Kizilağaç fidani / Tepeden budanur mi (Hayde!)

Güzel bir tatil geçirdik (uzun), uzatmaları oynuyoruz, bir aksilik olmaz ise yarın evceğizimize döneceğiz. Ben de hazır şimdi miskin miskin annemin evinde oturur iken birikmiş ama çok da önemli olmayan (hoş ne zaman önemli bir şey yazdım ki, orası da öyle doğruya doğru) paylaşımlar yapayım, kafamı düzleyeyim, biomass depolayayım dedim (bugün Carrion‘ın gameplay’ini izledim de — bunu yazınca da canım Sepultura – Biotech is Godzilla çekti canım, açıyorum şimdi).

Liste girişi olacak, bence okumayın.

Madde madde ilerleyelim, bakalım, bakalım…

  • Dark: Dark’ı en son 3’ün 5’inde mi ne bırakmıştım, sanırım onu da yazmıştım. Sonra 4-5 günlük bir Almanca yokluğunda “haydi bitirelim bari” dedim, ama hakikaten hiç beğenmedim, keşke Alman radyosu filan açsaymışım. Sevgili ola ki bu satırları okurken kendini bulmuş genç arkadaşlar, klas & komplike görünen ama aslında öyle olmayan saçmasapan şeyler izlemekten sıkılıp da klas & komplike görünüp, öyle de olan saçmasapan şeyler izlemek isterseniz, dağlar gibi Lynch dedeniz var, vaktiniz azsa Mulholland Dr., çoksa diğer filmlerinden ikisini de  (Blue Velvet, Lost Highway), muazzam bir vaktiniz varsa da orijinal Twin Peaks bölümlerini izlemenizi tavsiye ediyorum. Jonas, Martha, unmöglich falan filan bir yere kadar (ayrıca saatçi fizikçi gazozcunun Ed Sheeran olduğu konusunda sarsılmaz bir inancım var!)
  • Shane Black: Bu aralar bir de Shane Black filmlerine sardım. “The Nice Guys” güzel çıkınca, –bir dakika yaw, bundan halihazırda bahsetmemiş miydim? Bir bakıp geleceğim heman… 9 yıl önceki bahsedişim sayılmazsa bahsetmemişim, çok şaşırdım… inanamıyorum, bir daha bakacağım… yok, yok, inanın ki yok! O zaman biraz başa saralım. Efendim, hani Pulp Fiction’daki John Travolta / Samuel Jackson ‘cool’ muhabbetleri vardır ya (misal ayak masajı üzerine), işte Shane Black o tarz “bro” muhabbetlerinin şairidir, kendisini çok sevmekle birlikte, çok aramam, denk gelirsem sobelerim. İşte bir süredir Nergis Hanım’la Tarantino’nun “Once upon a time in Hollywood”unu izlemeye çalışıyorduk (ya hakikaten yazmış idim ben bunları) ama ben işte Polanski, Sharon Tate, Manson işin (kadrajın) içine girince izlemeyi bıraktım (aman ben de pek bir izle-küsek insanmışım yaw: onu bırak bunu bırak…), o aralıkta önce “The Nice Guys”dan, ardından da Shane Black filmi olduğundan haberim olunca, dönem aynı dönem, haydi o zaman onu izleyeyim, hem bak mis gibi Shane Black filmi deyip, izledim, hakikaten de nice idi. Kendisiyle en son Kiss Kiss Bang Bang’de buluşmuştuk, o da güzeldi, Val Kilmer ya, üzülüyorum onun da bugünlerdeki haline, iyileşir inşallah. Nice Guys’ın gazıyla (+ Inglorious Basterds’da yaptığı cinliğin bunda da olduğu tiyosunu alınca) hem Once Upon a Time in Hollywood’u bitirdik, hem de peşisıra Kiss Kiss Bang Bang’i yılların ardından tekrar izledim, The Long Kiss Goodnight ile The Last Boyscout’u sıraya ekledim. “The Nice Guys” çok iyi bir film olmasına rağmen gişede çuvallayınca Shane Black’e de kapılar kapanmış. Tabii yine yanılıyor olabilirim ama birkaç giriş evvel hayatı trafik kazasına benzettiğim bir analoji kurmuştum, bakayım, hah, burada:

Hayat, siz kendi şeridinizde ilerlerken aniden makas atan, çarpmamak için frene bastığınızda sizin ve arkanızdan gelen üç arabanın zincirleme kaza yapmasına sebep olan ve bunun farkında bile olmadan o sırada olay yerinden 3 km uzakta hızlanarak uzaklaşmakta olan spor arabadır.

Kiss Kiss Bang Bang’de de şöyle bir şey var: Robert Downey Jr. seçmelerde gerçeğe yakın bir oyunculuk sergileyince, “yeni yetenek” olarak kutlanıyor, hemen New York’tan Los Angeles’a getiriliyor, oynayacağı role hazırlık olsun diye de özel dedektif Val Kilmer’ı onun yanına veriyorlar, o (Robert Downey Jr.) da garibim seviniyor, filmde oynayacağım, ünlü olacağım, çarkı kıracağım filan diye, sonra Val Kilmer -bir tartışma anında- gerçeği açıklıyor, uyandırıyor:

– But I got my screen test Tuesday.
I’ll go Wednesday.

-You’re not getting the part.
-Fuck off. Don’t be a schmuck.

-I know it’s a long shot.
-You’re not gonna get the part.

-You’re not listening to me.
You won’t get the– Harry!
You’re not gonna get the part, okay?
Colin Farrell wants too much money.

Do you get me now?

Dabney, he unearths a discovery.
New kid, works for cheap.
Flies him out here,
high profile, parties…

…screen tests,
detective lessons, all of it.

You were just being used.

Shave a couple million
off of Colin Farrell’s price tag.

Sorry, chief. There it is.

C’est la vie… Nerede kalmıştık? O girişte Aladdin Sane’den de alıntı yapmışım, geçen gün Spotify tuttu T-Rex’in Cosmic Dancer’ını (1971) çalmaya başladı, bir dinlesen, ayyynıı Space Oddity (1969) dersin ey kâri! Nedir, ne oluyoruz derken, Marc Bolan çıktı karşıma, süper yetenek, Bowie ile ilişkileri, mutlak potansiyel, Dylan misali tarz değişiminde hayranlarından gelen tepkiler falan da filanlar, ölmeseydi bambaşka bir evrende yaşıyor olurduk pek yetenekliydi rahmetli… aman dedim. Sevmiyorum ben o tür danone ağlayışları. O ölmeseydi, bu ölmeseydi, ya on yüz milyon kişi ölmedi de ne oldu, yaşam bu yaşam, hani nerede ay, nerede feza, kâinat. Hangi dizinin aradan sonra renewal’ı tuttu, de bana. Yıllar devam eden her şeyi bozuyor, vaktiyle bir şekilde biten turşu misali (şarap?) tadına tat katıyor, bakmayın siz. (ahkâmlarım ve bennnnn!..) Ama hakikaten de. (Merak edenleriniz vardır, onları da aydınlatayım: bu yaşamakta olduğumuz dünya, inanamayacaksınız ama, bu insan ırkıyla sahip olabileceğimiz en optimal dünya — en optimali buysa alternatifleri siz düşünün artık, ben başka bir şey söylemiyorum, gittim gördüm, oradan biliyorum)

  • Last, but not least… and the Oscar goes to… Bu pandemi sürecinde zavallı Düşes’in gündüzü gecesine karıştı o operadan bu tiyatoraya sürüklendi durdu. Ben de bu vesileyle hayatımda başından sonuna ilk defa bir bale performansını izledim (öyle Pretty Woman’daki opera sahnesi goygoyuna benzemiyor hiç bu arada, yani makyajım filan akmadı, ayılmadım bayılmadım, “iyi peki” dedim en fazla ki bu bile benim gibi bir odun için epey sarsıcı bir şey olmalı). Performans da şuydu: … ooo dükkanı kapatmışlar bile: Broken Wings/ İngiliz Ulusal Balesi (Frida Kahlo’dan esinle). Youtube’da kapatmışlar ama arayınca facebook’da kapatmayı unutmuş olduklarını görüp, şirinlemeye başladım, ne olur ne olmaz, size de bir göz atmanızı tavsiye ederim… Neyse, asıl demek istediğim o değil de bu: Dortmund Operası’nın efsane “Saraydan Kız Kaçırma” yorumu:

    Bunu izleyemedim bir yerde ama hakikaten çok isterim — her zaman olduğu gibi aklıma “Pass pass pass / port port port” (“Marsch! Marsch! Marsch! / Trollt euch fort”) gelip de takılınca ara ara ara derken karşıma çıktı.

  • Bitti derken aklıma geldi: Bunu seversiniz:

    peki ya bunu? Hmmm?

    (biz ailecek hastasıyız…)

    Bir listeler listeler listeler çöppp girişimizin daha burada sonuna geldik, esen kalın, şen kalın, trilaylaylii…

 


Hamiş(ler): Doom Patrol 2. sezon tüm bölümleri yayınlasın, öyle başlayacağım, arada Suicide Squad’ı şirinlemiştim, o da meğerse güncel edition’mış, yarıda kaldı (çok da sarmamıştı, orijinal omnibus’ı deneyeceğim), tavsiye üzerine, hem de Alan Moore’undur, candır diye Promethea’ya başladım, ya ilginç tamam ama benden bile daha fazla ahkâm kesiyor, çizgi film izlemek üzere sinemaya gidip, kendinizi “Paprika’nın dönüşümlerinin arkasında yatan psikolojik etmenlerde bir baskın renk olarak kırmızı” başlıklı bir oturumda bulmaya benziyor — 25/32’de bıraktım daha fazla kasamayıp.

“Kizilağaç fidani / Tepeden budanur mi (Hayde!)” için 6 yorum

  1. “Hangi dizinin aradan sonra renewal’ı tuttu, de bana.”
    Battlestar Galactica

    Not: Dark’ı gayet beğendim ben. Sen beğenmezsin anlarım da gömülecek yanı yok artık o kadar da değil. (O gençler yorumları okursa beni de görsünler.)

    1. Dark konusunda Di ile senin aranda bir yerlerdeyim. Sonuna bayılmadım ama ben de gömmüyorum. İki güzel sezonun hatrı var şimdi.

      Ya bu yorumu bir başka operadan sonra yazmama ne demeli? The Met sağolsun bizi hâlâ ortada bırakmadı, bugünkü de Alagna ve Netrebko’lu “Romeo et Juliet”ti. Operanın kendisine bayılmasam da bu iki isim için izledim.

      Benim Oscar listesi -sırasız: Carmen (Garanca, Alagna), Anna Bolena (Netrebko, Garanca), Yevgeni Onegin (Netrebko, Kwicien) {bundan tuhaf bir şekilde etkilendim, halbüsü meh diye başlamıştım}, Le Nozze di Figaro (Fleming, Bartoli, Terfel, bi ben eksiğim). Tamam, yeter. İlk ikisi Youtube’da var. 3 yakın zamana kadar vardı ama kaldırmışlar. 4 hiç olmadı sanırım.

      1. Hele de ilk sezon ne güzeldi Dark, böyle bir sürü olasılıklara gebeydi. Ayrıca, Hannah (Maja Schöne) <—> Zerrin Tekindor.

        Bu pandemi süreci dediğim gibi kültürel açıdan en fena seni vurdu/ihya etti (bu arada gördün değil mi Dortmund Operası’nın Saraydan Kız Kaçırma’sının tanıtımını — nassı ama! 8) Anna Bolena’yı izlemek üzere not aldım, çok sağol Düşes — peki pika Falstaff’ı izlemiş miydin? (“ne alaka?” deme şimdi, o da Henry, bu da Henry (ayrıca “8, 4’ten büyüktür…” 8P)

        1. Gördüm tabii, MUH-TE-ŞEM!

          Falstaff’ı geçen sezon mu, bir önceki mi ne, Süreyya’da izlemiştim, pandemide izlemedim. Verdi’den beklenmeyecek kadar eğlenceli bir opera, izlemediysen tavsiye ederim.

          Anna Bolena seni bayar mı acaba? Sabah için not aldım, bir adres göndereceğim sana, bakarsın, beğenmezsen bırakırsın. Met’te Netrebko’lu “Lucia di Lammermoor”u seyrettikten sonra “Daha çok Donizetti, hatta lütfen D.Queens” dualarım kabul olmuştu ve Viyana’dan Anna Bolena, Met’ten de Maria Stuarda ve Roberto Devereux ardarda gelmişti. Bu akşam aslında yine Lucia vardı ama izlemedim tekrar.

          Şu opera journalını yazmayı bitiremedim. Ne kadar ihya olduğumu merak ediyorum aslında. Neyse, fırsat ayağıma gelmişken epey izledim. Bayağı da rahatlattı kafamı.

    2. Oooo kraliçem ve düşesim ikisi bir arada (yorum olduğunu mail’le ispiyonlamadı bana virdpiris, şimdi bir arkadaşa bakmak için bizzat teşrif edince görüp sevinçten coştum 8)

      BSG: çokkkkk haklı bir noktaya parmak basmışsınız kraliçem. Şimdi “imi o renivl diil de ribuğt” diye çamura yatabilirim ama yatmayacağım çünkü hakikaten fantastik bombastik idi (Katee Sackhoff tek başına yeterdi zaten – bu arada Starbucks bu yaz “Iced Tea” diye bir şey çıkarmış, yıllardır Ece’yle ice slush arıyorduk, ilaç gibi geldi). Ben de bir düşüneyim bakayım. Community – nein; Brooklyn Nine-Nine ara vermediğinden saymayalım; Firefly olsa nasıl olurdu acep… ; Futurama kabus gibiydi; (hah, şimdi liste de buldum, oradan bakayım: family guy – hiç olmadı; arrested development: bildiğiniz üzere adamlar efsane kurgu formatını tek düze hale getirip, sonra bir daha birleştirdiler; Airwolf’un (ve mcGyver’ın ve Knight Rider’ın) yenilerini izlemedim ama geçen gün çok sevdiğim, beğendiğim bir çellocu kardeş (Samara Ginsberg) var, o Airwolf’u yapmıştı (Gürer Bey’ciğimin kulakları çınlasın, dağların ardından helikopterin çıkışını pek bir “baba”can, güzel yapar) (Inspector Gadget, Thundercats ve Kara Şimşek de cabası), çok tavsiye ederim, bu arada listeden giderken şimdi fark ettim, ben karşı örnek bulmaya çalışıyordum yaw, listede de varmış, evet Gilmore Girls – a year in life. Süper değil ama evet idi.

      Dark’ta Numb3rs’da başıma gelen şey geldi yine: tamam, House doktor değil, bunlar da fizikçi değil ama o kadar poposundan anlayıp kavram katıştırdılar ki, iyice battı. Bir de işte üç karakter ne zaman bir araya gelse başlayan uzun ahkamlar (otobüste/parkta bir dede mesela yanıma gelip, böyle yanık Jonas’ın tiradları gibi konuşmaya başlasa “he dayı he” deyip, uzaklaşırım) beni hayattan soğuttu (“gerçekçi değildi benceeeaaa yaaa…” 8).

      (Dr. Who’lar var sonra, efso — sayılır mı onlar da? Sayılsın bence şu Jude’un Chris Ecklestone(?)’uyla başlayan (neydi Coupling’in Steve’inin adı… bakmadan hatırlamaya çalışayım… Steve… (n Moffat? – bakıyorum şimdi – YEŞ! ASLANIM BENNNN!)

      Bir de şöyle bir memba buldum: Category:American television series revived after cancellation Mad About You‘yu 2019’da revive etmişler yaw… nasıl yaaaaa?

      Ayrıca gençler: Kraliçem > ben (ben <3 Kraliçe) - yani işin özü, Dee Dark'ı beğenmişse, tavsiye etmişse, bu iş bitmiştir, okkada-

      1. Gönderdikten sonra aklıma geldi: dizilerin aksine, çizgiromanda reboot’lar, revival’lar hep güzel oluyor. Veriyorsun Garh Ennis’in/Frank Miller’ın/Warren Ellis’in/Alan Moore’un eline eskimiş seriyi, amcalar tutup şaha kaldırıyor (bunların arasında özellikle Frank Miller’ın şahlandırdığı Batman ile Alan Moore’un coşturduğu The Swamp Thing’e on numero beş yıldız).

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir