Kış…

…When you gonna make up your mind
When you gonna love you as much as I do…
(Tori Amos, Winter)

Vaktiyle kıştan T.S. Eliot eliyle yakınmıştım, bu aralar yine kış, yine kış, yine kış… Dün sabah (kuşluk vakti) Ece’yi servise bindirdim, hiçbir şey yoktu ama yarım saat sonra ben çıktığımda bembeyaz, karlar altında bir Ankara karşıma çıkıverdi!

Sevgili Düşes’e gelsin: o ki beni bu sabah “Di quella pira” ile kurtardı! 8)

Okumaya devam et “Kış…”

Güzel sanatlar (lakin yorum da olabilirdi, ayrı girişe gerek var mıydı…)

…ve daha birtakım sorular. 8P

Şaka(?) bir yana, bir önceki girişi yazarken, yazdıktan sonra kontrol maksatlı okurken, ağzında karanfilli mujercitacığı ararken aklıma geldi. Hacettepe’nin (üniversitenin) en sevdiğim yanlarından biri bünyesinde bir adet güzel mi güzel sanatlar fakültesi barındırması. Oradakileri hemen ayırt edebiliyorsunuz biz mühendislerden! Gerçekten çok hoşuma gidiyor. Bir de sık sık eserlerini sergiliyorlar binalarının girişindeki salonda, Eda’yla yolumuzu düşürüyoruz düzenli olarak gezilerimiz sırasında.

Geçen (16 Mayıs) gezimiz sırasında kara kalem çalışmaları vardı, bir tanesini (resmini çekmemişim) bir başka şeye (Hopper’a) çok benzettik, internetten baktık, bulamadık ama biliyorum işte, yatağın üzerinde oturmuş kırmızılı kadın, dışarı bakıyor, yandan görüyoruz… Takıldı kaldı aklıma tabii, neyse, ofise dönünce buldum:

Hopper – Morning Sun (1952)

Hopper yahu! En sevdiğimiz sevdiceğimiz!..

Okumaya devam et “Güzel sanatlar (lakin yorum da olabilirdi, ayrı girişe gerek var mıydı…)”

Alice ve ben.

Aslına bakarsanız, yazacak başka bir ton konum vardı, aldığım notlar, mesela: imgeler & izlenimler üzerine bir yazı vardı; Mürdüm eriğine, onun Freza eriğine dönüşümüne methiyeler düzecektim, 7 ömür yılan yaşayanların nasıl ejder olduğundan bahsedecektim; Walk the Moon’un solistinden, Fatih Mühürdar’dan, onun İlhan İrem taklitlerinden, İlhan İrem’den, Gaffur Uzuner’den, Sermet Erkin’den lafı açacaktım, bir zamanlar adıyla varolan… diye bağlayacaktım o yazıyı da; The Who’nun Sell Out albümünden, Frances Ha’nın satıcı arkadaşından, Eşkiya’daki Şermin Hürmeriç’in oynadığı karakterden, sat-kurtul’dan – müziklere (Plumtree, Discount, Sex Bob Omb, oradan bir ihtimal Sleater-Kinney (belki o vesileyle Portlandia) / Le Tigre’nin This Island‘ını geçen seyahatlerimde THY’nin listesinde görüp gaza gelişim*). Ah, tabii ki asıl Hal Hartley’den. Olmadı, Alice (Munro) geldi, gitmedi.

Okumaya devam et “Alice ve ben.”

bana kalbin kadar temiz bu sayfayı… ya da: içler dışlar çarpımı

Glow

Glow‘u seyrettik, peşinden Dangal geldi (bu da mı tesadüf? haydi bunu da açıklayın dadaistler!). 80’ler estetize edildiğinde ne kadar katlanabilir oluyor <hipster mode on>önemli olan onu bütün çiğliyle hatırlayıp, kabullenip her şeye rağmen sevgisi 8P </hipster mode off – ya da ben öyle sanayım>. Glow şu şekilde bir şey olarak estetize edilse de, kendini dayandırdığı aslı aslında böyle bir şey. Beğeneceğimizi, ilgileneceğimizi hiç beklemiyorduk, bizi şaşırttı – hele Kate Nash’in varlığı (ve hali) yılın sürprizi idi (o kadar olmasa da).

Okumaya devam et “bana kalbin kadar temiz bu sayfayı… ya da: içler dışlar çarpımı”

oku izle dinle… III (oku)

Bilim kurgu kitapları nasıl olmalıdır? Kim nasıl isterse yazsın, kendi bilecekleri iş. Iain M. Banks’in Inversions‘ında mesela, her şey ortaçağa uygun anlatılır; o kadar uygun anlatılır ki kitabın Culture ya da bırakın Culture’ı, bilim kurgu kitabı olup olmadığı bile tartışmaya açıktır. Genelde bk kitapları “çeviri” değil, “uyarlama” kitapları olur çıkar – karakterler biraz zorlasanız anlayacağınız izlenimi veren terimler kullanır: foton torpidoları, fazer ışınları, kalkanlar, ışınlanma, uzay gemileri, albay-kaptan-hiyerarşi. Yani özetle İngiliz karakterler “pattes-balık” (fish ‘n’ chips) yerine “balık-ekmek” yerler, köfte-ekmek değil (örneğin kaynağı ve daha fazla açıklama için bkz. Akşit Göktürk’ün “Çeviri: Dillerin Dili”).

Okumaya devam et “oku izle dinle… III (oku)”