bugün süper bir gün! çok, çok güzel bir gün!

tekrar et, bugün günlerden cuma…
bugün süper bir gün! çok, çok güzel bir gün!


(Diziler, Filmler ve Kitaplar listelerini yazarken öyle tın tın tın “şuraya link vereyim, bunu bold yapayım yok italik” modundaydım ve bu da yazmayı epey güçleştirdi. Bu nedenden ötürü, bu ve bundan sonraki listelerde aynı Ramones’un Do You Remember Rock’n Roll Radio? şarkısının başlangıcındaki gitar (riffi?) benzeri takada tukada yazacağım, bear with me please..)
…Müzikler
Bu yıl bir sürü yeni grup öğrendim, birkaç tane de eski grubuma ağırlık verdim. Bir de taka taka taka müzikler ağırlıktaydı..
Kitap, film ve dizi listelerindeki açık ara birinci çıkma geleneği, müziklerde de (“Müzikler” deyince garip olduğunun ben de farkındayım ama “Şarkılar” desem, “Gruplar” alınacak, “Gruplar” desem “Şarkıcılar” alınacak, “Şarkıcılar” desem de şantöz dansöz gibi bir şey olacak) süregeldi. Daha fazla bekletmeden yazalım buraya:
Hip hip hurraaaa! ya da diğer bir deyişle hutukibomb!
Le Tigre’la Reprise filmi sayesinde tanıştım. Yani, New Dawn Fades ile açılan bir filmden herhalde en son beklenecek şeydi böylesi ama şikayetçi değilim! 8) Filmde karakterler sıkıcı havada geçen bir partiye giderler, içlerindeki fırlama anton amca da çalmakta olan müziği Le Tigre’ın Deceptacon’ına çevirir, sonra coşulur coşulur. Şarkıyı o kadar beğendim ki, öylesi güzel bir filmin bile bitmesini dört gözle bekledim, “credits” ekranından musiki bilgilerini almak için. (Şimdi Le Tigre’ı buraya yazdım deyu, hakkında bilgi vermem de gerekir mi, bilemedim, neyse vereyim bari). Le Tigre üç bayandan kurulu, hayli de feminist bir grup (gerçi elemanların bir kısmının bir önceki projesi olan Bikini Kill ile Julie Ruin’i dinledim, onlar paso radikal yahu). Onlar sayesinde benzer pek çok riot grrrl şahsiyeti ve grubundan da haberim oldu : Chicks on Speed, Lesbians on Ecstasy, Peaches, Robots in Disguise. Peaches Türkiye’ye geldiğinde bilmiyordum ne olduğunu, bu Le Tigre aydınlanmasından ayrı olarak bulup dinlediğim “25 Years of Rough Trade Shops” toplamasında harika bir şarkısı vardı, onunla ilgimi çekmişti. Robots in Disguise da “Turn It Up” başta olmak üzere, Reprise’dakinin benzeri bir partinin akışını değiştirmede kullanabileceğiniz etkin silahlara sahip. Bir de “Mirror” tam bir 2000 ABBA şarkısı kıvamında afiyetle dinleniyor. Biz Bora’yla 1994’lerde Shampoo dinlerdik, severdik, onu hatırlattı bu sene dinlediğim bu hanım kişi grupları. Shampoo’nun daha bilinçlisi ama Shampoo da iyiydi, dediğim yanlış anlaşılmasın.
Hazır cıstak kanalından ilerliyorken, artık bu yılın listelerine damgalarını vurmuş muhteşem duo kız kardeş ile kayınçonun kazandırdığı bir başka değere geçelim: Mark Foggo. Ska ska ska ska! ya bu kadar mı insana enerji yükleyebilir şarkılar! Neslihan’dan öğrendiğime göre 15 senedir mi ne Hollanda’da yaşayan bir İngiliz imiş kendisi, yani bizim buraların çocuğu, lokal kahraman.
Bu noktada yenilere ara verip, eskiden dinleyip de, bu sene aşırıya kaçtığım iki gruba gelelim: Ramones ve Pogues. Yani meşhur şarkılarını bilirliğim, şöyle uzaktan dinlerliğim vardı öteden beri (keza mesela The Clash hala bu mertebededir) ama bu sene bende patlama yaptılar ikisi de (ama hele de Ramones). Bir de yine bu sene Sinead O’Connor’lı bir Haunted dinledim ki, günde en az bir kere dinlemezsem o günü yaşanmış saymıyorum (abart abart). Ramones hakkında zaten bir şey yazmasam da olur, amcalar tarihi yazmışlar zati. Elimde “End of the Century” isimli belgeselleri var, arada da ondan tırtıklıyorum. O kadar heyecanlı değil (mesela Punk Attitude’da onlar için bir amcanın söylediği “çaldıkları bara gittim, o kadar kötü bir müzikti ki, paramı onları dinlemek için verdiğime inanamadım, sinir oldum… ertesi gün ve daha sonrası yine onları dinlemek için gittim.” (haydi bulun bakalım kim demişti bunu diye, ben bulmayacağım, aklımda kalmamış).
Bu sene keşfettiğim eskiler klasmanı var bir de: The Chameleons, Joy Division sever beni benden aldı. Mission of Burma da daha evvelden duymadığım bir gruptu, yazık olmuş onlarsız geçen yıllarıma (belki de öyle olduğu iyi olmuş sağlığım açısından – That’s when I reach for my revolver mesela, Academy Fight Song mesela…).
Şimdi bir yandan ağustosta tutmaya başladığım last.fm hesabımdan kopya çekiyorum da, orada görünce aaa, unutmuşum dedim, My Ruin var, bir “Tainted Love” (Soft Cell) cover’ı var ki, gene çok sevdiğim, canım ciğerim, uygun zamanda dinlendi mi coşturan koşturan tekme tokat daldıran Disturbed’ün Shout (Tears for Fears) cover’ıyla yarışır (Disturbed’ün Land of Confusion (Genesis) cover’ı da beklenmedik bir açılımdır bir de bir de).. Editors / Spoon / Woven Hand şöyle bir “hımmm” dediğim ammavelakin devamını getir/e/mediğim grupları oldu bu senenin.
The Chameleons’dan cesaret alıp, Interplay’e bakayım dedim, bakmaz olaydım, özenti şoşiler, sopayla dövesim geldi, tuttum kendimi sevdiceklerim (ben tuttum siz tutmayın karşılaşırsanız bu arkadaşlarla).
Son dakikada keşfettiğim (bir başka) iki (eski) grup da The Discount ile Rye Coalition oldu. Rye Coalition, saygı duyduğum, sevgimi de arttırmaya çabaladığım Karp’la vakti zamanında split albüm çıkarmış. The Discount da gerçekten vaktiyle kaçırdığıma yandığım (ne yapacaktın Sururi Efendi, konserlerine mi gidecektin? Yok da daha bir dol dol yaşayabilirmişim öyle olsaymış) bir grup oldu.
80lerin musikisi bu sene de guilty pleasure’ım olmaya devam etti. Buraya kadar okuduysanız bonusu açayım artık : Parliament Pazar Gecesi Sineması deyince kendinize sorduğunuz sorunun cevabı: Aaron Neville & Linda Ronstadt – All My Life.
Ah ah ah! Bir başımı duvarlara vurduran, “bu saate kadar aklım neredeydi be adam?” dedirten bir başka “keşif from the grave” Blondie oldu. E tamam, bizim de haberimiz vardı işte Deborah Harry, eski grup, takım elbiseli (ince kravatlı) güneş gözlüklü cool gang amcalar filan ama o müziği nasıl nasıl nasıl kaçırmışım! Al bana al bana! Off ya! Süper ötesi. Çoktandır dinlememişseniz, haydi pamuk eller arşive. Hiç bildiğiniz şarkıları yoksa (aslında Heart of Glass’ı bilmeyen insan yoktur bu blogu bir şekilde okuyor olan sevgili karilerimiz arasında, ama o şarkının bu Heart of Glass olduğunu bilmeyen olabilir bir ihtimal) youtube muetube, hanging on the telephone, one way or another, picture this, sunday girl, heart of glass deyiverin gari. Off off ki ne of! (one way or another I’m gonna find you I’m gonna get you get you get you!..)
Yılın grubu Le Tigre oldu açık ara ama yılın şarkısı herhalde yıllar sonra aklıma getirip de, internetin nimetlerinden de faydalanarak kavuştuğum Space – Me & You vs. The World olur.
Yılın güzel müzisyen kızı da, last.fm’in her iki sayfada bir yüzümüze çarptığı Eats Tapes – What is music muhabbetinde görüp de oyoyoyoy! dediğim, adını bilmediğim, müziğini bilmediğim, özetle hiçbir şeyini bilmediğim abla olsun (evet). (–sonradan edit: böyle yazdıktan sonra ayıp olmasın diye gittim bir şarkılarını dinledim/dinlemekteyim – supreme master diye, evet, umut var– yalnız synth’in üzerine bir abanmaları var videoda, komikler o açıdan, kendileri farkında değil, alemde kafa zaten 2500 bir ben farkındayım, aferin. aaa, The Discount’u keşfettiğim yerde bu arada, bir de Casiotone for the Painfully Alone, “Toby Take A Bow”dan haberim olmuştu, öyle, iyi yani.)
Bu sene bir de eski amcalar dönüş yapageldi. Misal Metallica – Death Magnet ve dahi Axl Amca – (nihayet) Chinese Democracy. Metallica hakikaten eski sesi yakalamış sanırım ama bir 2008 – 1996 (Load 1996 mıydı?) = 12 sene gecikmişler. Albüm iyi ama 4. mü, 5. mi şarkıda kapattım. Garip bir duygu, tasvir edemem herhalde, ama üzünç sevgilim, ve muz kabuğu. Beğendiğiniz halde olamayan bir şey gibi (mavi kuş! mavi kuş!). Chinese Democracy’yi ise hakikaten tavsiye ederim, yani öyle dönüp dönüp dinliyor değilim ama işte o iyi olmuş, dinlenebilir iyilikte (bilmiyorum aslında, bendeki metallica / g’n’r durumu, g’n’r / metallica şeklinde olsaydı belki de bu paragraf da tam tersi şekilde yazılacaktı…).
Bu kadar herhalde… aklıma gelirse yazarım yine. Bir de Dolores O’Riordan kapınıza gelip de yemek filan isterse, vermeyin, aç bırakın terbiyesizi. Grup yıkanın grubu olmaz, hala affetmiş değilim kendisini, onu da söyleyin kapıyı yüzüne kapatırken (pls).
…Diziler
Bu sene bir sürü yeni diziyi keşfettiğimiz yıl oldu, bir de başlangıcından beri seyredegeldiğimiz birkaç diziden gına geldiği (ama yine de izlemeye devam ediyor muyuz? Ediyoruz. Bunları biz böyle şımartıyoruz)
Üç kategoride inceleyelim bakalım bakalım:
1) Yeni diziler:
2) Artık bayan diziler:
3) Süregiden diziler:
Bunlardan başka ilk bölümünü izleyip de nefret ettiğim Chuck denemem var, pek o kadar heyecanla beklemediğim Lost var, dört gözle beklediğim fakat ne yazık ki “son bir sezon için gelecek olan” Scrubs var, böyle de bir şeyler işte bu dizi işleri.
…Filmler
Bu sene seyrettiğim filmlerin arasında da, kitaplarda olduğu gibi, bariz bir birinci vardı. Ayrıca, faydalı bir işe başlayıp, seyrettiğim filmlerin de çetelesini tutmaya bu sene başladım. Gerçi liste haziran ayından başlasa da, zararın neresinden dönülse mantığı hüküm sürmekte benim açımdan.
Bu sene filmler açısından hayli zengin bir seneydi… Listenin öncesini şöyle bir tarayınca blogda hemen Juno, Once ve A Praire Home Companion‘ı gördüm, üçü de birbirinden güzeldi.
Şimdi listeyi karşıma aldım, yukarıdan aşağıya şöyle bir inelim… Otesanek epey ilginç bir yapımda, sürrealdi ama aynı zamanda hınzır bir masaldı, Doğu Avrupa pervasızlığı (bu konuda master çalışmam var, çok bilirim 8P) tam gücüyle hüküm sürüyor (film Çek filmiydi).
Sonrasında 2 Days in Paris izlemişiz.. Julie Delpy hakikaten hem Before Sunrise / Sunset‘in momentumundan beslenen hem de tam da bu nedenle kötü bir kopyası olma riskinden kurtulan güzel bir film hazırlamıştı. Benzer bir film var mı diye baktım da listeye, bulamadım.
Bu sene bir de Judd Apatow ve gibimsileri filmleri dalgasına tutulduk. 40 Year Old Virgin, Knocked Up, Dan in Real Life, Forgetting Sarah Marshall hep de büyümüş ama ana-babası gibi olmamış, tam da “bizim” gibi olmuş adamların hikayeleri minvalinde idi. Bir – iki benzer film sonrasında herhalde sıkılacağım ama yine de “hoş seyirliklerdi”. Birkaç sene öncesinde bir Jude Law dalgası yaşamıştık böyle buram buram, her filmde mutlaka görüyordunuz – geçen gün kontrol etmiştim, şimdi sayıyı unuttum bari bakayım da Wikipedia’dan, buraya alıntılayayım demek istediğim şeyi:
Sene 2004 ve ama öyle ama böyle 6 film imiş yani demek istediğim… Neyse, bunu niye anlattığıma gelince, bu sefer de Steve Carrell misafirimiz oldu görece epey (?). 40 Year Old Virgin (tamam bu eskiydi), Dan in Real Life ve Get Smart. Get Smart da komik bir filmdi ama o açıdan yılın en komik filmi Tropic Thunder idi. Ben Stiller hakikaten çok iyiydi, hem de yazan yöneten vesaire vesaire.. Iron Man‘de de acaip başarılı bulduğum Robert Downey Jr. ise Tropic Thunder’daki rolü ile gönlümün Yardımcı Erkek Oyuncu Oskarından bir dolu aldı bile (ona verdiğim YEO Oskarı ancak stoklarla sınırlıdır!).
Ryan Gosling’i de bu sene iki rolde izleme şerefine nail olduk, ondan zaten Amerikan Bağımsız/Bağımsız gibi yapabilen Sineması kuşağına geçiş yapacağım: Bu sene seyrettiğimiz baştan aşağa komple ciddi nadir filmlerden olan Half Nelson ile pek bir hoşumuza giden Lars and the Real Girl‘de sanatını konuşturdu, çok yolu açık olacak bu çocuğun. Edward Norton’ın bozulmayacak gibi olanı gibi duruyor (gibi gibi). Amerikan bağımsız ve gibileri/tadındakileri kuşağında ilerlemeye devam edelim, hatta takır takır sıralayalım: Wes Anderson’ın ne olduğunu bile bilmeden beklediğimiz yeni filmi The Darjeeling Limited mesela, açlığımızı bastırdı ama doyurmadı (ama o kadar da değil yani demek istediğim, iyiydi ama beklentimizin altındaydı). No Country for Old Men, çok korkunç ve kötü bir filmdi, üstüne geçenlerde Burn After Reading‘i izledik ki, Cohen kardeşler bir müddet gözüme görünmesinler (sürekli ama sürekli ve dahi istikrarlı bir düşüş içindeler benim nazarımda, yazık, çok yazık). Ghost World ve Crumb’dan tanıdığım, sevdiğim Terry Zwigoff’u unutmuştum ben ama canım kardeşim ve kayınçom sayesinde haberdar olduğum pek çok filmin arasında onun Bad Santa‘sı da vardı. Orada burada Before Sunrise/Sunset’in yönetmeni de olan Richard Linklater’ın School of Rock ile nasıl da janrın klişelerini kullanarak janrla dalga geçtiğini okuyagelirdim, bu sene bir ara film sıkıntısında onu da aradan çıkardık çıkarmasına ama asıl o dedikleri olayın dik alasını Zwigoff, Bad Santa ile yapıyor, allak bullak ediyor, ki Bad Santa sadece finali için bile seyredilir! Yeni film çıkarmasını sabırsızlıkla beklediğim bir diğer yönetmen ise The Station Agent’ına bayıldığımız Thomas McCarthy idi. McCarthy ikinci filmini 4 sene sonra çıkarınca hemen atladım yazıyordum ki, baktım şimdi, 2007’de çıkmış The Visitor, neyse neyse. İşte bu Visitor da, bu sene seyrettiğimiz bir diğer başından sonuna ciddiyetini koruyan film oldu. Bir yanlış anlama sonucu, Station Agent’dan ve pek çok diğer bağımsız (/gibimsi) filmden tanıyıp, sevdiğimiz Patricia Clarkson da bu filmde olacak zannetim (IMDB’nin sayfasında resmi olduğundan dolayı) ve filmin önemli bir kısmını “Patricia Clarkson şimdi çıktı çıkacak” beklentisiyle seyrettim, yoktu. Film iyiydi herhalde, bilmiyorum, öyle kör göze parmak mesac veren filmler beni pek açmıyor oldum olası (benzeri bir hayalkırıklığını da Richard Curtis’in The Girl in the Café‘sinde yaşamıştım). Neyse, Patricia Clarkson’ı Lars and the Real Girl’de izledik doktor olarak, Station Agent’in bir diğer oyuncusu olan Peter Dinklage’ı ise Frank Oz’un pek o kadar da parlak olmayan Death in a Funeral‘ında. The Visitor’ın Richard Jenkins’i ise Burn After Reading’deki güzel olan ender şeylerden biriydi… (Şimdi tekrar okurken bu girdiyi, Be Kind Rewind‘ı yazmayı unuttuğumu fark ettim, halbuki hiç de öyle unutulacak bir film değildi. Evet, olabilir, Eternal Sunshine of a Spotless Mind‘ı pek de beğenmemiş bir azınlığa mensup olabilirim, Michel Gondry’ye gösteriş meraklısı ucube gözüyle bakagelmiş de olabilirim ama Be Kind Rewind’ın güzelliği karşısında ben bile hakkını yiyemem… “Gösteriş meraklısı ucube” yazınca, bu sefer de aklıma Tarsem Singh geldi… The Cell ne kadar kötü bir film idiyse, The Fall da o derece iyi bir film idi. İyiydi işte, kolaylıkla seyrediyorsunuz, hem ille de konu mu gerekli? (peki üçüncü filminin adı ne olacak? The Call mu, yoksa The Well mi 8P)) Bu senenin en güzel cameo sürprizlerinden biri hayli çekici bir film olan The Wristcutters : A Love Story‘de (bu filmden de Neslihan een Brian sayesinde haberdar oldum) Tom Waits’i görmek oldu (hem cameo da değil, basbayağı rolü var, ve ilk defa oyunculuğu berbat değil, hatta çok kötü de değil, sadece kötü! 8)
Bu sene heyecanla beklediğimiz Futurama devam filmlerinin ikinci ve üçüncüsünü de seyrettik ama seyretmesek de olurmuş. Bender’s Big Score’a daha iyi olabilir demiştik ama The Beast with a Billion Backs ile Bender’s Game onu mumla arattılar. Bakalım Into the Wild Green Yonder nasıl çıkacak…
Levent’ler sayesinde In Bruges‘den haberimiz oldu, hatta önce Bruges’e gittik, ardından filmi seyrettik bizim aile olarak. Guy Ritchie’nin ilk iki filmini andırıyordu ve güzeldi. Normalde sevmediğim (kız meselesi 8P) Colin Farrell’i bile sevdim bu filmde. Ama Bruges filmdeki kadar güzel değil, aynı görüntü yönetmeni demek güzel Delft’imizde film çekecek olsa, gözyaşından izlenmez.
Bu senenin en güzel sürprizlerinden biri de nasıl olduysa şimdiye kadar adını bile duymadığım Princess Bride oldu. Seyredin seyrettirin. Hiç beklenmedik diyaloglar, davranışlar, karakterler! Hele de karakterler!
El Orfanato son 15 dakikasında 90 derece janr değiştiren bir filmdi ama bu kadarı bile etkisini 4-5 katına çıkartmaya yetiyordu. Sonra Låt den rätte komma in (ya da anlayacağımız adıyla Let the right one in) bizi bizden aldı. Bu yılın en güzel filmlerinden biriydi, başından sonuna kadar da samimiyetini korudu, öyle şaşırtmasız da janr geçişini/karıştırmasını yapabileceğini gösterdi.
İsveç yapımı olan Låt den rätte komma in ile listemizin İskandinav ayağına geçiş kapısını oluşturmuş bulunuyoruz ey kari! Bu sene Kuzey diyarlara adımımızı yanlış hatırlamıyorsam favori yönetmenlerimizden olan Aki Kaurismäki’nin Gün Batımında Işıklar’ı (Laitakaupungin valot) ile Finlandiya’dan attık. Bu sene pek çok tavsiyelerin sahibi olan kayınçom Brian’dan haberdar olduğum Danimarka’dan Adams æbler (Adam’s Apples) hayranlıktan gözlerimizi yaşarttı, oradaki ironiyi anlatmaya kelimeler yetmez (hence, here is this year’s winner!). Filmin yönetmeni ve yazarı olan Anders Thomas Jensen hakkında bilgiye bakınca, sevilesi Wilbur Wants to Kill Himself (ki yönetmeni olan Lone Scherfig Hanımefendi Dogma olmasına rağmen seyredilebilir bir film olan Yeni Başlayanlar için İtalyanca‘yı da yönetmişti) filmini de yazmış. Yıl bitmeden bir diğer izlediğimiz, kendisinin yazıp, yönettiği filmi olan De Grønne slagtere (Green Butchers) Caro & Jeunet’nin Delicatessen‘i tadında ve dahası Adam’s Apples’ın o harika mizah duygusunu ve tabii ki muhteşem Mads Mikkelsen’ini içermekte. Geçen seneye yetiştiremedik ama bugün yarın Blinkende Iygter’ı (Flickering Lights) seyredeceğiz inşallah. Ayrıca High Fidelity‘de gönlümü kaptırdığım Iben Hjejle de oynuyormuş o filmde! Ece’nin deyimiyle: Yupppiiii! İsveç, Finlandiya ve Danimarka’dan sonra bir de Norveç’e uğrayıp geçtiğimiz sene -bayıla bayıla- izlediğim İskandinav filmlerine veda edelim. Reprise konusu ve kurgusu ile yepyeni bir soluktu, yönetmeni olan Joachim Trier’in sonraki filmlerini büyük bir heyecanla bekliyorum. Diğer Norveç filmini ise yıllardır seyretmek istiyordum, bir festival vasıtasıyla haberim olmuştu ve o gün bugündür bir türlü bulamıyordum. Filmimizin adı Salmer fra Kjøkkenet (Kitchen Stories) biraz un-entel olacak ama sanırım işin içinde aşk olmayışı o kadar ilginç bir konuyu birazcık yavan bulmama sebep oldu. Belki bir de Norveçli olmadığımdandır. Asla kötü filmdi demiyorum ama potansiyelinin altında kalan bir filmdi ne yazık ki.
Bu listeyi yazdım yazdım yazarken bir de fark ettim ki hali hazırda stokta Kaurismäki’nin Leningrad Cowboys Go America‘sı da izlenmek üzere hazır, bekliyor! Bu sene inşallah! Böyle deyince Tarkovsky’nin Stalker‘ına da 2008’de nokta koyabildiğimi gururla söylemek isterim!