Bilbao’dayım, takılıyorum / Doğru değil, seni düşünüyorum…

Sonradan ön not: günlük bulamayınca mecburen buraya yazdım, direkt pas geçebilirsiniz, sadece benim tanıdığım kişiler hakkında, sizlere hitap eden çok bir şey yok bu sefer…

Bu seneki “akademik vazifemi” yapmak için, geçen çarşamba geldiğim Bilbao’dan bir aksilik olmazsa yarın Ankara Ankara güzel Ankara’ya dönüyorum. Genelde ayrılığa dayanma sınırım iki hafta; bu sene birer haftalık, iki kısa ziyaret yapayım dedim, iyi ki de öyle demişim zira yalnızlık zor, sokaklar çıkmaz. Bilbao’da rutin solo düzenime geçtim: gece 2.5 – 3’e kadar kola/puro/süt/çay eşliğinde çalışma, sabah 8’de kendiliğinden uyanış, 10 gibi bölüme varış (yazları otobüsler daha seyrek çalışıyor, o yüzden 8:45 otobüsüne kasmak yerine, 9:15 otobüsüne biniyorum), çalışış çalışış, 6 gibi çıkış, biraz dolaşış (çok zorlama oldu), misafirhaneye dönüş, wash, rinse, repeat... Önceki gelişlerimin aksine bu gelişimdeki çalışma içeriği neredeyse solo idi: geçen sene bu zamanlar baştan yazdığım programın makalesini yazmaya başladım, an itibarı ile free takılıyor, aklıma ne gelirse yazıyorum, 2/3’ü bitti, sonuçlarsız 20, sonuçlarlı 27 sayfa oldu, takmıyorum kafaya, hele bir bitsin, budarız kızılcık, ne çıkar?

Çarşamba akşamı, neredeyse iner inmez Manular’a gittim: Manu perşembe sabahtan hasta annesinin yanına gidecekti. Bengü, Helga’ya (nar ekşisi ve) soğan otu göndermişti, ben sadece soğan otu zannediyordum, soğan otu diye verdiğim kavanozdan nar ekşisi çıktı (bavulunuzu siz mi hazırlayıp kapattınız?… Başka biri bavulunuza yaklaştı mı?…)  Manu’yu göremeden kaçırsaydım çok üzülürdüm doğrusu. Oradan buradan halleştik, yorgundum epey, yemekten sonra müsade isteyip kalktım. Mois Çin’deydi daha, pazara gelecekti. Luis bölümdeydi, Noelia hastaydı, Gemma ile Nerea da zaten yoklar artık buralarda. Cuma Danel’le buluştuk, iyi haberlerini aldım (iş bulmuş, hem de üniversitede, hem de kendi kasabasında!). Ya, sevgili günlük (blah blah 8P). Pazartesi Mois’le görüştük, pazar gecesi “ya Mois sen daha yeni geldin, yorgunsundur, yarın gelme dinlen, salı görüşürüz, çarşamba görüşürüz” diye mail attım, pazartesi geldi yine de. Bir de şöyle bir şey var: Stefka bugün (salı) Bulgaristan’a döndü, ben Mois artık burada kalır diye düşünüyordum, meğerse o da perşembe gidiyormuş Bulgaristan’a – yaa, sanırım benim için biletini erteletti (yani kendi adıma Manu gibi, onu da göremeden dönsem üzülürdüm ama yine de…). Daha çok Çin gezisi hakkında konuştuk. Bir de bugün bana bir sürü macerasını anlattı (mesela araba sürdüğünü bilmiyordum – Fransa’dan (Almanya’dan sonra Fransa’da iki buçuk yıl çalışmış, onu da bilmiyordum) Bulgaristan’a, hem de Yugoslavya’da savaşın en civcivli zamanlarında oğluyla araba ile dönmüşler! Sonra S. ile E. hakikaten de malum bir hikayemdeki gibi, ondan birkaç ay önce İspanya’ya gelip eğitime başlamışlar, hatta gerçekten de Mois’e bölümden “senin grupta iki öğrenci çok, birini başka gruba kaydıralım” demişler! Öğlen Mois’le gittiğimiz lokantanın menüsünde salata olarak nohutlu salata vardı, nohut İspanyolca’da garbanzos oluyor, ona Allen Ginsberg’in “Howl”undaki

America when I was seven mamma took me to Communist Cell meetings they sold us garbanzos a handful per ticket a ticket costs a nickel and the speeches were free everybody was angelic and sentimental about the workers

kısmından bahsettim (akşam da nihayet tamamlayabildiğim Jarmusch’un Patterson’ında William Carlos Williams’ın yanı sıra, Ginsberg’ün de oralı olduğundan -kör göze parmak, kör göze parmak- bahsettiler, tesadüflere şaşırıyor muyuz hâlâ? Yoo, hayır). 94’tü ben o şiiri ezberlediğimde, yine de bir türlü o garbanzos kısmını anlayamamıştım, “nasıl yani, nohut mu yiyorlarmış?” diye şaşırırdım. Yıllar, yıllar sonra -bak ama dalga geçmeyeceksiniz- bin yıllık leblebinin fındık, fıstık gibi ağaçlardan toplanmayıp, bildiğin nohutun kavrulmuş hali olduğunu öğrenip şoka girmiştim (Bulgarlar da “leblebiki” gibi bir şey diyorlarmış, e ne bekliyorduk? Bir de “tellak” da bizden onlara geçen bir kelime, çok önemli (şimdi böyle yazıp burada bırakırsam, “akademide neler konuşuluyor?..” diye dumur olmayın diye açıklama getireyim: bugün Bilbo 39 (yazı ile otuz dokuz!) derece idi, biz de o sıcakta yürürken, Mois “hamam gibi” olduğunu söyledi de, oradan ulaştık tellak anahtar kelimesine. Ben de karşılık olarak Japonya’da Türk Hamamı’nın hangi anlamda kullanılmakta olduğunu ve vaktiyle meydana getirdiği diplomatik skandalı (NSFW) aktardım ama pek inandırıcı olamadım 8) var mıydı açık parantez? ). Mois de, Manu da 67 oldular — Manu evvelki sene Helga’nın durumundan ötürü emekli oldu, Mois gittiği yere kadar diyor ama gençleşmiyoruz da nitekim. Bu nisan, işte zaten moralim pek iyi değilken, Mois’le Skype üzerinden bir şey konuşuyorduk da, çok kötü gördüydüm, meğer bir sürü operasyona girmiş (şimdi iyi). Daha önce yazmış mıydım bilmiyorum (yazmışımdır kesin ama iyi bir şey, yine yazayım): Mois de, Manu da süper bilim insanlarıdır, ayrıca süper insanlardır. Çok bilgilidirler, zor beğenirler, bir konuşmacı boş konuşuyorsa -özellikle Manu- onu anında ifşa eder. İşkoliktirler, hele de Mois, öyle mükemmeliyetçidir ki anlatamam.

umarım bu resmin hangi anlama geldiğini, nereden olduğunu vs. hatırlayan bir ben (bir de Fernando) değilizdir… göndermeyi anladınız, değil mi? Değil miiiiiii?…

