Kitaplar ve Okurları

Şimdiye kadar kitaplarla (from now on shall be referred in the text as ‘kipat’) olan ilişkim, amiyane tabirle benim isteklerim doğrultusunda, kati bir şekilde tek taraflıydı: eğer bir kitabı okumak üzere seçmişsem, o kitabın bana kendini okutması dışında pek bir seçeneği olmuyordu. Bazen Faulkner gibi haddimi aşan yazarların kitaplarına elimi uzatsam da, kısa bir süre içinde yenilgiyi kabul ediyor ve kitabın hakkını takdir ederek, "belki bir gün hazır olduğumda yine görüşürüz" diyerekten olay mahallinden uzaklaşıyordum ama tabii ki daha kitaba başlarken az çok maceranın bu şekilde sonuçlanacağına dair bir intibam oluyordu.

Nicedir bir casusluk kitabı okuyayım diyordum, John le Carré’ın "Soğuktan Gelen Casus"u (The Spy Who Came in from the Cold) vardı aklımda, onu bulamayınca bu sene filmi vesilesiyle epey duymuşluğum olan "Tinker Tailor Soldier Spy"a başladım. 

Kitap, televizyon kanalında yayınlanan bir filmi izlermişçesine ilerliyor — bilgisayardan izliyor olsanız, anlamadığınız bir yerde başa sararsınız / tuvalete gitmeniz gerektiğinde durdurursunuz; sinemada olsanız yok öyle bir şansınız, işte televizyonda sinema ikisinin arası bir şey: gönlünüzce durduramasanız da, akışı sıklıkla bölen reklamlardan faydalanıp birlikte seyretmekte olduğunuz arkadaşınıza anlamadığınız yerleri sorabilir, ya da tuvalete fırlayabilirsiniz. Kitap sürekli bir ilerleme halindeydi, duygu ve düşüncelerden çok hareketleri, olayları ve konuşmaları aktarıyor, siz de bir voyeur edasıyla, kafanızdaki casus imajından çok da farklı olmayan bir şekilde kapıların arasından, perdelerin arkasından, karanlık köşelerden gözlüyor gibi hissediyorsunuz. Anlatımın anlatıya dahil olması, vaktiyle yeni roman (Nouveau roman) lalasında şaşkınlıkla tanık olduğum şekilde değil de (orada karakterin ruh haline bağlı olarak anlatım da sıkıcılaşıyor, akıcılışıyor, detaylara giriliyordu, vs…) böylesi bir şekilde idrak ediyor. Kitap bu tür işlerde (organize işler bunlar) işinin ehli olan karakterler arasında geçiyor ve sizin de öyle bir okur olduğunuz varsayılıyor. Konuşmalardan neler olup bittiğini çıkarttınız, çıkarttınız, yoksa kimse sizi durup beklemiyor, önemli yerlerin altını çizmiyor. İsimler, soyadlar, kod isimleri, takma isimler gırla gidiyor – ya kitabı okurken yanınızda bir de not defteri tutacaksınız, ya da dijital versiyonun nimetlerinden faydalanıp, yabancı gelen isimlerin cisimlerin önceki bahislerini bulmak üzere geriye dönük arama yapacaksınız.

Kitabın ana karakteri olan George Smiley, daha ilk görünüşünü takiben tamamıyla karizması çizilmiş, pek tepki vermeyen, sakin ve kitaptaki bir başka karakterin deyişiyle:

Of all the odd coves he had known, Smiley was the oddest. You thought, to look at him, that he couldn’t cross the road alone, but you might as well have offered protection to a hedgehog.

(Tanıdığı bütün garip adamlar içinde, Smiley en garibiydi. Ona bakınca, yoldan tek başına karşıdan karşıya geçemeyeceğini düşünseniz de, bunu yapıncaya kadar bir kirpiye koruma da teklif edebilirdiniz pekala.)

Ben çevirmen değilim, tuzum kuru 8). Hazır alıntılıyorken, iki-üç tane yeri daha işaretlemiştim, onları da yazıvereyim:

Bu da Smiley’nin karakteri hakkında:

That one won’t crack, though, Mendel decided with approval; one of your flabby oak trees, Smiley was. Think you could blow him over with one puff but when it comes to the storm he’s the only one left standing at the end of it.

Bu, edebi yetkinliğe dair: "in Balkan misery." (öncesi, sonrası pek gerekli değil ama şu "Balkan misery" lafı… Slav Hüznü, Balkan ızdırabı… ağırlığı olan tamlamalar bunlar, başka türlü bir şeyler…

Casus romanı okuduğunuzun ispatı (aka "şeytan ayrıntıda gizlidir"):

He would throw them any bone he could think of, sell them if necessary the entire Brixton stable. And all this would be the smokescreen to disguise what seemed to Jim to be his most vulnerable intelligence, since they would certainly expect him to possess it: the identity of members of the Czech end of the Aggravate and Plato networks.
    ‘Landkron, Krieglova, Bilova, the Pribyls,’ said Jim.
    Why did he choose the same order for their names? Smiley wondered.

bir de mesela:

Percy had two wives, Guillam remembered, as Camilla once more flitted through his teeming mind, and both were alcoholics, which must mean something.

Tarih dersi (bu çok hoşuma gitmişti okurken, böyle bir olta olayı olur, okuyucunun 2. Dünya Savaşı gibi illaki bileceği bir konuyu alık oğlana "bildirmezsiniz"):

     ‘I happen to know he was up at Oxford in thirty-eight. Why didn’t he finish? What went wrong?’
     ‘I seem to recall there was an interlude round about then,’ said Mr Stroll after another age.
     ‘But I expect you’re too young to remember it.’

Kitap benim gibi dağınık bir okuyucu için zorlayıcı oldu. 1998’di herhalde (1999?), İTÜ’deyim, Norman Mailer furyasına kapılmışım, dargın olduğumuz Emir’den birbiri ardına Mailer kipatlarını ödünç alıyorum, en son Harlot’s Ghost‘u almıştım, o da CIA’de yaşananlara dair bol detaylı, neredeyse belgesel olacak kalın mı kalın bir kitaptı, Norman Mailer’ın akıp giden, iki günde biten kitaplarının ardından çok fena bir fren olmuştu. Niye anlattım ki ben bunları şimdi ("Adım Emre S., hobilerim arasında yokluğunda çok kitap okumak vardır."). Neyse.

İşte bu girişin ta en başında yazmış olduğum üzere, hiç beklemediğim bir şekilde (kulvar farkı olsa da "dengim" olan) bu kitaptan böylesi tepki görünce, insan psikolojisi uyarınca, ben de peşinden koştum, iyi de ettim. Kitabı bitirdikten sonra gittim baktım (o dala), meğer George Smiley John le Carré’ın (evet, ben "Karr" diye okuyorum), tıpkı Agatha Christie’nin Hercules Poirot’su gibi demirbaş karakteriymiş (bu arada, geçen aylardan birinde yıllardan sonra yine Agatha Teyze’ye bir şans verdim, Şark Ekspresi’nde Cinayet‘ini okudum bu sefer, yine beğenmedim, artık bir 10 sene sonra belki yine deneriz Agatha’cığımla…). Filmi vesilesiyle AV Club’da George Smiley’i oynayan aslan kaplan Gary Oldman’la bir röportaj vardı, onu okumuştum çıktığında, kitabı bitirince bir kez daha okudum, Oldman’ın yorumları çok hoşuma gitti. Bugün videocuda filmi sordum:

Ben: Tinker Tailor Soldier Spy’ı arıyordum…
Kız: İngilizce adlarından bilemem malesef.
Ben: Ben de İspanyolca’da nasıl gösterildi, onu bilmiyorum. Gary Oldman oynuyor.
Kız: Haa, "El Topo" mu?.. "Espía" filmi ("Spy"ın İspanyolcası)
Ben: Evet, evet o! "El Topo" ne, yeraltında ilerleyen hayvan mı? ("Köstebek mi?" demeye çalışıyorum)
Kız: "Undercover"

sonrasında filmin o sırada dışarıda olduğunu fark ettik, Ece Ariel 2: Denize Dönüş‘ü, ben de Hugo‘yu (Scorsese’ninki, Tolga Garipoğlu’nunki değil) seçtik. "TinkerTailorSoldierSailorRichmanPoormanBeggermanThief" tekerlemesini ilkokul 3’ten 5’e İngilizce kitabımız olan Look, Listen & Learn!den öğrenmiştik (ve o zaman öğrenilen pek çok şey gibi beyne bir daha çıkmamak üzere işlendi – kitabı nette şöyle bir arattım, akabinde buldum (L.G. Alexander imiş yazarı, Longman yayınevi), durun alıntılayayım ilgili kısmı (kitabın orijinalini hala saklarım bu arada)).
 

Film, bu arada, Almanya ve birkaç ülkede "Dame, König, As, Spion" adıyla gösterilmiş, Meksika’da "El espía que sabía demasiado" ("Çok şey bilen casus") olarak, İspanya, Türkiye, Fransa, Portekiz, Polonya’da falan filan "Köstebek" anlamına gelen kelimelerle gösterilmiş. Danimarka, Hırvatistan, Finlandiya, Litvanya, Bulgaristan, Sırplar Almanya’nın izinden gitmiş, Macarlar büyük ihtimalle sazanlamışlar ("Suszter, szabó, baka, kém"), Japonlar "Uragiri No Saakasu" (Yetkin Japoncamla, "Saakasu’nun Uragiri’si" olarak dilimize çevrilebilir – Google Translate’de epeyce bir debelendikten sonra "Saakasu’nun İhaneti"ne kadar ilerleyebildim… Emiiiiiiir? ). Bengü’yle kısa uğraşlar ve uzun kahkahalardan sonra Türkçe’ye "Ali Veli kırk dokuz casus" ya da "Edi’yle Büdü, Şakire Casus" olarak çevrilmesini uygun gördük. İşte böyle, daha yazacaktım ama mürekkebim bitti.

“Kitaplar ve Okurları” için 2 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir