Günün oyunu: Eski Doğu Bloku Ülkeleri Trivia (tırıvırı)

Günün oyunu derken, aslında geçen ay aklımıza gelen bir şeydi, anlatayım efendim (bu arada ben iyiyim, yakında hal ve ahval + gidişat üzerine bir özet geçeceğimdir), neyse, diyordum ki:

Geçen ay Bengü’yle bir oyun oynayalım dedik, birer birer eski Doğu Bloku ülkelerini sayıp, haklarında ne biliyoruz diye ortaya dökelim dedik, işte tanıdığımız yönetmenler, yazarlar, filmler (politikacılar ve siyasi olaylar hariç, onları biliyoruz az buçuk). Şimdi paralelde Hande Hanım ile tweet üzerinden ne okuyoruz/ne okuyacağız muhabbeti yapıyoruz da, buraya da not düşeyim dedim. Planım bir süreliğine Amerikan/İngriş ve yandaş edebiyatına ara verip, Macaristan olsun, Polonya, Çek, o yörelerin kipatlarıyla ilgilenmek. Ama dönem olarak eski devrede geçen siyasi şeylerle değil de, çağdaş edebiyatı ile ilgileniyorum (yani benim çağdaşım max 15 yıl önceye kadar).

Bengü’yle oynadığımız oyun ne mi oldu o gün? Cehaletimizden utandık (hem de çok fena). Denemesi bedava, temiz bir A4 kağıt alın ("o yoksa kare şeklinde kesilmiş mukavva da olur"), bu ülkelerin adlarını yazın büyük harflerle ayrı bölgelere, altlarını çizdikten sonra da doldurmaya başlayın. Ne oldu? Olmuyormuş değil mi (Nadia Komanaci, Kieslowski, Otasanek, biz de biliyoruz onları).

Böyle de bir şey, öyle "Polonyalıları seviyorum, Çekler süperler, Macarların o karmakarışık dili (dilli salam 8P)" demekle olmuyormuş, ben bugün (o gün, şu gün, arkadaşım ateş) bunu gördüm…

Sanat Dünyamız

Hollanda’daki misafirliğimizin son günlerine doğru, Bengü ile Ece Türkiye’ye döndükten sonra, Rotterdam’daki Kunsthal’e Edward Hopper ve çağdaşıgiller gelmişti, Deniz ve Georgina’yla bir güzel gidip gezmiştik, kafa dağıtmıştık (canım arkadaşlarım benim!).

Şimdilerde, buradaki misafirliğimizin de yavaş yavaş sonuna geliyoruz ya [Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.*], nicedir niyet ettiğim güzel sanatlar müzesine yolumu düşürdüm geçen gün (Guggenheim’a tabii ki sıklıkla gitmişliğimiz var, o kadar da değiliz Müzeyyen). Fernando Botero’yu konuk ediyorlardı, ben sevmedim (şişman insanları severim halbuki ama bu arkadaşın çizimleri fazla karikatürize geldi / dedi ünlü resim eleştirmenimiz EST Bey).


Not aldığım resimlerine gelirsek:

İçlerinde herhalde en sevdiğim resmi olan, ananas, armut ve pastalı! natürmortu (2000)

Bu atli resmini de not almışım ama sonra niyesini hatırlayamadım.

Caballo de picador, 1992

Botero’nun "çok ciddi" konuları işlediği tabloları da var ama kontrast falan pek işlemiyor (beğenemedim işte bir türlü). Örnekler için: Ecce Homo, 1967; Abu Gharib, 2004; La Masacre 8:15pm

Bir döneminde de başyapıtların uyarlaması için çalışmış. Latif Demirci’nin vaktiyle böyle bir çalışması olmuştu, iyi niyetli, mizahı gözeten çalışmalardı onlar ("Çeviren Latif Demirci" adıyla yayınlamıştı – örnekleri internette arar iken bulduğu "sudaay" sitesindeki girişte görebilirisiniz). Picasso Velazquez’i, Hockney Claude’u, herkes herkesi "cover"layınca oluyor ama Botero yapınca olmamış.


Van Eyck – Arnolfini, 1434


You Know Who – Arnolfini, 2006 (1978?)


Shrek 1 – Lord Farquaad


Nuestra señora de Colombia, 1992

Uzunca bir süredir sürükleyip, bu pazar gününe yetiştirebildiğim bu girişi tatsız, asık suratlı, yüksek burunlu bitirmeyelim… Çok yerim olsa, Edward Hopper’ların yanına koyacağım şu bir resmi (Piknik) ile arkadaşlarını da koyalım, öyle müsade isteyelim bu girişlik… (Işıklar kararı, Ali Kırca stüdyonun dışına yürür, alttan yazılar geçmeye başlar, Barış Manço’nun sesi duyulur: bahçede hanımeli, sen ettin beni deli…)


El Picnic, 2001


El costurero, 2000


Los Músicos, 2006


Espanyol vandalizmi

 Bizim sokak, sizinkinden yoğun olmasın ama, hakikaten çok yoğundur. Vızır vızır arabalar anlamında değil: yakınlarda bir otoparkın olmamasından ötürü (bu sorunu çözmek için, yüzeyin üst kısmında kalan kısımları kültür merkezi olacak şekilde 2 yıldır katlı otopark yapılmakta), sokağımıza giren arabaların %90’ı işbu hal ve ahval uyarınca, misafirliğe değil, yol üzerinde olduğundan hiç değil, bilakis "bir umut bir park yeri bulurum" ümidiyle çevirirler direksiyonlarını. Abartmıyorum (hem de hiç abartmıyorum), kaldırımın kıyısındaki olur da boşalan bir park yeri olduğunda diğer "devriye gezen" arabalar kilometrelerce ötelerden kan kokusu alan köpek balıkları gibi (şimdi böyle yazınca kötü bir şey gibi oldu ama değil aslında, sadece hayret verici) hemencecik gelir, bir dakika içinde doldururlar o boşalan yeri.

Bugün, sabahtan, çok uzun yoldan arabalı bir ziyaretçi bekliyorduk, işimiz vardı, evin yakınına park etmesi gerekiyordu. Ben de sabah 7.30’da uyandığım gibi, "kar yağmış mı?" diye pencereye koşan çocuklar gibi (bugün buradaki havanın maşallahı vardı bu arada, kar örneğini vermeme bakmayın, akşemleyin 25 derece C’de misler gibi güneş sefası yaptık), erkenden işe çıkıp da olur a park için ayrılmış yerleden boşalmış olan vardır heyecanı ile pencereye koştum, gerçekten de, hem de tam bizim apartmanın girişi hizasında müthiş bir yer vardı. İki-üç gündür teorik olarak işi en sürekli kafamda tarttığımdan, hazırlıklıydım: Ece’nin IKEA’dan aldığımız yazı tahtasını (MÅLA – bu arada, resim/bağlantı ararken gördüm ki, Amerika’da 15$, burada 20€, Türkiye’de ise 60TL!! – off yahu!) kaptığım gibi, bir cebimde tebeşir, diğerinde beyaz tahta markörü sokağa fırladım, yazacağım açıklama da kafamda hazırdı:
15/11/2012
¡RESERVADO
PARA
MUDANZA!
(Hasta a las 11)
-Adres-
yani, Türkçesiyle söyleyecek olursak, nakliyat sebebiyle (saat 11’e kadar) ayrılmıştır. Adresi vermemin sebebi de, mesaja ciddiyet kazandırmak. Ben bu tahtayı ilgili boşluğa yerleştirdim yerleştirmesine de, gözüm sürekli pencerede, birileri ha değiştirdi, ha değiştirecek, bir yana itip düt dütlerini park edecekler, ben de olmayan tartışma İspanyolca’mla (İspanyolcam olsa da biraz, tartışma İspanyolcam demek istediğim yok manasında), gak guk edeceğim (geçen Ece’yi okula ben götürmüştüm, bahçede beklerlerken baktım bir bully – ne ki bunun Türkçesi, "zorba" mı?- bir başka çocuğu sıkıştırıyor (gelir gelmez Ece’yi korkutmuş, oradan bir küçük çocuğun pantolonunu indirmeye çalışmış, ben yanına varınca da kaçıp gitmişti o sabahın öncesinde). Tuttum çocuğu omzundan, göz kilitlemesi yaptım, "bırak onu!" diye sertçe söyledim ("¡dejala!") o da tırstı tabii, karşısında sakallı bir tip (İspanya’da (Bask’ta?) sakal pek görülen bir oluşum değil), saçlar da koyverilmiş nicedir (en son Türkiye’de kestirmiştim), korkutucu olmasa da "tekinsiz" bir adam size "bırak onu!" diyor sonuçta sertçe. Anlayacağınız o ilk izlenimde karizmayı kurdum, mesajı veriverdim, çocuk "kem küm ama…" filan bir şeyler diyor (ne dediğini anlayacak seviyede bilmiyorum da dili, o yüzden aslında) sonra çocuğa Türk usulü bir  "bir daha görmeyeceğim!" taksiminden sonra, "haydi şimdi git!" ayarı çektim, çocuk epey kafası karışmış bir halde (işaret parmağımı da "ıııııı!" dercesine burnuna kaldırmış idim) epey de çaresiz, teslim olmuş bir şekilde sindi. Eve gelince bu kahramanlığımı Bengü’ye gururla anlattım. Anlatırken farkına vardım ki ben "bir daha görmeyeceğim!" dediğimi sanırken, "bir daha görmeyeceksin!" diyormuşum, "haydi şimdi git!" kısmını aktarırken de Bengü çok güldü:malesef yanlış fiil çekimi ve zaman zarfı özürlüsü olarak "¡vete!¡vete!º demem gerekirken "¡va! ¡va!" deyip durmuşum. Şimdi olabilir tabii böyle şeyler diyeceksiniz, ben de o zaman size diyeceğim ki, İspanyolca "v" harfleri "be" olarak okunuyor, yani o sabah çocuğun yüzüne gayet ciddi bir şekilde "be! be! be!" şeklinde me’leyip durmuşum (koyunlar İspanyolca’da  "be" diye me’liyorlar). Çocukta istesem bu kadar ürkütücü bir izlenim bırakamazdım herhalde (herhalde lafın gelişi, ben bile ürktüm kendimden. benim bir de vaktiyle gider ayak Hollanda’daki oturum iznimde kullanmak üzere çektirdiğim bir vesikalık resmim vardır: o kartı kontrol için elinde tutan istisnasız herkes şöyle bir titreyip kendine gelmiştir, hiçbir vize kontrolünde, bagaj hedesinde, resmi hiçbir işlemde ne bir tek soru, ne de bir pürüzle karşılaşmışımdır o resimli kartı işlemlerde kullanırken).

Amma konuştum, lafı açtıkça açtım yahu, kusura bakmayın. İşte beni en son bıraktığınızda park yeri ayırmak için yerleştirdiğim tahtadaki metni ya da bizzat tahtanın kendisini ya park yerine kendini daha layık gören bir şöförün, ya da okula gidiyor olmanın sıkıntısını yollarının üzerinde buldukları bu tahtanın yazılarıyla oynayarak (biz taksimetre’yi "beni yıka!"dan açalım) gidermenin yollarını arayan öğrencilerin gazabından korurum amacıyla ikide bir pencereden (tahta) arkadaşı gözlüyorum, her yavaşlayan arabanın sesine haydi koş pencere… bkz. Şekil A:
 

Sağolsunlar, hiçbir sorun olmadı, uzaktan boş yer görüp de heyecanla gelip yavaşlayan arabalar tahtadaki mesajı okuduktan sonra yollarına devam ettiler, keza öğrenciler de. Saat 8.30’da Ece’yi okuluna götürmek üzere yola çıkıp, 9.15’te eve döndüğümde keyfimi kaçıracak bir şeylerin olmuş olduğundan neredeyse emindim. Hiç de öyle bir şey olmadı. Beklediğimiz ziyaretçi geldi, güzel güzel arabasını park etti, işleri sağ salim, güzelce hallettik, vedalaştık.

Akşam vakti otururken, yazıda bir şeylerin değiştirilmiş olduğunu fark ettim. Birileri hem kara tahta tarafına tebeşirle, hem de beyaz tahta kısmına markörle yazdığım kısımları bizzat değiştirmişti.

Bengü ve Ece’ye ayrı ayrı teyit ettirdiğim üzere, imla hatamı düzeltmişlerdi! (Hasta a las 11 → Hasta las 11)
 

(bu noktada akla kaçınılmaz olarak Life of Brian’dan şu sahne gelir:
 
 
 (ne dedim ben şimdi?)

Kitaplar ve Okurları

Şimdiye kadar kitaplarla (from now on shall be referred in the text as ‘kipat’) olan ilişkim, amiyane tabirle benim isteklerim doğrultusunda, kati bir şekilde tek taraflıydı: eğer bir kitabı okumak üzere seçmişsem, o kitabın bana kendini okutması dışında pek bir seçeneği olmuyordu. Bazen Faulkner gibi haddimi aşan yazarların kitaplarına elimi uzatsam da, kısa bir süre içinde yenilgiyi kabul ediyor ve kitabın hakkını takdir ederek, "belki bir gün hazır olduğumda yine görüşürüz" diyerekten olay mahallinden uzaklaşıyordum ama tabii ki daha kitaba başlarken az çok maceranın bu şekilde sonuçlanacağına dair bir intibam oluyordu.

Nicedir bir casusluk kitabı okuyayım diyordum, John le Carré’ın "Soğuktan Gelen Casus"u (The Spy Who Came in from the Cold) vardı aklımda, onu bulamayınca bu sene filmi vesilesiyle epey duymuşluğum olan "Tinker Tailor Soldier Spy"a başladım. 

Kitap, televizyon kanalında yayınlanan bir filmi izlermişçesine ilerliyor — bilgisayardan izliyor olsanız, anlamadığınız bir yerde başa sararsınız / tuvalete gitmeniz gerektiğinde durdurursunuz; sinemada olsanız yok öyle bir şansınız, işte televizyonda sinema ikisinin arası bir şey: gönlünüzce durduramasanız da, akışı sıklıkla bölen reklamlardan faydalanıp birlikte seyretmekte olduğunuz arkadaşınıza anlamadığınız yerleri sorabilir, ya da tuvalete fırlayabilirsiniz. Kitap sürekli bir ilerleme halindeydi, duygu ve düşüncelerden çok hareketleri, olayları ve konuşmaları aktarıyor, siz de bir voyeur edasıyla, kafanızdaki casus imajından çok da farklı olmayan bir şekilde kapıların arasından, perdelerin arkasından, karanlık köşelerden gözlüyor gibi hissediyorsunuz. Anlatımın anlatıya dahil olması, vaktiyle yeni roman (Nouveau roman) lalasında şaşkınlıkla tanık olduğum şekilde değil de (orada karakterin ruh haline bağlı olarak anlatım da sıkıcılaşıyor, akıcılışıyor, detaylara giriliyordu, vs…) böylesi bir şekilde idrak ediyor. Kitap bu tür işlerde (organize işler bunlar) işinin ehli olan karakterler arasında geçiyor ve sizin de öyle bir okur olduğunuz varsayılıyor. Konuşmalardan neler olup bittiğini çıkarttınız, çıkarttınız, yoksa kimse sizi durup beklemiyor, önemli yerlerin altını çizmiyor. İsimler, soyadlar, kod isimleri, takma isimler gırla gidiyor – ya kitabı okurken yanınızda bir de not defteri tutacaksınız, ya da dijital versiyonun nimetlerinden faydalanıp, yabancı gelen isimlerin cisimlerin önceki bahislerini bulmak üzere geriye dönük arama yapacaksınız.

Kitabın ana karakteri olan George Smiley, daha ilk görünüşünü takiben tamamıyla karizması çizilmiş, pek tepki vermeyen, sakin ve kitaptaki bir başka karakterin deyişiyle:

Of all the odd coves he had known, Smiley was the oddest. You thought, to look at him, that he couldn’t cross the road alone, but you might as well have offered protection to a hedgehog.

(Tanıdığı bütün garip adamlar içinde, Smiley en garibiydi. Ona bakınca, yoldan tek başına karşıdan karşıya geçemeyeceğini düşünseniz de, bunu yapıncaya kadar bir kirpiye koruma da teklif edebilirdiniz pekala.)

Ben çevirmen değilim, tuzum kuru 8). Hazır alıntılıyorken, iki-üç tane yeri daha işaretlemiştim, onları da yazıvereyim:

Bu da Smiley’nin karakteri hakkında:

That one won’t crack, though, Mendel decided with approval; one of your flabby oak trees, Smiley was. Think you could blow him over with one puff but when it comes to the storm he’s the only one left standing at the end of it.

Bu, edebi yetkinliğe dair: "in Balkan misery." (öncesi, sonrası pek gerekli değil ama şu "Balkan misery" lafı… Slav Hüznü, Balkan ızdırabı… ağırlığı olan tamlamalar bunlar, başka türlü bir şeyler…

Casus romanı okuduğunuzun ispatı (aka "şeytan ayrıntıda gizlidir"):

He would throw them any bone he could think of, sell them if necessary the entire Brixton stable. And all this would be the smokescreen to disguise what seemed to Jim to be his most vulnerable intelligence, since they would certainly expect him to possess it: the identity of members of the Czech end of the Aggravate and Plato networks.
    ‘Landkron, Krieglova, Bilova, the Pribyls,’ said Jim.
    Why did he choose the same order for their names? Smiley wondered.

bir de mesela:

Percy had two wives, Guillam remembered, as Camilla once more flitted through his teeming mind, and both were alcoholics, which must mean something.

Tarih dersi (bu çok hoşuma gitmişti okurken, böyle bir olta olayı olur, okuyucunun 2. Dünya Savaşı gibi illaki bileceği bir konuyu alık oğlana "bildirmezsiniz"):

     ‘I happen to know he was up at Oxford in thirty-eight. Why didn’t he finish? What went wrong?’
     ‘I seem to recall there was an interlude round about then,’ said Mr Stroll after another age.
     ‘But I expect you’re too young to remember it.’

Kitap benim gibi dağınık bir okuyucu için zorlayıcı oldu. 1998’di herhalde (1999?), İTÜ’deyim, Norman Mailer furyasına kapılmışım, dargın olduğumuz Emir’den birbiri ardına Mailer kipatlarını ödünç alıyorum, en son Harlot’s Ghost‘u almıştım, o da CIA’de yaşananlara dair bol detaylı, neredeyse belgesel olacak kalın mı kalın bir kitaptı, Norman Mailer’ın akıp giden, iki günde biten kitaplarının ardından çok fena bir fren olmuştu. Niye anlattım ki ben bunları şimdi ("Adım Emre S., hobilerim arasında yokluğunda çok kitap okumak vardır."). Neyse.

İşte bu girişin ta en başında yazmış olduğum üzere, hiç beklemediğim bir şekilde (kulvar farkı olsa da "dengim" olan) bu kitaptan böylesi tepki görünce, insan psikolojisi uyarınca, ben de peşinden koştum, iyi de ettim. Kitabı bitirdikten sonra gittim baktım (o dala), meğer George Smiley John le Carré’ın (evet, ben "Karr" diye okuyorum), tıpkı Agatha Christie’nin Hercules Poirot’su gibi demirbaş karakteriymiş (bu arada, geçen aylardan birinde yıllardan sonra yine Agatha Teyze’ye bir şans verdim, Şark Ekspresi’nde Cinayet‘ini okudum bu sefer, yine beğenmedim, artık bir 10 sene sonra belki yine deneriz Agatha’cığımla…). Filmi vesilesiyle AV Club’da George Smiley’i oynayan aslan kaplan Gary Oldman’la bir röportaj vardı, onu okumuştum çıktığında, kitabı bitirince bir kez daha okudum, Oldman’ın yorumları çok hoşuma gitti. Bugün videocuda filmi sordum:

Ben: Tinker Tailor Soldier Spy’ı arıyordum…
Kız: İngilizce adlarından bilemem malesef.
Ben: Ben de İspanyolca’da nasıl gösterildi, onu bilmiyorum. Gary Oldman oynuyor.
Kız: Haa, "El Topo" mu?.. "Espía" filmi ("Spy"ın İspanyolcası)
Ben: Evet, evet o! "El Topo" ne, yeraltında ilerleyen hayvan mı? ("Köstebek mi?" demeye çalışıyorum)
Kız: "Undercover"

sonrasında filmin o sırada dışarıda olduğunu fark ettik, Ece Ariel 2: Denize Dönüş‘ü, ben de Hugo‘yu (Scorsese’ninki, Tolga Garipoğlu’nunki değil) seçtik. "TinkerTailorSoldierSailorRichmanPoormanBeggermanThief" tekerlemesini ilkokul 3’ten 5’e İngilizce kitabımız olan Look, Listen & Learn!den öğrenmiştik (ve o zaman öğrenilen pek çok şey gibi beyne bir daha çıkmamak üzere işlendi – kitabı nette şöyle bir arattım, akabinde buldum (L.G. Alexander imiş yazarı, Longman yayınevi), durun alıntılayayım ilgili kısmı (kitabın orijinalini hala saklarım bu arada)).
 

Film, bu arada, Almanya ve birkaç ülkede "Dame, König, As, Spion" adıyla gösterilmiş, Meksika’da "El espía que sabía demasiado" ("Çok şey bilen casus") olarak, İspanya, Türkiye, Fransa, Portekiz, Polonya’da falan filan "Köstebek" anlamına gelen kelimelerle gösterilmiş. Danimarka, Hırvatistan, Finlandiya, Litvanya, Bulgaristan, Sırplar Almanya’nın izinden gitmiş, Macarlar büyük ihtimalle sazanlamışlar ("Suszter, szabó, baka, kém"), Japonlar "Uragiri No Saakasu" (Yetkin Japoncamla, "Saakasu’nun Uragiri’si" olarak dilimize çevrilebilir – Google Translate’de epeyce bir debelendikten sonra "Saakasu’nun İhaneti"ne kadar ilerleyebildim… Emiiiiiiir? ). Bengü’yle kısa uğraşlar ve uzun kahkahalardan sonra Türkçe’ye "Ali Veli kırk dokuz casus" ya da "Edi’yle Büdü, Şakire Casus" olarak çevrilmesini uygun gördük. İşte böyle, daha yazacaktım ama mürekkebim bitti.

pazar pazar, ufak tefek…

Bilbao’da yağışlar başladı, geç bile kalmıştı. Keyfimizce, sıcak, güzel bir yaz geçirdik, keyiflice uzatmaları oynadık, kışı getirdik. Yazacak bir sürü şey var aklımda, hepsini yazacağımdan değil ama işte notlar alıp duruyorum defterime.

Okuduğum şeyler: Alice Munro’nun ikinci hikayesi ("Fiction") de çok güzel fakat incitici çıkınca, dediğim gibi, kitabı bıraktım. Çoktandır cyberpunk okuyasım vardı, bir süredir arka planda harlandırdığım Constantine çizgi-romanları vesilesiyle iyice dolduruşa gelip, geçen gün Bruce Sterling’in "The Bicycle Reparman"ini okudum, bugünlerde de William Gibson’ın "Mona Lisa Overdrive"ını okumaktayım. Basklar karşıma çıkıp duruyorlar:

Lyle snicked the blade from a roadkit multitool and cut open Eddy’s package. It contained, of all things, a television cable settop box. A laughable infobahn antique. You’d never see a cablebox like that in NAFTA; this was the sort of primeval junk one might find in the home of a semiliterate Basque grandmother, or maybe in the armed bunker of some backward Albanian.

Bruce Sterling, "The Bicycle Repairman"

Within a year of his marriage to Marie-France Tessier, Ashpool had divested himself of 90 percent of his firm’s holdings, reinvesting in orbital properties and shuttle utilities, and the fruit of the living union, two children, brother and sister, were being brought to term by surrogates in their mother’s Biarritz villa.

William Gibson, "Mona Lisa Overdrive"

At sixteen she spoke not only French, Italian and German which are part of any lady’s commonplace accomplishments but all the languages of the civilized (and uncivilized) world. She spoke the language of the Scottish Highlands (which is like singing). She spoke Basque, which is a language which rarely makes any impression upon the brains of any other race, so that a man may hear it as often and as long as he likes, but never afterwards be able to recall a single syllable of it.

Susanna Clarke, "Jonathan Strange & Mr. Norrell"

(sonuncusu bonus kontenjanından).


Ece’nin "Imperial March"ı Volkswagen reklamının köpekli versiyonundan, Darth Vader’ı kukuxumusu tişörtünden bilmesi. Sonra dün, Source Code‘un sonunu izledim yeniden, oradan Up in the Air’e, Rushmore’a, Ghostbusters’a geçiş yaptım, biraz daha Mona Lisa Overdrive okuduktan sonra yattım, uyudum. (Kitaba/Üçlemeye saygı olarak Matrix Reloaded’ın soundtrack’inde Juno Reactor’ın muazzam bir parçası vardır).

Hazır bunları yazmışken, bu hafta öğrendiğim ilginç şeyler… İlk sırayı Luigi Serafini’nin Codex Seraphinianus‘u alıyor. 1981 yılında basılan bu "ansiklopedi" bambaşka bir dilde, bambaşka bir kültürü anlatıyor. Ona paralel olarak da 15.yüzyıldan kalan, "Voynich Yazması" olarak adlandırılan, bambaşka bir dilde, başka olması muhtemel bir dünyayı anlatan bir diğer metin var (ilkinin aksine bunun uydurma olduğu zannedilmiyor). Ne dinledin derseniz de, Eurythmics’in "Thorn in my side"ı epey eşlik etti bu hafta bana.

Şimdi düşündüm de, Mona Lisa Overdrive bitince, Against a Dark Background‘a başlayayım — okumadığım M.’li Banks bir o kalmıştı (Hydrogen Sonata‘yı saymıyorum, seneye ucuzlayınca okurum). Bir de tabii Charles Stross var bir yerlerde — Accelerando‘suna başlamıştım ama çok sıkıcı geldi, bir de singularity neymiş diye okurken sıkıldım, uyuyakalmış olmayı diledim…

Let the right one in.

Şarkı, Morrissey’in. Benim haberim film (Låt den rätte komma in) vesilesiyle olmuştu. Neyse, konumuz o değil, başlığımız o, deyip, sebep-i ziyaretimize geçelim…

Dün, kahvaltıdan sonra balkonda çay keyfi yaparken, çok da sevmediğim bir Murakami kipatı (çok da sevmediğim Murakami hikayeleri seçkisi olan) olan Blind Willow, Sleeping Woman‘ı elime aldım, gözüme çok da uzun olmayan "Hanalei Bay" adlı hikayeyi kestirip okumaya başladım. Cumartesi günü Bernice Rubens’in bir süredir okumak için sabırsızlandığım "Sunday Best" kipatını bitirmiş, kipat patlak  çıkıp, akabinde bir türlü düzelmeyince, o kadar beklentinin altında kalmıştım. Hanalei Bay’in kurtarıcı olmasını beklemiyordum, o da olmadı sonuçta, hatta konusuyla da tadımı kaçırdı (başında yapıyor yapacağını, sonrasında ne dese boş).

İşte böyle kipat boşluğunda, ne okuyacağımı düşünürken, tesadüfi olarak (yazarlarla dolu bir listeden seçmek suretiyle) Kanadalı hikaye yazarı Alice Munro’nun "Too Much Happiness" kitabını buldum. Yazar kimmiş diye bakarken de 2009 yılında Uluslararası Booker’a layık görüldüğünü öğrendim. Bu sabah okul yolunda kitaptaki ilk hikaye olan "Dimensions"ı okumaya başladım, akşam otobüsü beklerken hikayenin şok edici, tatsız kısmına maruz kaldım (benzer bir tat için bkz. vaktiyle William Faulkner’ın "Barn Burning" hikayesi hakkındaki izlenimlerim). Elim yanmışçasına acıttı tuttuğum (e-)kipat. Söylendim, sövdüm, oracaıkta okumayı kestim, eve varınca bu girişi yazmaya karar verdim: bilmeden, araştırmadan öyle her yazanı buyur etmeyin, bir soruverin, kimin nesiymiş, kim tavsiye ediyormuş diye… Yanımda başka okuyacak bir şey olmadığından, el mahkum, yolda devamını da okuyup bitirdim hikayenin. İyi yazar, gerçekten çok iyi bir hikayeydi, sapasağlam bir örgü örmüş, her şey bir şeye (hikayeye) hizmet ediyor, kuruyor kurguluyor… ama değer mi? Ben okudum, siz okumayın. Şimdi ikinci hikaye olan "Fiction"a başladım, hakkını yememek için ama ondan sonra bırakacağım. Ne okuyacağım?..

Anselm Kiefer - Die Berühmten Orden der Nacht
Anselm Kiefer | The Renowned Orders of the Night (Die Berühmten Orden der Nacht), 1997


Cânım!..

 Cânım Efendim,

Bilseniz ne kadar severim "cânım" demeyi. Ca’yı şöyle uzatarak… Kısaca söylemenin de bir zevki, bir tatlılığı vardır, bilirim, ama "caaanım" demek daha hoşuma gider benim. Nasıl anlatayım: daha bir âşıkça oluyor, hani "âşık" denince bir de şair anlaşılıyor, işte o mânada, daha doğrusu iki mânasıyla birden. Benim durup dururken: "Cânım…" dediğim de olur. Biri duyup da: "Kime söylüyorsun? Kiminle konuşuyorsun?" diye sorsa, şaşar kalırım, bilemem ne diyeceğimi. Gizlemek istediğimden değil, gerçekten bilmem de onun için. John Ruskin son hastalığında, pencerenin yanındaki koltuğa oturur, gözleri önünde yayılan kırlara, göğe, her şeye bakarak: "Beautiful… Beautiful…" dermiş. "Ne güzel… Ne güzel…" demek mi bu? Yooo. "Cânım… Cânım…" demek. Herkes de acaba öyle mi? ben yaşlandıkça o "güzel" sözüne sinirleniyorum, bir değer yargısı, kıymet hükmü gösteriyor, bir ukalâlık var onda, insanları, eşyayı, bütün gördüklerimi kalkacağım da şu güzel, bu çirkin diye ayrıacağım. Ne yeri var bunun: "Cânım" dersiniz, ne görürseniz hepsine, hepsine, "Cânım" dersiniz, yargılamaktan kaçarsınız, hepsini seversiniz, bu dünyada ne varsa hepsiyle bir oluverirsiniz, daha iyi değil mi: Doğrusu gelmez benim elimden, ama ara sıra olsun elimden gelir diye hayal ediyorum da bir âşıklık kelimenin her iki mânasıyla bir âşıklık, duyuyorum gönlümde.

    "Cânım" demeyi ne kadar seversem "ruhum" demekten de o kadar tiksinirim. Siz de bir deneyin, bir dosta, bir yakınınıza, çocuğunuza, sevgilinize: "Ruhum… Ruhum benim…" deyin, bakın, yapmacıklı gelmiyor mu size? Bir bayağılık yok mu onda? Hani zorla kibar olmağa, üstünlük taslamağa kalkanlar vardır, siz de onlara karışmış gibi olmuyor musunuz? Ruh… en betime giden sözlerden biri. Felsefe kitaplarında belki çekilir, ama üç beş ahbap konuşurken, yahut şiirde, hikâyede ne kadar tatsız oluyor. Hatice Süreyya, yani Vâ-Nû, bir şiirinde:

    Ruhiyat isterseniz, buyurun eczahaneye
    Nâne ruhu, kâfuru, hepsi de var, hem esans

diyor, o başka, o iyi ruh’la alay ediyor da onun için. Bir de Yahya Kemal Bey’in Vuslat şiirindeki ruh’ları düşünün:

    Bir ruh o derin bahçede bir defa yaşarsa…
    Sevmiş iki ruh ufku görürler daha engin…

Yakışıyor mu orada? O cânım şiiri bozuvermiyor mu? Güzeldir Vuslat, güzeldir ya, şair ruh demese daha da güzel olurdu. Bir şarkı söylerler:

   Ruhumda bu şeb hicr-i visalin yanıyorken…

Beğenenler darılmasın, hiç hoşlanmam, güftesinden geçtim, bestesi de ulur gibi bir şeydir, Vuslat şiirindeki ruh’lar da inat gibi bana onu hatırlatırlar. Güzeldir Vuslat şiiri, dedim bir kere güzel olduğunu, sözümden dönecek değilim. Ben sevdiklerimden öyle kolay kolay vazgeçmem. Vuslat şiirini de ilk yazıldığı günlerde ne kadar sevmiştim. Yanılmıyorsam 1940’ta, Akşam gazetesinde çıkmıştı, hemen ezberledim onu, önüme kim geldiyse okudum, coşmuştum, duramıyordum. Öyle bir şiir yazıldığı günlerde yaşadığım için övündüğümü, kıvandığımı bile söyledim. Yalan değildi, o kadar beğeniyordum o şiiri. Gene de beğenirim:

    Kanmaz en uzun bûseye, öptükçe susuzdur,
    Zira susatan zevk o dudaklardaki tuzdur,
    İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan,
    Bir sır gibidir az çok ilâh olduğumuzdan…

gibi mısralarda bir büyüklük vardır. Ama, neden söylemeyeyim? eski hayranlığıma hayli su karıştı. Bir görmüksülük (théatral‘lik) var o şiirde, gittikçe o yanı çarpıyor insanın gözüne. Görmüksü şiirler arasında da çok güzelleri olabilir, örneğin Victor Hugo’nunkiler. Ama Yahya Kemal Bey o şiirini yazarken kelimelerini de iyi aramamış, "sevmekteki efsun" diyor, "bir mucize halinde" diyor. 1940 yılında konuştuğumuz dille yazıldığını düşünmeden vezin hatırı için "simâları" diyor, daha neler demiyor. Yok, güzel bir şiir ya, öyle özenerek, gerçekten özenerek yazılmış değil. Yahya Kemal Bey, bazı şiirlerinde görülen kolaylığa onda da bırakıvermiş kendini. Bir şiiri:

    Adalardan gelen o mektupta,
    Oradan bir sihirli râyiha var;
    İşveler sezdiren bir üslûpta…

diye başlar. Rindlerin Ölümüİsmail Dede’nin KâinatıHazan gibi şiirleri yazan adama pek yakıştırılmaz, "sihirli râyiha", hele "işveler sezdiren bir üslûp", Puccini’nin aria’larından yahut:

    Dizlerine kapansam, kana kana ağlasam,
    O güzel saçlarını ben çözüp ben bağlasam

gibi şarkılardan hoşlananlar için yazılmışa benzer. Vuslat şiirinde de, iyi bakarsanız, vardır öyle bir hal. On yıl önceki coşkunluğu düşünüyorum, çok su katılmış o coşkunluğa.

    Sevinerek, övünerek söylemiyorum bunu, içim kanıyarak söylüyorum. Edebiyatla uğraşan bir adam için, bir eleştirmeci için, bir hayranlığı yitirmenin ne olduğunu bilir misiniz siz, benim sevgili okurum? Elbette sevmişinizdir ömrünüzde, ne dediniz sevginizi, aşkınızı anladığınız gün? Gözleriniz parladı, Karaca Oğlan’ın şiirleri ezberinizde ise:

    Hadini de deli gönül hadini.
    Aramazlar gurbet ile gideni.
    Ak göğüs üstünde çakır dikeni
    Bitmeyince gönül yârdan ayrılmaz.

dediniz, Ovidius’la birlikte: "Maximus in me deus est" (En büyük Tanrı benim içimde) dediniz. Lâtince bilmeseniz de söylediniz bunu, ben de bilmem lâtinceyi, âşık olduğum günlerde öyle demiş olduğumu sonradan, lâtince bilenlerden öğrendim. O en büyük Tanrıyı hiçbir zaman gönlünüzden kaçırmıyacağınıza, mezara girip de göğsünüzde çakır dikeni bitmeden yârdan ayrılmıyacağınıza and içtiniz. Bir gün baktınız ki gidivermiş o Tanrı, siz ölmeden de sevgiliyi unutmuşsunuz. Ne oldunuz o gün? Sevdiğiniz günlerde, umutsuzca sevdiğiniz günlerde çektiklerinizden bin kat acı bir yara duymadınız mı içinizde? Kendi kendinizden şüphe etmeğe başladınız değil mi? Bilirim, o sızıyı unutmak için işi alaya vurmuşsunuzdur: "Vefasız âşıktan da kötüsü vefalı âşıktır" gibi bir söz, bir lâkırdı savurmuşsunuzdur, ama bunlar avutabilmiş midir sizi? Bu sözü unutsam, bilirim üzülürsünüz sevdiğiniz için değil, sevmediğiniz için, gönlünüzce sevmediğiniz için, bir sevdiğinizi bir daha unutmamak üzere sevemediğiniz için üzülürsünüz. Bir eleştirmeci de, bir zamanlar hayran olduğu bir şiir, bir eser karşısında o eski hayranlığı duyamazsa, hayranlığına çok su karışmış olduğunu anlayıverirse, yüreğinde işte öyle bir yara açılır, işte öyle bir sızı başlar. Hayranlık da aşk gibi kişiyi yükselten bir şeydir, ama o da aşk gibi geçicidir, bir kere yitirdiniz mi, sanki uçurumlara düşürür insanı.

    Sevmem "ruh" sözünü, doğrusunu söyliyeyim. Ahmet Haşim’in: "Âteş gibi bir nehr akıyordu / Ruhumla o ruhun arasında" mısralarında dahi pek sevmem. Ahmet Haşim bu düşünceyi ruh sözünü kullanmadan nasıl söyliyebilirdi? Bilmem orasını, hiç aramadım, ama o mısralarda da o söz batıyor bana, bir acayiplik var "ruh" demekte, "can" gibi değil o, sizin de, benim de birer canımız var, kedinin, köpeğin, tavşanın da birer canı var, can bizi bu dünyada yaşıyanların hepsiyle birleştiriyor. Ama ruh yalnız sizde varmış, bende varmış, kedide köpekte, tavşanda yokmuş. Bir büyüklük, üstünlük veriyor insana, uydurma bir büyüklük, insan oğlunun kendi kendine uydurduğu bir büyüklük. Bütün övünmeler gibi o da gülünç bir şey, çirkin bir şey. Hem de kurtulmak yok o ruh denilen şeyden. Dayanıklı mı dayanıklı. Ben öleceğim, gömüleceğim, göğsümün üzerinde çakır dikenleri bitecek, bir gün göğsümde hiçbir şey kalmıyacak, belki çakır dikenleri dahi sökülüp atılacak, o mezarlığın yerine bir bahçe, belki kocaman bir mahalle kurulacak, sonra onlar da bozulacak, yüzyıllar geçecek, görüşler de değişecek, medeniyetler değişecek, ama ruhum, o ne olduğunu bilmediğim şey, sapasağlam kalacak. Kandili karartıp da masa başına çağırdınız mı, ta nerelerden çıkıp geliverecek… İnanıyorlar buna, bir inanış ki sormayın. Ne dersiniz deyin, inanmıyorlar, gülüyorlar, omuz silkiyorlar, ama "ruh" dedini mi, ne olduğunu araştırmadan şıppadak inanıveriyorlar. Gelin de kızmayın bu insanlara: Akrabası makrabası da oluyor ruhun. Bakın ne diyor Cenap Şahabettin:

    Ben şair olaydım sana, ey yâr-ı dilârâm,
    Hemşire-i ruhun gibi sözler getirirdim…

Ruhun hemşiresi, biraderi, ağa-babası, kaynatası, kaynanası… O kadar kalabalık soyu sopu olanlardan korkarım…

    Bırakalım bunları, cânım Efendim, bırakalım bunları da "cânım" diyelim biribirimize "cânım" diyelim bütün cânım dünyanın cânım insanlarına, hayvanlarına, bitkilerine, taşına toprağına. Hepsi de bizim gibi canlı, hepsinin de bir gün yitirecekleri birer canları var. "Cânım" diyelim, yalan dahi olsa söz tatlı…

Nurullah Ataç,
3 Haziran 1951
Okuruma Mektuplar ~ Prospero ile Caliban

["Gene Yalnızlık", YKY 2011]

o sırada (aka son dakika)

 Sevgili Gümlük,

Editörün açılmasını beklerken kafamda sözlerinden vaktiyle Ande’nin bir blog girişi sayesinde haberdar olduğum ve sanırım hiç dinlemediğim İkili Delilik’ten (Sezen Aksu) bölük pörçük gidip gelmeler vardı. Az evvel son-uzunca-bir-zamandır yoğun bir şekilde enerjimi ve vaktimi alan bir şeyin sanıyorum bendeki kısmını bitirdim (akademik bir şey bu arada, çok şükür ilişkisel filan değil (canım arkadaşım OBM’ye de selam çakalım bu vesileyle)), sonumuz  hayırlı olsun.

Ne diyecektim ben? Kafam karışık, yorgunum ve sanıyorum uykum var. Olayın bendeki kısmı bittiyse bile, daha ilgili konuda yapmam gerekenler bitmedi. Çok da bir değişiklik yok aslına bakarsanız (gizemli adamın terennümleri), bir piyango bileti almak gibi. (işin özü aynı kalmamızdır)

Bugün kahvaltıda bir ara Ece’nin Küçük Prensini açtım, sonunu okudum. Daha önce kırk kere okumuşluğum var kitabı, çocuk değiliz yani, biliyoruz ne olduğunu, ama yine de etkiliyor, üzüyor ya insanı. Ece’ye "yok, ölmüyor, ölür gibi yapıp, o yolla gezegenine dönüyor, bak vücudunu bulamıyor mesela pilot" dedim, Pan’s Labyrinth’i masal kıvamına getirip anlattım destek olsun diye, yine de ben artık büyümüşüm (aka "çocuk değiliz yani") artık anlaşılan, eskiden o söylediğime inanırdım, bu sefer öyle olmadığını bildim. (bu noktada Sartre’ın 2. Dünya Savaşı’na dair sevdiğim bir gözlemi vardır, onu da alıntılayıp yatayım: "Anlamıştım ama hissetmemiştim." deyü, uydurmuş da olabilirim çünkü biraz bakındım ama kaynak/destek bulamadım).

İyi gecelerzzzzzzzzzzzzzzzz.

Sururi at the bleeding edge / cutting edge / edge.

 Geçenlerde ilgili başlık aklıma geldiğinde, üşenmedim, araştırmacı blogçu kişiliğime yenik düşüp derin araştırmalara (wiktionary) yelken açtım. Öğrendim ki terimler nalburluktan geliyormuş, kılıçlar için kullanılmaya başlamış, Bleeding edge çok oturmamış, yeni çıkmış fırından (ustası Çorum’dan) kılıçları tanımlarken, cutting edge de en son yenilikleri içeren, süper düper falan filan (bir de aynı minvalde state of the art vardır ki, sanattan çok teknoloji ve bilimde kullanılır). Geçen hafta iki tane pek güncel şeyden/şeyle haberim/etkileşimim oldu da, genelde şimdiyle pek alakam olmadığından garibime/hoşuma gitti, sizlerle paylaşmadan edemedim (yoksa şuracıkta çatlardım valla(hi)).

Geçen ay Otostopçunun Galaksi Rehberi serisini (1-5) tekrardan okudum bir güzel: beni en çok vuran şeyler Arthur ile Fenchurch’ün ilişkisi (So long, and thanks for all the fish), evreni yöneten adam (The restaurant at the end of the universe) ile Tanrı’nın kullarına son mesajı (So long, and thanks for all the fish) oldu; bir de Elvis Priestley de biraz ağlak danone olsa da, güzel bir dokunuş idi (baki kalan bu kubbede) (Mostly Harmless).

Neyse, işte seriyi bitirdikten sonra bilim-kurguya biraz ara veririm diyordum, ama AV Club sağolsun, beni yeni çıkmış olan, Thomas King diye bir arkadaşın "A Once Crowded Sky" kipatından haberdar etti. Ben kipatı alıp almamak arasında giderken, bu sefer de amazon, "bunu alanlar bak bunları da şey etti" diyerekten bana pek güzel bir kapaklı, ilgi uyandırıcı isimli ve neresinden bakarsanız bakın yazlık çıtır çerez olduğu ("Clerks meets Buffy the Vampire Slayer" şeklinde bir sloganı olan bir kipattan ne kadar bir şey bekleyebilirsiniz?) Michael R. Underwood isimli genç bir arkadaşın (EST bunları yazarken ilgili kişiye çaktırmadan baş ve işaret parmaklarıyla L yapıp alnına doğru tutar) Geekomancy kipatını tavsiye etti. Dediğim gibi, bütün entellektüelliğimle gidip kapağı için aldım, ama kitap da çok güzel bir çerezlik çıktı hakikaten zevkle okundu. Çıkmasının üzerinden bir ay geçmeden bitirdiğimden işte başta bahsi geçen "bleeding edge sururi" kavramına da kapıyı açmış olduk.

Geçen gün de internette dolanırken, Nik Kershaw’ın (mesela $izoSuru #2 – Kanserojen Şarkılar / Wouldn’t it be good) bunca yılın ardından yeni bir albüm (Ei8ht) çıkardığını öğrendim, gittim dinledim biraz, güzel, popidik işte, daha ne gerek? O da 6 ağustosta çıkmış da işte, böyle yakınen takip eder buldum bir anda kendimi.

Geekomancy’den sonra şöyle biraz çiddi bir şeyler okuyayım, ne o öyle, çocuk muyum SF/Fantazi filan okuyup duruyorum deyip, Kazuo Ishiguro’nun "Never Let Me Go"suna başladım. Uzunca bir tutukluktan, mahcupça gözünü kaçırmalardan filan sonra, o da ağzındaki baklayı çıkardı, "Sevgili Emre, senden artık daha fazla hakkımdaki gerçeği saklayamayacağım: ben aslında sıkıcı bir İngiliz yatılı ortaokul kipatı değilim, yani oyum da aynı zamanda ama esas olarak sıkıcı bir bilim-kurgu kipatıyım." deyiverdi. Pofffff… Bırakmadık ama, okuyoruz hala, az kaldı… Ayrıca The Island filmi (evet, hani o Scarlett Johanson ile Ewan McGregor’lu olan) 2005 yılında vizyona girmiş, bu kipat da 2005 yılında basılmış – birinden biri arak kesin (ben The Island’ı daha çok beğenmiştim, o yüzden onun tarafını tutuyorum). Ben bu entel dantel işlerini sevmiyorum — ara ara ara bir tane The Island’ı anış yok kipattan bahsederken (Roger Ebert, The Island’dan bahsederken kipatı anıyor (son paragraf) / bir de, tersine, Never Let Me Go 2010 yılında sinemaya uyarlanınca, millet o zaman anlıyor ama bu sefer de yanlış anlıyor). Benzeri bir arak/no/fobyayla Shutter Island / Mindgame’de karşılaşmıştım, o zaman da sinir olmuştum (hem bu sefer tarihler arasında yıl farkı da var: 2003/2001). İleride bahsetmek üzere not almıştım ama daha ne diyeyim bilemedim. Neyse, belki, belki..

Ah, bir de, Ian M. Banks’in hastası olduğumuz (eskiden daha çoktu bu hastalığımız zira Matter çok kötüydü, Surface Detail de ehven-i şer idi) The Culture serisinin yeni kipatı "The Hydrogen Sonata" 4 ekimde çıkacak imiş, haydi bakalım. Bir de üşenmeyip, ucundan takip ettiğim Kediler ve Kitaplar blogunun "Kısa Kısa"larından arakla bahsi geçen kipatlarla ilgili bir kolaj kotarsam ne iyi olurdu ama yok öyle yağma! Onun yerine geçenlerde Guggenheim’da gezdiğimiz (ah bu havam!) David Hockney sergisinden pek bir beğendiğim bir başka"kolaj"la veda ediyorum siz sevgili dinleyenlerime (işte benim Zeki Müren, daradara daradara dat dat dararara ra rarararara…)…


David Hockney – Pearblossom Highway, 11-18 April 1986 #1


 

Jon Hamm’e sormuşlar Stevie Nicks mi,Christine McVie mi diye

 Jon Hamm kim, bilemeyeceğim (Mad Men dizisindenmiş galiba – yoksa Office miydi? Baktım, Mad Men’denmiş) ama güzel demiş AV Club’taki röportajında:

Fleetwood Mac, "Don’t Stop"

JH: This is a perfect 41-year-old white guy song to end on. Bill Clinton’s favorite song. It’s the perfect end to this ridiculous mix of songs. But I do really like Fleetwood Mac. I unapologetically like those guys. I have a very soft spot in my heart for all late-’70s/early-’80s popular music, whether it’s Steely Dan or Fleetwood Mac or fill-in-the-blank. It was the formative years of my life, and I unapologetically, lustily celebrate it. So there.

AVC: Did you fall for Stevie Nicks or Christine McVie?

JH: I mean, forget about it. Stevie Nicks, you know? There’s a lot of scarves. She had a cool voice. And I just love Lindsey Buckingham’s work on “What Up With That?” What can I say? 

———————————
yani özetle, AV Club soruyor: "Stevie Nicks’e mi vurulmuştun, yoksa Christine McVie’ye mi?", Jon Hamm de "Bırak allasen, Stevie Nicks yahu! Bir sürü şallar filan, müthiş bir ses. Daha da işte Lindsey Buckingham’ın Saturday Night Live’daki "What Up With That?" skeçine nihayet -gerçekten- konuk olduğu çok komik sekans da var, daha ne diyeyim?

İşte pek bir alakasız blog oldu ama aklıma geldi yazdım. Zaten bu aralar kafam da, aklımda böyle, epey alakasız, epey karışık… Neyse, neyse ki Fleetwood Mac var, haydi sohbeti açalım biraz bari — bu aralar Lucky Soul dinliyorum bol bol, Florence+the Machine’in Ceremonials’ına sardım (o kadar laf ettikten sonra, biliyorum, biliyorum), lokal olarak Delafe y las Flores Azules’in albümünü aldık geçen gün, Ece ezberledi bile şarkıları. Bir de Danimarka’dan Agnes Obel diye bir hatun keşfettim, su müziği diye bir terim uydurdum kendisini tanımlamak için. Şarkılardan Spoon – Underdog, Chromatics’ten Running Up That Hill cover’ı. Doğum günümde Bengü bana süper mor kulaklık aldı, çok hoşuma gidiyor onlardan dinlemek… Ah, bir de Radiohead/Smashing Pumpkins/Pixies ruhum depreşiyor aralarda (kafamı da onlar karıştırıyor zaten). Massive Attack – Inertia Creeps‘i bilirsiniz tabii, peki Massive Attack – Inertia Creeps olduğunu biliyor muydunuz? No Doubt’ın yeni single’ını beğenmedim, üzüldüm beğenmedim diye, Greenday’in yenisine biraz daha şans vereceğim.

Buraya geçen hafta Garbage, Radiohead, Cure geldi, gitmedim tabii, aklım da kalmadı. Bob Dylan da geldi, Guggenheim’de lokal konser bile verdi sırf gideyim diye, gitmedim kardeşim, ne işim var.

Bu resim de getxophoto ile alakalı, çok ama çok beğendim:


Paola de Grenet: Yo solo / Nuria