Güne güzel başla.. ama saat olmuş 14:03!..

Bugün öğlen Barış’la onlara gittik, Hülya Teyze nefis yemekler yapmıştı, afiyetle yedik, oradan da Ankuva’ya uğrayıp sevdiğimiz kardeşler olan Cardigans’ın son albümünü aldık: Super Extra Gravity. Nina nina nina.. hımmzzz.. özlemiştik onu biss.. albümü gerçi ekimde çıkartmışlar ama olsun, biz de bugünden itibaren dinleyeceğiz.. Artı, yarın bir aksilik olmaz ise Mehmet Hoca bölüme gelecek ve ben haftalardır beklediğim, yollarını gözlediğim Nokia 770‘ime kavuşacağım..

Geçen hafta fena halde dişlerimden çektim, dün de ilk olarak doktora gittim, perşembe günü tekrar görüşeceğiz – o görüşmede biraz daha hafiflemiş olacağım.. böylelikle, diş meselesini de halledince, bir süre için kendimle ilgili pek bir şey kalmıyor: pipo, şeker, egzersiz.. bakalım. Hedef 300 yaşına kadar genç kalmak, 1000 yaşıma kadar da yaşamak. Evet, i am iron man.. 8P 8)

Ya, yazıp yazıp duruyorum, asıl olayı unuttum: Bengü’yle iki haftadır deliler gibi Northern Exposure seyrediyoruz. İşin garibi, biz hariç herkesin vaktiyle bu diziyi TRT’de “Kuzeyde Bir Yer” adıyla verilirken güzel güzel izlemiş olması; biz ıskalamışız, kusura bakmayın. Herkesin hatırladığı bir favorisi var, çoğu kişi DJ Chris’i ilk olarak hatırlasa da, benim adamım Holling! Eğer şimdiye kadar siz de bizim gibi bu diziyle ilgilenmediyseniz ama hep arkadaşlarınızdan duyduysanız, bir denemenizi tavsiye ederim. 1990-96 yılları arasında, 6 sezon olarak yayınlanmış. Bazen ipin ucu kaçsa da, gerçekten her an, her şeyin olabildiği bir dizi. En koptuğu an da, az sonra gerçekleşecek olan bir düelloyu hiçbir şekilde durdurmayı beceremeyen Dr. Joel Fleischman’ın, “ama senaryo iyice bozulacak!” şeklindeki uyarısıyla durdurmasıydı.. Bir süre sonra diğer karakterler de doktora hak verir, ve “Haydi bir sonraki çekime geçelim, o çok daha eğlenceli hem..” derler ve.. 8) Ally McBeal’in uçuk filan olduğunu düşünüyorsanız, bir de 7 senelik öncülüne göz atın derim..

The Cardigans / Super Extra Gravity

Northern Exposure

why didn’t the skeletons go to the…

…church?
– because they had no organs.

…party?
– because they had no body to go with.

geçen hafta bengü’yle tim burton’ın ‘corpse bride‘ını seyrettik. önceden henry selick’in gerek ‘nightmare before christmas‘ını, gerekse de ‘james and the giant peach‘ini seyretmişliğimiz, sevmişliğimiz vardı, o yüzden bu filme antremanlı çıktığımız söylenebilir..

yalnız benim antremanlı da olsam, gafil avlandığım şey stop-motion (stop motion’ı alin taşçıyan ‘tek-kare’ olarak çevirmiş / kullanmış bu arada) tekniği ile ilgili oldu. film boyunca, filmin stop-motion mı, yoksa dijital animasyon mu olduğu konusunda gidip geldim. sonrasında yaptığım araştırmada, stop-motion olup, apple’da editlendiğini öğrendim de rahatladım. çok kaliteliydi. konu biraz dandik olsa da, ve ben her halikarda oyumu victoria’dan yana değil de, corpse bride emily’den yana kullansam da, güzel bir seyirlikti ama ne NMBC ile, ne de JATGP ile kıyaslanamaz).

Corpse Bride

the smiths: and if a double decker bus / crashes into us..

to die by your side, is such a heavenly way to die..
The Smiths – There is a light that never goes out

sabah evden geç çıktım, bengü ile bir güzel kahvaltı ettik, kahvaltı sırasında da, aslında cts kahvaltı geleneklerimizden olan NTV Arka Sayfa programını bilgisayardan izledik. program gene çok güzeldi (bu hafta misafir olarak Yiğit Özgür ve Erdil Yaşaroğlu çıktı), kapatırken de smiths’den Girlfriend in a Coma’yı çaldılar, Smiths’im geldi fena halde, evden çıkmadan evvel cd’yi kaptım, şimdi de güzel güzel dinlemelerdeyim..

Morrissey’in son albümünü o kadar beğenmemiştim, ne varsa eskilerde var. (Shyness is nice but shyness can stop you from doing all the things in life you’d like to.. 8)

ne diyebilirim ki,

ask me I won’t say no how can I..

kara kule – kötü haber

çizgi roman severim ama çooook uzun bir zamandır okuyup da sevdiğim bir Marvel olmadı. ortaokuldayken yoğun bir şekilde örümcek adam tüketirdim, keza fantastik dörtlü ve conan. ama ortaokuldayken. sonra DC’nin Vertigo serisi (tüm o grant morrison’lar, alan moore’lar, hellblazer, preacher..) ile tanıştım (lisede değil ama, yıllar sonra). America’s Best Comics (The League of Extraordinary Gentlemen), Dark Horse (Frank Miller’lar) filan derken, daha çok “indie” (aferin DC’ye) takılmaya başladım. gelelim bugünkü kötü haberimize:

Dark Tower / MARVEL COMICS

Stan Lee’yi de sevmem (Kevin Smith demeyin bana, onun yeri ayrı, o başka Marvel için -de- çalışsa da.)