Bilbao. 2009. (10 yıl olmuş yahu!). Hollanda’dan İspanya’ya yeni gelmişim, Bengü ile Ece ev tutmamı bekliyorlar Türkiye’den gelebilmek için. Bir sürü kaygı var başımda, Manu da, Mois de ayrı ayrı ilgileniyorlar ama bu aynı zamanda 2x iş, yoğunluk demek. Uzunca bir süredir özellikle akademik camiada çok popüler olan bir terim, “imposter syndrome” (Üstüne iyilik, geçen gün cam açık yatmışım, sabaha imposter sendromu ile uyandım şekerim, sorma; evet, zaten bende hep biraz vardı… (Roy & “Artistic Spectrum” 8)). O zamanlar bilmiyorum tabii öyle bir terim, doğrudan ödüm patlıyor “pardon bir yanlışlık oldu, seni yanlış tanımışız, kib, bye” diyecekler diye. Hele Hollanda’daki dünyanın en yumuşak, en nazik, en pasif agresif insanı (ve hakikaten dünya tatlısı) Marcel’in danışmanlığından sonra, Manu’yu çeşitli seminerlerde konuşmacıya takır takır saydırırken görmek beni iyice geriyor. Ama nasıl oluyorsa (hakikaten de), Mois ve Manu tarafından hep takdir ediliyorum, tutuyorlar beni – sadece akademik ortamlarda da değil üstelik, işin başından sonuna kadar iki koruyucu melek misali her şeyde yanımda oluyorlar (biz de onlara karşı boş değiliz tabii ki). İspanya’da işte böyle arkadaşlık, dostluk ve kardeşlik içinde üç senemiz rüzgar gibi geçiveriyor. Ayrılışımız hakikaten de iki taraf için de çok zor oldu ama şartlar, şartlar… Neyse, ne diyordum, ne demek istiyordum, sadede gelsek: kendimi akademik açıdan en kötü hissettiğim zamanlarda bile hep dedim (hâlâ da derim) ki “ya, ben şu anda göremesem bile, Manu ile Mois gibi iki insan bende bir şey gördü, o zaman gerisi vız gelir, tırıs gider!” (ayna karşısında, pep talk ve bildiğiniz diğer tüm klişeler… 8P 8) ama gerçekten öyle! Ben de -çok şükür- yüzlerini kara çıkarmadım, şu 10 yılda bir dolu güzel şey geliştirdik birlikte. Bunları niye yazdım? İşte Manu ile Mois benim akademik anlamda mentorlarım (“Tokyo Godfathers”ın yönetmeninin Paprika’sını izledim geçen gün, o da değişikti). Şimdi herhalde anlatabilmişimdir, Manu’yu ya da Mois’i göremeden dönmüş olsam niye üzüleceğimi. (Fazla kişisel oldu, hoşuma gitmedi, ama işte günlüğü de seneler önce kapattık, idare ediverin lütfen bu seferlik.)

Akşamları (geceleri) makale yazmaktan baydığımda film seyrettim, blog yazdım.

İki konu ile ilgili iki şey var aklımda kalan, şeyleri hatırlıyorum ama konuları bir türlü hatırlayamıyorum. Şeylerden biri: “Vaktiyle (çok da eski olmasa gerek, hatta bulayım, 1 sn…

Bana hiç bakmayın — ben, daha önce de bir ihtimal söylemiş/yazmış olacağım üzere, birbirini tanımayan bir dolu insanın metroda birbirlerini öldürmeden, etkileşime geçmeden nasıl olup da bir noktadan bir noktaya gidebildikleri medeniyet seviyesine ulaştıklarına bile şaşakalan bir kanaat seviyesine sahibim bütün insanlık hakkında. (24 Temmuz 2016)

Diğerinde de rahmetli anneannem Hüsniya’dan bahsedecektim (yok, buradaki bilgisayarımın adının da hüsniya olması ile ilgili değildi, anneannemin bir özelliği ile ilgiliydi ama bir türlü hatırlayamıyorum).

Bu yazki krallığım!.. 8)

Neyse, saat 2 buçuk oldu, yatayım, belki yarın öbürsügün hatırlarım da yazarım. Haydi iyi geceler!

(…)

Ertesi gün oldu (az evvel kahvaltımı yaptım, bavulum hazır gibi (takım hırkası da vardı),  ama ben yine de hatırlayamadım. Başka bir şey anlatayım onun yerine. Bilbao, bildiğiniz üzere, Bask bölgesinin en kalabalık ve tanınan şehri (ama başkent değil – başkenti: Vitoria). Basklılar da hakikaten süper insanlar ama özellikle gençleri biraz fazla heyecanlılar (ille de bir benzetme yapmak gerekirse bizim Karadenizli arkadaşlar diyebilirim). Tabii bir de doğal olarak doğduklarından itibaren politik bir sürü sorunun içinde büyüyorlar. Baskça “hayır” anlamına gelen “ez” kelimesinin isim tamlamalarına hemen her yerde, dağa taşa binaların duvarlarına yazılmış halde rastlayabilirsiniz. Tabii bir de işin daha ciddi boyutu var, siyasi tutuklular. ETA terör örgütü (2018 yılında tamamıyla dağıldıklarını açıkladılar) işte bu aşırı Bask milliyetçisi arkadaşların kollektif çalışması, doğal olarak hapiste de bir sürü tutuklu var. Bunları niye yazıyordum? Tamam, mesela buraların pencerelerinde/balkonlarında çok sık görebileceğiniz şu flama var:

“Bask mahkûmları Bask ülkesine” anlamına gelen bu sloganın örneğin “Euskal Presoak Etxera” (“Bask mahkûmları evlerine”) versiyonu da var. Şimdi, normalde âdi suçlardan hüküm giymiş mahkûmlar, kendi bölgelerindeki hapishanelerde tutuluyorlar ama ETA mensupları gibi terör suçluları İspanya’nın uzak ve alakasız bölgelerindeki hapishanelere gönderiliyorlar, işte onların Bask bölgesindeki hapishanelere aktarılması için yürütülen bir kampanya idi bu.

Evvelki seneydi herhalde, yeni bir flama gördüm balkonlarda üsttekine ek olarak, o da şöyle bir şeydi:

Bunu görünce, “şimdi ne oldu acaba?” deyip, Danel’e sormuştum, o da anlamının “mülteciler hoşgeldiniz” demek olduğunu belirtip, Suriyeli mültecilere destek için asıldığını söylemişti. Bu iki flamayı cümle içinde kullanırsak, örneğin:

Bilbao’da pek Suriyeli yok bildiğim/görebildiğim kadarıyla ama ciddi sayılabilecek bir göçmen gerçeği var (Afrika ve Arap ülkelerinden). Benim bu gelişimde de kalmakta olduğum ve favori misafirhanem olan Blas de Otero, vaktiyle de bahsetmiş olduğum üzere, şehir merkezinin hemen dibinde olmasına karşın, göçmen mahallesinde. Buradaki bakkalda (aynı yazıda belirttiğim üzere, iyi okumuyorsunuz, sonra gelip bana şey ediyorsunuz efendim, yok artık bu kadarına da kusura bakmayın) kiloluk yoğurt filan bulup dumur olmuştum. İşte geçen yanından geçerken bakkalın, kepenkleri inikti, henüz açmamıştı, şöyle bir yazıyla karşılaştım:

Haydiiiii….. sorun şu ki, Basklılar İspanyolları sevmiyorlar tamam, ama diğer açılardan, diğer milletlerden yana hakikaten böyle değillerdir, yani böyle açık açık “Türken raus” benzeri bir yazıyla karşılaştığımı sanıp gerçekten çok üzüldüm (“Benim bildiğim Basklılar yapmaz böylesi bir aleni ırkçılık”). Danel’e hesap soracaktım, sonra arada google’a sordum, meğerse “Suudi Arabistan’da kadınları özgür bırakın!” demekmiş, iyi anlamda köşeye yatmış oldum, günahlarını aldığım için de biraz mahçup (Danel’e olayı anlatarak kefaretimi biraz ödedim (yok, o aradığınız kelime “kefalet” 😉 ). Basklılar şöyledirler böyledirler ama her şeyin başı haklarını sonuna kadar ararlar, özellikle de kadın haklarını! (Hear me sister!)

Bakkalın hemen önünde çok beğendiğim bir heykel vardır, hazır fotoğraf çekiyorken, onun da resmini çektim:

Anlayabildiniz mi neyin heykeli olduğunu? İpucu versem?.. 8)

İşte böyle bir şeylerdi. GetxoPhoto artık hayal oldu ama neyse ki benim için metro istasyonlarını benzer minvalde şenlendirmişlerdi:

İrlanda, Tayland
Rusya (“Go Weeeeeesssstttttt!” 8)
Bu da İrlanda (“Derry Girls”ü izleyin, izlettirin! 8)

Saat 10:27, check-out 12:00. Acelem yok, gidip bir puro tüttüreyim bari, o süt kendi kendine bitmeyecek Emre Efendi. Haydi bibi!

(evvelki sene bu zamanlar, burası için bkz. evvelki sene bu zamanlardaki girişim)

Bonus: “He who smelt it, dealt it!” (ya da, “sen kırdın, sen ödersin!..” 8))

¡El que la caga, la paga! (Heçççç!)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir