o bitmeyen kışlar gibi (bencil)

Bilbao’da ev bakarken, yeri de hatırlıyorum, San Mames’in karşısı gibi bir yerdeydi, bakmakta olduğum evde ısınmaya dair hiçbir şey aparat göremeyince emlakçı beni temin etmişti: “burada kışlar çok ılık geçer, birçok kimse çok çok elektrikli radyatörlerle işi halleder.” Bizde de Antalya için söylenir, değil mi: kışın da klimayla ısınıyorlar diye. Altınoluk’ta Cino hakikaten öyle geçiriyor kışı, birkaç ek önlemle birlikte.

Daha önce de mutlaka söylemiş, yazmış olmalıyım ama bir daha söylemenin, tekrarlamanın bir mahzuru yok: insanların da doğanın %90’ının yaptığı gibi, kışı kış uykusunda geçirmelerinin gerekliliğinin ateşli bir savunucusuyum. Pek çok avantajı var — doğa kendine geliyor, biz toparlanıyoruz bir güzel. Bütün gün, sabahtan akşama uyuyalım da demiyorum, arabaya binmesek, menzilimizi evimizden en fazla 1 – 1.5 km mesafeye kısıtlasak zaten gerisi kendiliğinden gelir. İletişimi minimumda tutsak, herkes kendi içine baksa, en yakınındakilerin ilgisine mazhar olsa, kitaplar okunsa, hikayeler anlatılsa, uyunsa, kendimize gelsek, bahar, yaz için fikirler bulsak.

Yasak Şehir, Pekin, Tarık Turna
Okumaya devam et “o bitmeyen kışlar gibi (bencil)”

Epigraf, mon amour…

My first thought was, he lied in every word

Robert Browning, “Childe Roland to the Dark Tower Came(Alıntılayan: S. King, The Dark Tower)

Arka planda Joanna Wang çalıyor (“Just the two of us” cover’ıWild World’ü de güzel yorumluyor, Çince şarkıları da güzel). Bu aralar cover’lardan gidiyorum, örneğin “This Must Be The Place”e çok yakışan bir cover buldum (Kishi Bashi’nin yorumu / daha önceden Gloria’nın yorumunu da severek dinliyordum).

Okumaya devam et “Epigraf, mon amour…”

& found.

2000 yılında tesadüfen bir film izlemiştim TV’de, “My Summer with Des” (1998 yapımı imiş): çok çok genç bir Rachel Weisz’ı o filmde tanıyıp sevmiştim (belki de ilk filmidir ama kontrol etmeyeceğim / Rachel Weisz’ı Mummy’de sevdim ama en çok Lobster’da sevdim, çok sevdim | Daniel Craig’le evliymiş yaw… (kötü anlamda söylemedim, garip anlamda söyledim). Neyse. Film futbol filmi idi, ona rağmen sevdim (Fever Pitch’i ertesi sene (daha ertesi sene?), Ankara’da sanırım sevgili Betül’den aldığım DVD’si vesilesiyle izleyecektim). Adile Naşit kaşları ile oradan oraya manic pixie girl edasıyla uçuşurken çalmıştı kalbimi. 8) Birkaç ay sonra Cine5’te tekrar vereceklerini öğrenmiştim, tam da lisansın son sınav cumasının akşamında, Sui’lerde toplanmıştık, orada bir kez daha izlemiştim. nokta. Bir daha hiç bulamadım ben “My Summer with Des”i. 3-4 senede bir interneti yokladım, hiç olmadı. Sanırım telifle ilgili birtakım sorunlar olmuştu, CD’si, DVD’si çıkmadı. Bir ara VHS çıkmış ama o kadar. Evvelsi gündü, yine aklıma geldi, bir bakayım dedim, dailymotion’da rastladım, inanır mısınız! (Mesutmuş, kocasını seviyormuş, / Kendilerininmiş evleri…). İndirdim hemen, VHS + tost makinesi ürünü ama olsun, niyet güzel olduktan sonra. Altyazı yok tabii, gelecekte yaşıyor olduğumuzdan, indirdim openai’ın whisper’ını, verdim filmi, bir kulağından film girdi, diğer taraftan altyazıları çıktı (GPU cayır cayır yanıyordu bu arada, böyle şöminede çıtır çıtır, için için yanan odunlar misali dedi genç adam birey).

İki. Tom Waits’in Big Time albümü yanlış hatırlamıyorsam ilk aldığım CD’dir (değil, değil, “Frank’s Wild Years” ilk CD’mdi ama “Big Time” da ilk beştedir (“Whale – We Care”, “Garbage – İlk albüm” diğer ikisi hatırladığım). İşte onun örneğin arkadaşlar arası bir konser olduğunu hep bilirdim ama sonra böyle çok nadir anlarda (YouTube daha bebekken) o etkinliğin bir de düğün videosu babında, Ferhan Şensoy’un ilk zamanlarının o kötü çekimli, daha da kötüsü, acemi mizansenli (Cem Yılmaz’ın şovu öncesi herkesin içinde traş olduğu ilk bir tat bir doku zamanları gibi örneğin) VHS kaydı görüntüleri çıkıyordu. O da aklıma geldi, haydi rastgele deyip ağımı attım, internet arşivinde bulduk onu da…

III. Martın sonunda Coleridge’in Kubilay Han’ının Borges üzerinden yorumunu okurken hatırla(yama)dığım önceki bahis. Onu buldum ama onun her şeyi zaten bir blog girişinde vardı, 10 ay sonrasındaki bana tek kalan bir yorum kondurmak oldu.

Hong Kong, Mong Kok…

2019 yılında, 4-15 Ekim arasında, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Nihan Yıldız Kökdemir’in “Düşevurum” başlıklı sergisi vardı. Orada bir resim beni çok etkilemişti, şu resim:

Nihan Yıldız Kökdemir (2019)

Hong Kong’da aynı his:

Montane Binası (“Canavar Bina”) [Kaynak]
Okumaya devam et “Hong Kong, Mong Kok…”

Yaşlılar ve Turtalar

Bir bölümü içerisinde tekmil, cinayetten başlayıp katilin kim olduğunun bulunduğu (‘whodunit’) dedektif/polisiye dizilerini severiz biz. Gizem iyiyse, bir sezona yayılanlarını da seyrederiz. Ah bir de cosy olursa tabii, tadından yenmez (“yeter-şart”: yerde kanlar içerisinde ceset yatarken karakterlerden birinin hamburger/sandviç bir şeyler yer durumdayken inceleme yapması). Eskilerden Castle/Psych, son yıllardan Bad Monkey, Only Murders In The Building, daha da yenilerden Death Valley ile High Potential... Only Murders in the Building’de başta Selena Gomez “genç” idi, 3. sezonda artık o da kaderini kabul etti ama yine de Steve Martin ve Martin Short’un yaşlılığı dizinin katarlarından (bu noktada aklıma geldikçe beni kopartan bir detay: mevcut 5. sezondaki yaşlılar tanışma sitesinin adı: “Last Gasp”).

Calendar Girls (2002) — Bunlar iyi günlerimizmiş meğerse!… 8))
Üsttekini beğenenler bunu da beğendi???
Helen Mirren & Celia Imre yine gene hep yan yana! Thursday Murder Club (2025)
Okumaya devam et “Yaşlılar ve Turtalar”