şey. “Muaddib geleceği görüyor musun?” “Görüyom abi, hayırdır?” “Bi’ bakar mısın, yengen akşama ne pişiriyor, balıksa rakı alacağım…” “Ya abicim, ben şimdi geleceği görüyorum ama farklı bir şekilde, yani birinde yenge balık yapmış, palamut, diğerinde naib bayıldı, aha şunda da Shai Hulud yahnisi var…” “Abi yormayayım ben seni, saygılar.”

Bir de nedir bütün Sci-Ficilerin bu asalet ve dahi ordu düşkünlüğü ya! Bayıyor, bilesiniz. Nerede Culture nerede bu sıpalar! Haydi Heinlein yapsa tamam diyeceğim ama o bile yapmıyor bu kadarını.

Bu sevgi(!) dolu girişi hastası olduğum bir kitap özeti ile bitireceğim. Belki Orson Scott Card’ın “Ender’s Game”ini okumuşluğunuz vardır (yoksa okumayınız), hem Hugo hem de Nebula kazanan kitaplardandır. Salak bir kitaptır yalnız, okumayın, değmez, hatta okumayın diye hemen şimdi spoil edip sonundaki twist’i söyleyip sizi büyük bir sıkıntıdan kurtaracağım : Aslında Bruce Willis de ölü! Ha ha! Korktunuz, değil mi harbiden söyleyeceğim diye, sizi sizi! 8) (Ender aslında savaşa hazırlanmıyor, o oynattıkları oyunlar oyun değil, bizzat gerçek savaşlar) Ender’in koyunu sonra çıkar oyunu. Neyse, dediğim gibi gelelim günün eğlencesine: birazdan alıntılayacağım kitap özetini Wiki’den apartıyorum. Tamam, yazan da epey bir sadeleştirme yapmış ama Ender’in Oyunu’nu okumuş biri olarak, biliyorum ki “aslına sadık” olmalı bu özet, Allah rızası için okuyunuz şunu:

A War of Gifts begins in North Carolina where Zeck Morgan, a boy with nearly perfect memory, lives with his family. Though Zeck’s father is the minister of his own church and has raised Zeck to be a pacifist, he beats the boy regularly. When the International Fleet shows up to take Zeck to Battle School, Zeck’s mother sees this as the perfect opportunity to get the boy away from his abusive father. When Zeck arrives at Battle School the other students can barely tolerate him because of his refusal to fight in the Battle Room and because of his strong religious beliefs. On December fifth Zeck sees a Dutch boy put a Sinterklaas Day gift in another Dutch boy’s shoe. Because religious holidays are forbidden at Battle School and Zeck had been taught by his father that Santa Claus was evil, he decides to report the two boys to Colonel Graff. After the Colonel calls the boys in and reprimands them, they decide to rebel by getting everyone to celebrate Christmas. When Zeck complains to the authorities, they refuse to do anything. Zeck goes to some of the Arab students and points out that the Christians are being allowed to celebrate their holidays. At that point some of the Arab students began having their daily prayers. When the administration shows up and forcibly stops them from praying, the other students stop giving each other Christmas presents. They also refuse to speak to Zeck. When he begins to have a nervous breakdown because of the isolation, Ender Wiggin decides to have a talk with him. In doing so, Ender discovers that Zeck was desperately trying to get sent back home so that he could protect his mother from his father. After he convinces Zeck that his mother doesn’t need to be protected, Ender gives him a small Christmas present. When Zeck accepts the gift in front of the other students, they stop ignoring him and begin to tolerate him.

Kaynak : http://en.wikipedia.org/w/index.php?title=A_War_of_Gifts:_An_Ender_Story&oldid=187236113