Salinger. Yıllar sonra.

Not a wasteland, but a great inverted forest / with all the foliage underground

“Hayatta telafi edilemeyecek şeyler vardır. On beş yaşında evden kaçmamış olmak gibi!” – Nergis Hn., 15 yıl önce bunu Murakami üzerinden Walter Benjamin’den aktarmış.

Colonel Brandon : I knew a lady very like your sister - the same impulsive sweetness of temper - who was forced into, as you put it, a better acquaintance with the world. The result was only ruination and despair.
Colonel Brandon : I knew a lady very like your sister – the same impulsive sweetness of temper – who was forced into, as you put it, a better acquaintance with the world. The result was only ruination and despair.

Bugün yoğun ama bir o kadar da güzel bir gün oldu. Epey yoğun bir haftayı, şanına yaraşır bir şekilde noktaladık, yattım fakat uyku tutmadı (ki bunda Romeo y Julieta No. 2’nin katkısı da yadsınamaz). Pandeminin başından beri kitap okuma yeteneğimi kaybettim. Bunu belirttikçe daha da somutlaştırıyor olmaktan korkuyorum. Cümle içinde şöyle belirtiyorum: “kitap okuma yeteneğimi kaybettim fakat buna karşın, artık ders videolarını ve seminerleri youtube’dan rahatlıkla izler hale geldim.” İşte bir de böyle yanına kulp takınca iyice somutlaşıyor; hoşuma gitmiyor bu durum.

Sevdiğim hikaye ve şiirlerle tekrardan işe başlamayı deniyorum ne zamandır (biraz Lale Müldür, bazen Borges – zorlaya zorlaya…). Geçen gün okuyucuyu açtım, hesapta son zamanlarda tekrardan okumaya koyulduğum Alex Shvartsman’ın çok sevdiğim flash-fiction seçkisi “Explaining Cthulhu to Grandma (and other stories)”inden yoluma devam edeyim demiştim ama bir hikayenin ortasında açıldı, biraz okudum, nerede kalmışım hatırlayamadım, başa doğru atlaya atlaya gitmeye koyulmuşken hikaye kitabın içerdiklerine oranla hayli uzun çıkınca, bu sefer “herhalde geçen Ece’ye gönderdiğim Ted Chiang’ın “A story of you”su ya da o seçkiden bir başka hikaye açık kalmış” diye düşünmeye başlamışken, çanlar, hapishane ve okul anahtar kelimelerinden karşımdakinin Vonnegut’un “Hocus Pocus”u olduğunun ayırdına vardım, anlayacağınız uzunca bir süredir durumum işte böyle… (ve hiç hoşuma gitmiyor).

Salinger’ın bendeki etkisi büyüktür. Glass’ları çok severim (“sevmek” ne derece doğru bir kelime?), beni gerçekten doğru (uygun?) zamanda doğrudan etkilemişlerdir ama tâbir-i caizse beni bitiren iki hikayesi, kitaplaştırılmasına izin vermediği 22 hikayenin içinden “A girl I knew” ile “The Inverted Forest” olmuştur. “A girl I knew”u trajedisiyle hatırlarım, sanki sizin yokluğunuzda (diyelim ki yurtdışına gitmişsiniz, ya da daha uygunu, komaya girmişsiniz, siz dünyadan habersiz uyurken biri gelip size aşık olmuş, yazdıklarınızı okumuş, ya da komayı, yurtdışını bırakalım, diyelim ki bir arkadaşınız var, arada sırada görüşüyorsunuz, çok özel bir ilişkiniz yok, genelde havadan sudan konuşuyorsunuz, sonra görüşmeler azalıyor, araya yıllar giriyor sonra bir gün kalın bir mektup geliyor, mesela annesi ya da onun hiç tanımadığınız en yakın dostu yollamış, işin kötüsü mektubun gönderildiği adres sizin başka bir ülkedeyken çalıştığınız adresmiş fakat mektup siz o ülkeden ayrıldıktan iki yıl sonra gelmiş, işte mektubu teslim alan sizi bilmediğinden çok da üzerinde durmamış (özellikle üniversitelerde mezunlara/emeklilere böyle mektuplar (çok önemli şeyler olmayıp, çoğu zaman davetiye/promosyon vs. olsa da) geliyor), umumi posta kutusuna konmuş da, siz üç yıl sonra bir ziyaretinizde şans eseri karşılaşıyorsunuz (hâlâ okuyor musunuz sahi?), mektubu açınca öğreniyorsunuz ki, işte o yıllar önceki ayak üstü tanışınız meğerse size derin bir aşk besliyormuş, hiç açılmayıp, çaktırmayıp, göndermediği bir sürü mektupta yaşadıklarını, ilgilerini, zevklerini, düşüncelerini bu mektuplarda paylaşmış, sizin söylediklerinize, yazdıklarınıza bu mektuplarda cevap vermiş. Durumu daha da kötüleştirmek adına, bu gönderilmemiş mektupları okuduğunuzda ne kadar da kafa dengi bir insan olduğunun, kaçırılmış onlarca fırsatın farkına varıyorsunuz ama işin çok çok daha da kötüsü, maalesef ilgili kişi bir hastalığa yakalanıp ölmüş, ölümünün üzerinden iki-üç yıl geçince annesi/arkadaşı artık daha fazla dayanamayıp eşyalarını tanzim ederken bu dosyayı bulmuş, sizin bulabildiği adresinize “size ulaşacağını umarak” postalamış. Ama işte her şey sizden habersiz başlamış, gelişmiş ve telafi edilemez şekilde çoktan bitmiş. Böyle bir duygu vardı “A girl I knew”da (merak etmeyin: ne hikaye konusunda spoil yediniz, ne de benim başımdan böyle bir şey geçti, sadece duyguyu anlatmaya çalıştım – ilgilenirseniz bunun benzeri bir tasviri vaktiyle Alice Munro’nun Soon hikayesinden bahsederken Susam Sokağı üzerinden yapmıştım bu arada).

“The inverted forest”ta ise durum epey çetrefilli: hikayenin vaktiyle beni yerden yere vurup etkilediğini hatırlıyorum/biliyorum/bütün benliğimde bu bilgiyi taşıyorum ama bu yazının girişinde alıntıladığım iki dizenin dışında hikayeye ve dolayısıyla konusuna dair hiçbir şey yok. HHGTTG’nin Zaphod’u misali, belki kendimi epey zorlayarak unutmayı başarmışım, belki zamanla göçüp gitmiş ama tehlikeli sular. Geçen gün merak edip okumaya başladım, gayet güzel, insancıl ilerliyor (çağrışımlardan baymışsınızdır biliyorum ama mesela Roald Dahl’ın “Domuz”1,2 adında epey çarpıcı bir hikayesi vardır, ona benziyor bu olaysız (ya da nispeten olaysız), az çok beklenir şekilde ilerleyişi – “Domuz”un ana fikri de, bugün kızların izlediği Sense and Sensibility‘de cânım Alan Rickman’ın yüreği yanarak, ama oldukça casual bir şekilde dile getirdiği uyarıyı çınlattı şimdi. Hatta  bulayım da ilgili sahneyi, başa dekoratif figür diye koyayım… S&S’in Willoughby’si ama hele de Pride and Prejudice’ın Wickham’ı ile Emma’nın yakışıklı oğlanını Crowd’da görüşümüz üzerine bir yazı bulup (“Want to feel old? The 90s Austen men are playing grandpas in the crown“) şoka girdik (bir de benim kendimi “Which P&P character are you?” quiz’inde kendimi Wickham çıkarttığım bir yorum vardı ama düşes vaktiyle blog’una elektrikli testere ile girdiğinden, Almanya silinince, o da silinmiş olmuş anlaşılan 8)). İşte The Inverted Forest da o şekilde gidiyor, çok nefis Salinger trademarkları (alameti farika – ne güzel bir terimdir bu da bu arada, melodisi kendinden!) da var:

(…) So she telephoned Robert Waner, had lunch with him, and asked him if he could get her a job on the newsmagazine he was working for.

I think I’ll say here, and then let it go, that I am Robert Waner. I don’t really have a good reason for taking myself out of the third person.

Corinne had not seen Waner in nearly four years.

(…)

I know nothing at all about their honeymoon.

That’s a statement, not an apology, I’d like to point out. If I had really needed the facts, I probably would have been able to get them. (…)

bu son alıntıdan birkaç paragraf sonra Mary Gates Croft hikayeye girdi. O anda, bir anda bende her şey su yüzüne çıktı! Okumayı bıraktım, olacakları biliyorum, sonunu biliyorum, yıkımı biliyorum. Okumamak adına bu blog girişini yazayım dedim ama hâlâ orada, bekliyor. Artık yatayım (04:11), belki uyumayı bile başarırım. (Evvelsi gün Ece ile, Edebiyat Fakültesi’ni geziyorduk: İngiliz Dili & Edebiyatı, Alman, vd… her bölüm de, yerleşmiş oldukları koridorları bir sürü tablo, poster ve alıntılarla süslemiş, müze gezer gibiydik. Sonra Thomas Mann’ın fotoğrafını gördük (yanında da çok alakasız olarak Brecht vardı) – “bak kızım, bu adam vaktiyle babanı çok üzdü” dedim. Öyle bir şeyler işte. Bir değil, iki değil, hangisini döveceksin…)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir