oku izle dinle… II (izle)

3,333,360

Pac-Man’de yapılabilecek maksimum skor (dökümü şurada bulunabilir: https://gaming.stackexchange.com/a/185776).

Bu yakınlarda Spielberg’ün çektiği “Ready Player One” filmini izlerken aklınızda bulunsun. Biz çocukken “Atari salonları” vardı – ben ilkokula giderken Commodore 64 / Atari 800XL’leri bağladıkları, jetonla çalışan kutulardı, sonra orta okulda gerçek coin-op/arcade makineler gelmeye başladı, az paramızı yedirmedik onlara, helali hoş olsun. İlk coin-op’um, 86’ydı herhalde Galleria açıldığında, orada, Fame City’de, Street Fighter olmuştu: 10000 liraya 4 büyük jeton verirlerdi – her büyük jeton 4 küçük jetona dönüştürülebilirdi. Coin-op’lar 1 küçük jeton yerdi. Sonra her yerde arcade salonları açıldı. Vigilante’yi çok oynardım falan filan. Ama hiçbir oyunda usta olamadım.

Enter “Man vs. Snake: The Long and Twisted Tale of Nibbler“, o gün aslında “Entre nos mains” adında sağlam, sosyal yönü/mesajı kuvvetli bir belgeseli aramak için Netflix’i zorluyordum, “o yok ama belgesel istiyorsan sana bunu vereyim” ile teklif etti, kıramadım, iyi ki de kırmamışım. Belgesel eski Nokia’larda bolca oynadığımız yedikçe uzayan bir yılanı konu edinen Nibbler adındaki eski bir arcade oyunu hakkında. Gayet detaylı, hiçbir şeyi karşılıksız bırakmıyor. Önce 25 yıl öncesinin rekortmeni Tim McVey’i arayıp buluyor, onu gaza getiriyor, kendi manipülasyonlarını kendi yapıyor ama malzeme gerçekten hayli zengin, mesajı var, giriş-gelişme-sonuç, duygular, Rocky, Adriaaaan!… tavsiye ederim (özellikle de Gürer-san’a, Patron’a ve Kraliçe’ye).

Bunu beğenince (zaten Ernest Cline’ın Ready Player One‘ına bayılan biri olarak, buna kayıtsız kalmak imkansızdı), yine aynı dünyanın oyuncularını içeren, bu sefer Donkey Kong’un rekorlarının peşinde koşturan “The King of Kongs: A Fistful of Quarters“ı seyreyledim (yapım yılı (2007) itibarı ile “Man vs. Snake”den 8 yıl büyük); o acemilikten herhalde aşırı manipülatifti – öbüründe olmayan kötü adam / iyi kalpli underdog dinamikleri çalışmışlar, sonra zaten bir dolu şeyi atladıkları, saptırdıkları falan filan ortaya çıkmış ama izleniyordu işte (doğrusu benim de elimde Billy Mitchell gibi başlı başına bir fenomen olsa, ben de işlerdim herhalde…).

Maraton nedir? Ben bu sene öğrendim (Nike’ın Sub-2 etkinliği vesilesi ile), “bir maratonu 2 saatin altında koşmak ne demektir?” size de söyleyeyim (siz gerçi biliyorsunuzdur). Bu seneye kadar maratonun hep uzun mesafe koşulara verilen ortak isim olduğunu sanırdım, o yüzden “2 saatin altında koşma” çabasını bir türlü beynim kavrayamıyordu (pek çok şeyin yanısıra, I must add… 8). Biraz parmaklarımı kıpırdatıp Google’a sorunca meselenin gerçeğini anladım. 1 maraton =  42.195km. Hikayeyi biliyorsunuzdur: Persliler (hani şu 300’deki) Yunanistan’da nihai yenilgiye uğratılınca, bu zaferi haber vermek üzere Pheidippides adındaki asker(ceğiz) savaşın yapıldığı Maraton ovasından Atina’ya hiç durmaksızın koşarak geliyor, müjdeli haberi veriyor ve ardından çatlayıp ölüyor. Onun anısına, koştuğu mesafeyi (Maraton – Atina arası) hesaplayıp (42.195km), hatırasına koşuyorlar, işte size maraton.

2 saatte maratonu koşmak ~ 20km/saat x 2 saat – anormal (insanüstü) bir şey (bu sene her şeyi en ince ayrıntısına kadar planladılar ama malesef 25 saniye ile gerçekleşmedi).

Özetle: maraton = sınırlı bir şey. Oyunlarda bu nasıl oluyor peki? Oyunlar sonsuza kadar gitmez mi? En kötü ihtimal, bitirdiğinizde biraz daha zor olarak en baştan başlamaz mı? Eski oyunların çoğunda böyle değil. “Kill screen” diye bir kavram var, oyunun programlanmasında atlanan bir ayrıntıdan kaynaklanabiliyor, aletin kapasitesinden kaynaklanabiliyor ama işte bazı -eski- oyunlar belli bir yerden sonra kilitleniyor (Pac-Man 256. bölümde; Donkey Kong 22. bölümde göçüyor). Hal böyle olunca, amaç bu “bitiş çizgisine” kadar toplanabilecek maksimum puanı toplayabilmek; yani maraton tanımına uyuyor.

Nibbler (şu yılan oyunu) ise böyle bir şey değil, oynayabildiğiniz kadar gidiyor. Bu yüzden rekoru kırmak için oturduğunuzda 35-40 saatlik bir session’dan (nasığ diyoğ siz Tüğkleğ?.. hah, “seans”) bahsediyoruz.

Yukarıda da bahsettim: belgeselleri seyrederken, gençliğim aklıma geldi. 3 boyutlu tetris olarak gözünüzde canlandırabileceğiniz Blockout iyi oynadığım ender oyunlardandır. Sene ’95, Taksim’deki evde deli gibi blockout oynuyoruz, skorlarımız 70000 civarında, daha iyi yapamıyoruz. Sonra bir gün eve geldik, Emir 100000’i geçmiş. Ertesi gün (ya da iki gün sonra) Bora onun rekorunu geçti, sonra Emir de dahil hepimiz geçtik, sonra Emir, o ilk skoru hexeditör marifetiyle yaptığını söyledi – meğerse tek ihtiyacımız olan şey “challenge”mış (Tüğkleğ?.. meydan okuma?). Koşucular da, bisikletçiler de tavşan kullanıyorlar (tavşan, tempolu olarak önlerinde koşan, ara ara değişen, ritmi veren, gaza getiren, yarışa dahil olmayan motive ediciler – isimlerini tazı yarışlarında kullanılan mekanik tavşan maketlerinden alıyorlar). Bengü’nün Crack Attack’da deli/manyak/anormal bir skoru vardı, Zuma’yı da bitirdiğini gördüğüm tek canlıdır.

Artık oyunlar oyuncunun yanında, bizim zamanımızda acımaları yoktu, bir kere yanınca, bölüme en başından başlardınız, yoktu öyle save scumming filan (iyi anlamda söylemiyorum tabii ki, şimdiki halden hayli memnunum). Hatta öbür uçta Gears of War, SW: Republic Commandos oynamışsanız bilirsiniz, siz istemeseniz bile zorla bitirtirler adama oyunu. 8)

“oku izle dinle… II (izle)” için 6 yorum

  1. Lütfen bi ara ailecek bize gelin ve sizi VR (sanal gerçeklik) dünyasına sokalım. (İsteyene 3 boyutlu manyak bir Zuma’mız bile var.)

    1. Lütfen lütfen bir ara ailecek size gelelim kraliçem! Zuma 3B nasıl olur bilemedim ama geçen gün enternette 3B Lemmings gördüm ben (augmented filan), çok şaşırdım, geride kalmışım çok…

      İyi bayramlar, şeker yanaklar!

  2. Last Starfigher 1984 yapımı imiş, onu 1985-86’da izlemiş olsam gerek (Şişli’de oturuyorduk, ilkokula gidiyordum); en son Ernest Cline’ın “Ready Player One”ını okurken aklıma getirmiştim, geçen hafta da , bu girişi yazmanın tekrar hatırlatması ile Ece ile izledik – efektler yıllara yenik düşmüş ama hikaye aynı hikaye (Eski şiirleri yırtsan ne çıkar / Yenilerinde de aynı hava / Sana göre ben huysuz oldum / Bana göre sen alıngan / İşin özü hep aynı kalmamızdır / İstersen beni bir süre arama — Afşar Timuçin, “Alacalı Türkü”). Onu da ekleyeyim diyordum, yazıya yedireyim filan, ancak yoruma yetişti…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir